Tanıtım
Kemahlı değirmenci herkese zulmediyor. Sağ gözündeki mor leke tüm kötülüğünün kaynağı. Divrikli Hasip intikam için geri dönüyor. İmralı'da balığa çıkıyor.
Öykünün başlangıcı
Geçen yaz İmralı'yı ziyarete giden gazeteciler arasında ben de vardım. Yemekten sonra, kendimize göre hepimiz ayrı ayrı birer mevzu bulabilmek için öteye beriye dağıldık.Başka bir hikâyede de anlattığım gibi İmralı insanlardan tecrit edilmiş küçük bir kampa benzer. Adanın bir mil açığına kadar hatta balıkçıların bile girmesi yasak edilmiştir. Bununla beraber, sıcak bir öğle üzeri, yasağı dinlemeyen aç martılar adanın küçük kayalarına beyaz birer alev halinde konup kalkıyor; sonra, üçü dördü birden, tıpkı bir duman gibi süzülerek ufka doğru uzaklaşmaya çalışıyorlar; fakat dönüp dolaşıp tekrar geri gelmekten başka çare bulamıyorlardı.Divrikli Hasiple o gün tanıştım. Az sonra balığa çıkmaya hazırlanıyordu. Yüzünü güneşten siper etmek için başına keçe bir külah geçirmişti. Ayaklarının ucunda, ıslak balıkçı ağları, âdeta ruhunu avlayıp içerlerine hapsetmiş kadar darmadağınık duruyordu ve onları denize attığı zaman yarı kadın, yarı balık şeklinde garip bir mahlukun takılacağını düşünür gibi tuhaf bir hali vardı .Divrikli, Sinop'tan yeni getirilmiş mahkûmlardan biriydi. Denizi ancak adaya geldiğinden beri tanıyordu. Bir katil meselesinden yirmi dört sene yemekle beraber, Sinop’ta geçirdiği üç sene, hattâ kuş olup uçmayı bile düşünmediği için cezası yarı yarıya indirilmiş.; Geriye kalan dokuz seneyi hava ve deniz ortasında tabiatın muhafazasına terkedilerek geçirmesi tercih olunmuştu.Adada, bilhassa ağustos ayları en fazla iskorpit avlanıyor. Mahkûmların aşağı yukarı yüzde kırkı balıkçı! Belki de deniz ortasında hürriyeti daha rahat düşünüyorlar! Nitekim, Divrikli Hasip de memleketinde deniz yüzü görmemiş bir köy çocuğu olduğu halde, sahil ahalisinden biri kadar balıkçılığı öğrenmişti. Bir gün cezası sona erdiği zaman tarlada çalışmayacağını söylüyor; ne yapıp yaparak Karadeniz köylerinden birinde balıkçılıkla geçineceğini anlatıyordu. Şüphesiz, deniz kenarında bir kulübesi olacaktı. Belki de deniz, bu küçük kulübenin yanı başına kadar sokulacak, eğer bir bahçesi varsa gülden ziyade deniz kokacaktı.Bir aralık:- Zaten, dedi; toprakla uğraşmak artık benim işim değil...Bir sigara verdim; yasak olduğunu söyleyerek almadı :- Adaya geldiğimden beri içmiyorum! dedi.Mahkûmlara niçin yattıklarını hiçbir vakit sormanızı tavsiye etmem. Yüzde doksan hakaretle kovulursunuz. Nitekim fahişelerden umumhaneye nasıl düştüklerini, âşıklardan gecelerini sormayınız. Sizin tarafınızdan yapılacak bir ruh sondajını her üçü de fena karşılamakla beraber, bizzat kendileri, başlarından geçen macerayı söylemek için mukavemet edilmez bir arzu duyarlar.Divrikli:- İnsanlar fena mahluklar beyim! diye ilave etti. Hani bazı dere kenarları yahut sulak yerlerde büyük, koca koca taşlar vardır; çok kereler ne de güzel dururlar, hele etrafı çimlenmiş yahut yosun bağlamış olursa... Fakat bir de taşı kaldırmaya görünüz!... İsmine kitaplarda bile rast gelmediğiniz yüzlerce hayvanın öteye beriye doğru koştuğunu fark eder; kendi kendinize taşı kaldırdığınıza bin pişman olursunuz.Birçok insanları ben de böyle taşlara benzetirim. Dışarıdan ne iyi görünür, ne hoşsohbettirler, ama dillerine kanarak beraberce iş yapmaya kalkınız; onların da tıpkı rutubetli toprağa bırakılmış birer taş olduğunu hemen anlayıverirsiniz. Bakınız niçin yirmi dört sene yediğimi size anlatayım.Dört sene evvel Kemah'ın su değirmeninde nereden geldiğini araştırıp bulamadığım bir değirmenci tanımıştım.Bütün kasabanın öğütülecek buğdayları değirmeninde öğütülürdü. Üç günlük, beş günlük yoldan, kimi araba ile, kimi sırtta, çuval çuval getirilen buğdaylar değirmenine boşaltılırdı. Civar köylüler kendilerine sıra gelinceye kadar orada beklerler, değirmenciye kul köle olurlardı.O vakitler Divrik’te küçük bir tarlam vardı. Harman sonu öğütülecek buğdayları aldım. Kemah'a düzüldüm. Değirmenciyi ilk defa görecektim.Size birşey sorayım beyim: iş yaptığınız adamların daha ziyade sözlerine mi inanırsınız; yoksa gözlerinin içine mi?- Dikkat etmedim Divrikli!- Nasıl olur? Gözler insanların iç aynası değil midir? Bilmem ama böyle söylerler... doğrudur... iş yaptığınız adamın sözlerinden çok gözlerine dikkat edersiniz. Kelimeleri ne kadar güzel olursa olsun, eğer düşündüğü bir şeytanlık varsa, hemen gözlerinden apaydın çıkıverir. Mesele, yalnız gözlerdeki bu aydınlığı görmek, onun ışığında karşınızdakinin düşünce ve sinir hareketlerini anlamaktır. Fakat, iş yaptığınız adamın gözleri ya sakat olursa; tıpkı sırçası iyi sürülmemiş bir ayna gibi içini aksettirmezse; üstelik hareketlerinden sizi aldatacağına şüphelenirseniz!Kemahlı değirmenci bu çeşit adamlardandı. Daha ilk dakika, buğday çuvallarını değirmenin kapısına yığıp taş basamakta onu birdenbire gördüğüm zaman garip bir kuşa tesadüf etmiş kadar irkilmiştim. Adeta bir ağaçkakandan daha farksız olmayan bir yüzü vardı; buğday çuvallarını açmaksızın, ötesinden berisinden vura vura, içindekileri dışarı çıkarmak istiyor ve bütün hareketlerini, sağ gözünde, şu kadarcık olsun kıpırdamayan sabit ve mor bir leke tanzim ediyordu.Bilmem, Kemah'ın değirmenlerini bilir misiniz beyim? Bunlar çok tuhaf şeylerdir doğrusu... Bahar gelir gelmez etrafları bir panayır halini alır. Yüklerce kadın, çoluk çocuk; katır yahut arabalarla, çok defalar yalınayak, değirmeni çepçevre sararlar; hele mehtaplı gecelerden biri ise, çingenelerin değirmen başında sabaha kadar ahenk ettikleri duyulur; delikanlıların dövüştükleri işitilir, birbirlerini yaraladıkları' olur.Bununla beraber Kemahlı değirmenci kendi değirmeni civarındaki bütün eğlenceleri yasak etmişti. Daha sonra, eğlence nerede; buğday çuvallarını sırtlayanlar Kemah'ın değirmeni yanında geceyi kurt, çakal tehlikesinden titreyerek geçirirler; bazı kereler de değirmencinin omuzunda bir tüfekle, değirmenin civarını şöyle bir dolaşmak için çıktığı görülürdü. Benim en çok hayret ettiğim şey bu garip gözle tüfek kullanmaktaki maharetiydi. Halbuki, Kemah'ta yazın kuş uçurmadığını, kışın da bir ayı yavrusunun bile değirmene kilometrelerce yaklaşmadığını söylerlerdi.Değirmene geldiğim bu ilk gece bakın ne oldu: Saat dokuz on sularına doğru, değirmenin birdenbire sesi kesildi. Bilhassa değirmenin civarında uyuyanlar için bu garip bir eksikliktir. Değirmenin sesi, çok kereler, ağaç dallarında bir yapraktan ötekine atlayarak eğlenen kuş seslerine karışır ve imkânı yok, bu sesin hudutları içine girer girmez, kulaklarımızı ayırdığınız takdirde bir uzvunuzun eksildiğini duyarsınız. Kaldı ki, değirmende küçük bir bozukluk beni günlerce Kemah'ta kalmaya mecbur edebilirdi.Beş altı arkadaş, değirmenin arkasında yatıyorduk. Daha aşağıda Divrik’ten aynı yolu alarak gelen birkaç yolcu vardı ve laf aramızda değirmencinin dışarı çıkarak dolaştığı saatler belli olduğu için yayladan düşen iki çingene kadını ile hafiften bir eğlence de tertip etmiştik.Bir aralık, değirmen sesinin neden kesildiğini kendi kendimize aramak için kulak kabarttığımız bir sıra «değirmenci geliyor!» dediler. Değirmencinin gözlerinden başka hiçbir şey tanımadığım halde birdenbire bir kenara çekilip büzülmek lüzumunu hissetmiştim. Başımı buğday çuvallarının arasına soktum ve hemen aynı dakikalar, omuzunda yine bir tüfekle değirmencinin gözüktüğünü söylediler.Açık bir mehtap vardı. Değirmen az ileride yapraklarından soyulmuş bir ağaç gibi gözüküyor; daha beri tarafta bir kenara çekilmiş arabalar, bir iki hayvan, yanımda çingene kadınları yatıyordu. Kış olmadığı için kurt, çakal tehlikesi yoktu. Etrafta yaprak kımıldamıyor; değirmencinin şerrinden kuş uçmuyordu. Onun için, hiç kimse, bir tüfekle değirmencinin dışarı çıkmaktaki hareketini izah edememişti. Yalnız, değirmenin kesilen sesinden bile daha ağır bir sükût ortalığı kaplamıştı. Bu aralık başka bir şey oldu; herkes değirmencinin omuzunda bir tüfekle geldiğini söylediği halde böyle bir şey görülmüyordu . Sadece elinde meşin bir kırbaç vardı. Öteye beriye koşarak aç kalmış bir kurt gibi soluyor; değirmen kenarına yığılan buğday çuvalları arasına burnunu sokup dolaşırken sesi vahşi bir mırıltı halinde işitiliyordu.Hadiseyi anlamıştık. Değirmenin kayışlarından biri kopmuştu; bizden şüpheleniyordu.Beş dakika içinde değirmenin kenarını birbirine geçirdi adam... Elindeki kırbacı rastgele kullanıyordu; her vurduğu yerde ıslık gibi sesler çıkarıyordu. Bir saniyede değirmenciyi hemen yanı başımda buldum. Çuvalların arasına saklanmış başka birisi olup olmadığını arıyordu. Mehtap o kadar fazla idi ki onu karşımda bulduğum zaman, yattığım yerden gözlerinin ta içini görüyordum. Yanımda iki çingene karısının ikisini de bileklerinden tutarak içeriye, değirmendeki odasına doğru fırlattı. Ayağa kalkmıştım. Sağ gözünde kımıldamayan, sabit ve mor leke üzerime ısrarla eğiliyordu. Başımı çevirdim. Fakat birdenbire, bir kedi gibi ensemden tutup kaldırdığını duydum. İş bununla kalsa yine iyi olacaktı beyim. Değirmencinin kuvveti omuzlarıma bir ayı tabanı gibi çökmüştü. Elinden kaçıp kurtulmak, başımı aldığım gibi dağ başlarındaki kurtların arasına bile kaçmak istedim. Ama nerede; meşin kırbaç her vuruşta ayak bileklerime dolaşıyor; elbiselerimi çekip koparıyordu. Bir aralık çırçıplak kaldığımı hissetim. Yalnız, derimde bir bıçak dokunup çekilir gibi kamçı vuruşlarını işitiyordum. Vücudumdan âdeta bir kan deresinin boşaldığını duyduğum saniye kıçıma doğru tekmeyle şöyle bir vurdu; savuştu gitti.Gece benimle beraber kırbaç yiyen bütün çocukları etrafıma topladım. Değirmeni ateşe vermek için onları teşvik ettim. Değirmenci, yanımdan alıp götürdüğü iki çingene karısı ile içeride yatıyordu; başına hiçbir felaket gelmeyeceğinden emindi. Daha sonra kayışın bir kaza neticesi koptuğu da anlaşılmıştı. Fakat teklifime hiçbiri yanaşmadı. Belliydi ki değirmenciden Allah gibi çekiniyorlardı; eğer buğdaylarını bir aksilik ederek öğütmeyecek olursa mahvolacaklarını sanıyorlardı.Divrikli bir saniye durdu. Uzun seneler hapishanede kalmış mahkûmların dili ile konuşuyordu ve kelimelerini kafası değil ıstırabı imal ediyordu.- Bizim değirmenler hakikaten tuhaf şeylerdir beyim; dedi. Su kenarlarında serin ve gölgeli yerlerdir ama en azı birbirinden altı saat ötededirler. Eğer bir değirmenci ile bozuşup kavga etmişseniz ikinci bir altı saat daha göze almaya mecbursunuz. Yok, her şeye rağmen değirmencinin avurt zavurtuna tahammül edeceksiniz o da başka... Bu yüzden olacak ki ertesi yıl buğdayları aynı değirmene taşımak mecburiyetinde kalmıştım.Divrik'ten yola çıktığım zaman kendi kendime değirmenciyi unutmak istedim. «Adam sen de!» diyordum; «işin mi yok be Hasip! Bir altı saat daha gidiver işte!» doğru... Bir altı saat daha pek fazla sayılmaz ama, değirmeni buluncaya kadar güneşten bir hasta olmadığınız kalır. Geceleyin ise yola çıkmak tehlikelidir doğrusu... Canınızı dişlerinize alırsanız belki ...Dediğim gibi, iki misli yolu göze aldığım bir dakika Kemahlı değirmenciyi hatırladım. Zaten bir yıldır başımı Kemahlının gözlerinden ayıramamıştım ki... Bütün gün ve garip bir inatla, gözlerinin birisindeki mor benek üzerime konmuş bir at sineği gibi beni takip ediyordu. Daha sonra değirmene ilk ayak bastığım saniye, buğday çuvalları arasında göz göze geldiğimiz zaman, beyaz bir mehtap, iki çingene karısını zorla yanımdan koparıp aldığı dakikalar; meydanlıkta çırçıplak kırbaçla yediğim dayak... Hemen hepsi kafamın içindeydi. Bende ben değil, gözlerinde bütün hareketlerini tanzim eden mor ve sabit leke ile Kemahlı değirmenci yaşıyordu.İster istemez yolumu ona doğru çevirdim: Belki diyordum: Bu mor leke oradan kayboluvermiştir; belki değirmenci değişmiştir, belki satıp savarak ortadan kaybolmuş olsa...Uzun lafın kısası beyim: Düşündüklerimin hilafına değirmenciyi yine orada buldum. Değirmenin önünde öğle yemeğini yiyordu. Ayaklarının altında birkaç tavuk dolaşıyor; başucundaki yapraklardan yere güneş parçalan düşüyordu!- Merhaba arkadaş, dedim, geçen seneden beri nasılsın bakalım?Başını çevirdi; beni tanımadı mı? Belki!... Fakat kılını bile kımıldatmadı. Sadece tam sağ gözüne isabet eden bir ışık parçası altında sinirime dokunarak değirmenciye karşı beni harekete getiren şeyin gaga bir burun değil, ta gözlerinin içerisi olduğunu tekrar anlamıştım. Yahut o mor beneğin bulunduğu sağ gözü idi. Hattâ değirmenciden sebepsiz yere dayak bile yememiş olsaydım, bütün hareketlerine bir domuzun ağır soğukluğunu veren o mor lekeye yine tahammül edemeyecektim. Bir saniye, gözlerimi kapamaktan kendimi alamadım. Belki, ikinci bir açılışında değirmencinin dudaklarında belirecek bir tebessüm, onu gözlerimden silip götürebilirdi. Yahut bu saniyenin uzunluğunda ona alışmış olabilirdim ve benim için gözlerindeki mor lekenin bir itiyattan farkı kalmazdı. Ne gezer, bilakis onu gördüğümden de daha çok değirmenci ile beni konuşmaktan meneder bulmuştum.Gece, değirmenin kenarında buğday çuvalları üzerine başımı koyup uyumak istediğim sıralar hep onu düşünüyordum. Değirmencinin vücudu gözlerimden silinerek, karanlıkta bir kedi gözünden farkı olmayan bir kımıldama ile, tek gözü gözlerimin önüne geliyor ve o kadar hain bakıyordu ki, değirmen çuvallarını sırtladığım gibi başımı alıp gitmek istiyordum. Bir aralık yattığım yerde değirmen sesinin kesildiğini duyar gibi oldum. Değirmenci nerede ise bir taraftan fırlayıp çıkacak, gelişini haber veren ayak seslerinden bile evvel, omuzlarında bir tüfek yahut elinde bir kırbaçla gözükecek ve rastgele, değirmen civarında karşısına kim çıkarsa, meşin kamçısını indirecek yahut elbiselerini tırnaklarıyla yırtıp çırçıplak dövmeye başlayacaktı. Kendi kendime bunları bir dakika içinde düşündüm; birdenbire fırlamıştım, değirmenciyi karşımda bulmadan çok daha evvel ben karşısına çıkmak istiyordum. Değirmenin kapısı kapalıydı. Fakat ister yaz ister kış olsun onu kilitlemediğini bilirdim. Hattâ en karlı ve kurtların değirmeni basarak, değirmenciden öç almak için aralarında toplanıp konuştukları zaman bile yine kilitlemezdi. Nitekim bir sene evvel yanımdan iki çingene karısını alıp da odasına götürdüğü zaman da kilitlememişti. Niçin kilitlesin?... Değirmencinin ne kurt, ne de insan, hiçbirinden korkusu yoktu ki! ...Değirmen kapısına kadar önümde hiçbir şeye tesadüf' etmeyince kendi kendime biraz ihtiyatlı olmayı tavsiye ederek kapıyı hafif bir rüzgâr temasından da daha yavaşça ittim. Değirmenci, karşıda, kendisi için yaptığı tahta bir sedirde arka üstü yatıyor; değirmen, dışarıda aynı uğultularla işliyordu.Kemah'a ilk geleceğim zamanlar değirmencinin uyumak itiyadı pek olmadığını, eğer saat iki ile altı arasında kendinden şöyle bir geçecek olsa bile, gözlerinin daima açık kaldığını söylemişlerdi. Daha doğrusu mor lekenin bulunduğu sağ gözü kapanmaz, daima açık dururdu.O gece değirmenin içerisinde nasıl yürüdüğümü şimdi hatırlamıyorum. Birçok hareketlerimizin çıkardığı sesler kulaklarımızda daima yaşadıkları halde, değirmencinin odasında yürüdüğüm dakikalar yaşanılmamış bir hayata ne kadar benziyor? Fakat değirmenciden, «Topuzlu Devler» masalındaki deve gibi uyumasına rağmen hiç korkmuyordum ve bütün bu sıralarda değirmen işliyordu; değirmencinin uyanmak ihtimali yoktu.Yavaş yavaş ta yanına kadar yaklaştım; üstüne doğru ağır bir gölge kadar yakın eğildim. Elbiselerimi soyarak ve yayladan gelen iki çingene karısını gözlerimin önünde odasına kapadıktan sonra beni çırçıplak dövdüğü gece gözlerinde tesadüf ettiğim mor leke oradaydı. İmkânı yok bu mor lekeyi oradan çıkarıp atmadıkça rahat edemeyecek, değirmencinin yeni bir hilesine mâni olamayacaktım. Buna imkân olmadığını anladığım saniye, onu uyandırmakla uyandırmamak arasında mütereddit duruyordum ki nasıl oldu bilmiyorum, tahta sedirin yanına bırakılmış bir iskemleye ayağım çarptı ve aynı saniyeler değirmenci öteki gözünü açmış bulunuyordu. Mor leke, oraya bir ışık damlası bırakılmış gibi birdenbire daha aydınlık görünüverdi; artık onu elime geçirmiştim. Dizlerimle değirmenciyi tahta sedirin üzerine ve midesine doğru vurarak oturttum; elimdeki ince bıçak bir göz ameliyatı yapıyormuş gibi maharetle işliyor; değirmencinin hain tabiatını imal eden mor leke bir daha görünmemek üzere kayboluyordu. Yalnız, onu belki de bu haliyle bırakacağım bir sıra, duvarda asılmış tüfeğini fırlayıp kapmak üzereydi ki, daha evvel davrandım; değirmenin gürültüsünde silah sesi duyulmadı bile!...Ne dersiniz beyim? Ağları artık denize atalım mı? İsterseniz küreklere siz geçin!- Hayır, ben rahatım Divrikli; yalnız oltaları unutma!..O gün ikimiz de bir hayli iskorpit avladık.
Yazar
Benzer öyküler
Gerilim / Psikolojik Gerilim