Tanıtım
Bir Eğlenti, sıcak bir Cuma günü iki arkadaşın bağlarda geçirdiği zamanı ve burada yaşanan beklenmedik olayları anlatıyor. Göz alıcı doğa manzaraları arasında, sarhoş bir sohbet, gizemli karakterler ve sonunda gelen bir cinayet, okuyucuyu derin düşüncelere ve merak dolu bir yolculuğa sürüklüyor.
Öykünün başlangıcı
Bir cuma günü, iki arkadaş bağlara gittik.İlkyazın, ilk sıcak günlerinden biri idi. Ortalık sessiz, yeni çiçeklenen, yapraklanan dallar uzanıyor. Kerpiç duvarların güneşli yüzünde kertenkeleler koşuyor. Böğürtlenlerin dibinde böcekler uyanmaya, yollar tozlanmaya, kırlar çiçeklenmeye başlamıştı.Çayın kenarından gidip eski taş köprüden geçtik. Yol bizi bir ufacık kahveciye götürdü. Yer güzel, önümüz su, gölge ılık, hava sakin, yaprak kımıldamıyor. Kahveci bize iki tahta iskemle verdi. Arpa kahvesi pişirebileceğini de söyledi. Ne yapalım, katlandık. Bizi getiren araba çayın ötesinde duruyor, arabacı atlarını alıp gitmiş. Ağaçların arasından bağ evlerinin damları görünüyordu. Konuşmuyorduk, gözlerimiz suya dalmış, belki düşünmüyorduk da. O dalgınlık içinde, havada asılmış öten tarla kuşunu dinliyordum. Yanımıza bir adam geldi. Uzun boylu, zayıf, uzun bir fes giymiş; üstüne koyu renkli, beyaz çiçekli bir yemeni sarmış, dizinde elifli şalvar, ayağında beyaz çoraplar, belinde ince şal kuşak, ipekli Hama kumaşından dar bir mintan giymişti. Gülerek dedi ki:— Efendi, Hacı Ali Efendi mahsus selam etti, buyursunlar, dedi.Ben arkadaşımın yüzüne baktım. O, Hacı Ali Efendi’yi tanıdı. Bana:— Gidelim, dedi.O adamın arkasına düşüp gittik. Bağ uzakça imiş. Bizim buraya geldiğimizi nereden öğrenmişler, bilmem! Kapıdan girdik. Ufak bir aralık, bir kapıdan daha geçip büyük bağa geçtik. Asma çardağının altında üç beş kişi oturuyorlardı. Bizi görünce ayaklandılar. Selamlaştık, birlikte oturduk. Yanımızda, geniş bir havuzun suları bir köşeden gelip karşı köşeden gidiyordu.Ev sahibi Hacı Ali’yi tanıdım. Gençten bir adamdı. Zengin çocuğu! Babası şehrin hemen yan dükkânlarını, birçok evlerini, tarlalarını almış; buna bırakmış. Bu da oturmuş yiyor! Onu çok istediler kumara alıştırsınlar; bu malları, bu dükkânları elinden alsınlar. Alıştıramadılar. Onun işi gücü, hastalığı, rakı! Babası hacca giderken bunu da alıp beraber götürmüştü. Hacdan dönüşte daha pek genç iken hemen evlendirdi. Evlendikten sonra da bir dava vekilinin yanına çırak verdi. Babası ölünce Hacı Ali, İstanbul’a gitti, gezdi. Bir aralık oralarda oturdu, bir kadın daha aldı, döndü buraya geldi. Her gün başına üç beş kişi toplayıp içer. Sarhoşluktan başka işi de yoktur.Havuz başında oturanlarla göz aşinalığım var. Bunlar dükkân, tezgâh, iş güç sahibi adamlar. İşte şu bir tanesi büyük bir bakkaldır. Onun yanındaki de manifaturacı. Her gün gelip geçerken dükkanının loş köşesinde bir ufak halı seccade üstünde diz çökmüş, terbiyeli bir şekilde oturmuş görürüm. Hemşerileri buna "Kahvecinin Emin" derler. Bu kahveci onun üvey babası imiş. Mektuplarında imzası "Kahvecizade Emin Efendi"dir. Uzun boylu, kısa çember sakallı, cüppeli, şalvarlı, fesinin üstünde üç parmak abani sarıklı, güler yüzlü bir adam.Ötekilerini daha az tanıyorum. Biri tüccardır ve zengin adamdır, bilirim. Hacı Mehmet derler. Öteki genç, uzun boylu adam, bir un değirmeninin sahibi yahut sahiplerinden biridir. Adına "Kırağı Zade Ali Efendi" diyorlar. Bunlardan başka daha iki kişi var ki adlarını bilmiyorum.Hepsi gülümsüyor, hepsi ikram ediyorlardı. Biri sigara veriyor, öteki kibritini yakıyor; biri hatır soruyor. Bana öyle geldi ki, bunların hepsi sarhoş. Orası rakı kokuyor, bunların da gözleri süzülmüş...Hizmet edenler, bize büyük fincanla birer kahve getirdiler. Biraz konuştuk. Sonra aralarında bir fısıltı geçti. Hacı Ali, arkadaşımın kulağına bir şey söyledi. Arkadaş gülerek:— Yok canım dedi, siz keyfinize bakın.Onlar sanki utanıyorlarmış gibi idi. Hizmetçiler bağ evinden ince uzun, tahta bir masa çıkardılar. Üstü rakılarla, mezelerle donanmıştı. Anlaşıldı ki buraya bir rakı sohbeti yapmak için gelmişler.İçmeye başladılar. Yalnız çardağın bir kıyısında sessiz oturan iri yarı, hoca kıyafetli bir delikanlı kalkıp içmedi. Ötekiler, kolu ile dürtüp masayı göstererek bir başkası uzaktan "Hafız" diye çağırıp sonra kaş gözle "iç" diye işaret ederek bizim gibi yabancıların yanında içmek istemeyen bu adamı zorluyorlardı. Biraz sonra, Hafız da dayanamadı; kadehin birini alıp bize saygı ettiğini gösterir gibi, başını yana çevirip dikti. Baktık ki o da rakının heveslisi değil, ustası imiş. Rakıyı içtikten sonra o utangaç duruşu ile gene diz çöküp oturdu. Birkaç kadeh içildikten sonra bu sefer Kahvecinin Emin, arkadaşımın kulağına bir fısıltı daha geçti. Bu sefer de bizim arkadaş:— Canım, dedi, bunda düşünülecek ne var? Söyleyin, gelsinler.Hizmet edenlere işaret ettiler. Biri bağ evine gitti ve biraz sonra iki genç çocukla beraber geldi. Bunlar çalgıcılarmış. Biri keman, öteki de ut çalıyor.Bu adamlar ne kadar sarhoş olsalar teklifsiz olmuyorlar. Bağırarak konuşmuyorlar. İçlerinden en açık konuşanı Hacı Ali idi.Çalgıcılar benim bilmediğim, hiç de işitmediğim türküler çalıyorlar. Bir aralık utçu, kısık, biraz da yanık bir sesle hüzünlü şeyler okumaya başladı. Ben, sanki senelerden beri kaybedip de bulamadığım bir şeyi bulmuş gibi bu adamın okuduklarını dinlemeye başladım. Zaten, şen şakrak olmayan meclis, bu okunan havalarla büsbütün somurtuk bir renk aldı. Ortalığa yırtıcı bir ahmaklık çöküyor gibiydi.Gün devrildi. Bağa bir serinlik çöktü. İçimde sebepsiz bir küskünlük duyuyordum. Bir aralık karşımda sigarasını içen Emin Efendi’nin soluk çehresi, kemiklerinin üstüne yapışmış pörsük derisi, mintanının yakasından çıkan uzun boynu, yutkundukça aşağı yukarı oynayan gırtlağı bana onun ölü çehresini düşündürdü. Onu, tabutunun içinde gördüm. Burun kanatları yapışmış, ağzı yan açık kalmıştı. Arkadaşın kulağına:— Biz artık gitsek, dedim.O da saatini çıkardı. Arabacının bizi beklediği de aklımıza geldi. Bu efendilerden izin istedik. İlk önce biraz ısrar ettiler, daha geleceklerimiz var, birlikte eğleniriz, mehtapta birlikte döneriz, demek istediler. Biz kalmak istemedik. Arabayı bulup getirmek için bir adam yolladılar. Bu sırada dışarıdan birisi geliyordu.Hacı Ali onu görünce uzaktan sordu:— Getirdin mi?Öteki:— Getirdim, dedi.Hafız, yerinden kalkıp Hacı’nın kulağına bir şeyler söyledi. Sonra köşede oturan kara çember sakallı adam da yanlarına geldi. Üçü bir yerde konuştular. Sonra yerlerine oturdular. Hacı Ali, yeniden bizim arkadaşın kulağına fısıldadı.— Ne oluyor? diye sordum.— İki kadın getirmişler, dedi. Oynatacaklarmış.Bunların birine "Karamanlı Zarife" diyorlar. Ufak tefek, çok sevimli bir kadın. Ötekinin adını bilmiyorum. Onu "Çalmalı" diye çağırıyorlar. Daha genç, daha iri bir kız. Zarife, meclise gelince teklifsizce selam verdi. Hacı Ali’ye bizim kim olduğumuzu sordu. Sonra Hacı Ali’nin bir sözüne cevap vererek:— Adam, dedi, gidinin elinden kurtulamadım. Sabah beri kapının önünü bekler!Sonra, çalgıcıya gülerek:— Savdın mı? diye sordu.Çalmalı, köşede oturan adamların yanına gitti. Bu kadınların ikisinin de arkalarında basma entariler vardı. İkisinin de yüzleri boyalı, ikisinin de başlarında kat kat yazma yemeniler. Boyunlarında birkaç altın. Zarife'nin göğsünde yürek şeklinde ufak bir gerdanlık. Bir aralık Zarife, Hacı Ali ile konuşmayı bırakarak çalgıcıya:— Çal, oğlan, dedi.Çalmalı’ya da:— Kız, kalk oyna, dedi ise de öteki aldırmadı.Masayı biraz kenara çektiler, oyun için yer açtılar. Kahvecinin Emin, kadehini doldurarak Zarife’ye verdi, o da aldı, içti. Sonra Zarife, elindeki sigarayı fırlatıp atarak kendi oynamaya kalktı. Çalmalı’ya da:— Donuz kahpe, dedi, bilmiyon mu, hastayım işte; kalkıp oynasana!Doğrusunu söylemelidir ki Zarife güzel oynuyor. Hacı Ali iki tarafa sallanıyor, Emin el çırpıyordu. Sonra öteki kızı oyuna kaldırdılar. Böyle ne kadar geçti bilmiyorum, ortalık kararmıştı.— Bizim araba? diye sordum.Hacı Ali kendi adamlarından birine sordu. Arabayı aramışlar, bulamamışlar.— Biz ne ile gideriz? dedim.— Bizim arabalar gelir, onunla gidersiniz, dediler.Arabalar kim bilir ne vakit gelir, biz de kim bilir ne vakit gideriz!Arkadaşa söyledim:— Evet, fena, dedi.— Vakit erkenken biz gitsek, dedim.— Nasıl, yayan mı? diye sordu. Acele etme, elbet bir şey buluruz.Ben buraların yabancısı olduğum için sustum. Ortaya büyük lambalı bir fener getirdiler. Bahçenin karanlığında hiçbir şey görünmez oldu. Bağın uzak bir köşesinde, yemek pişirdikleri yerde ateş yanıyor. Dolaşan birkaç adamın gölgesi görünüyordu. Bir aralık baktım, Çalmalı oynuyor. Onun karşısında başı açık bir erkek de oynuyor. Bir başkası da el çırpıyor. Kadınlara para veriyorlardı. Biz de vermek istedik, Hacı Ali hoşlanmadı. Hepsi sarhoş oldular, yalnız Hafız kendini bozmuyor, olduğu yerde oturuyordu.Bağın karanlık bir köşesinden bir adam bağırdı:— Hüseyin! kaçakları getir, kaçakları!Kendi kendime "kaçak" nedir diye düşünüyordum. Bir aralık, Zarife ayağa kalkarak bağın küçük kapısına doğru baktı. Orada birtakım sesler vardı. Bir kavga oluyor sandım. Karanlıkta birkaç kişinin o yana koştuklarını duyduk. Hafız da yerinden fırlayıp oraya gitti. Biz, arkadaşım, çalgıcılar, kadınlar yalnız kaldık. Zarife, ortadaki lambayı söndürdü. Kapının önündeki sesler, söğüşmeler boğuklaştı. Sanki döğüşenler uzaklaştılar. Biz de kapıya yakın sokulduk. O aralık bir sessizlik oldu. Birkaç kişi yanımızdan geçip çardağa gidiyorlardı. Biri:— Hafız vurdu, dedi.Bir başkası da bir küfür savurdu. Sonra tanımadığım bir ses:— Mehmet! su getir su! diye bağırdı.Biz, savuşmaya karar verdik. Kapı açık duruyor. Yol aydınlık görünüyor. Yavaşça kapıdan çıktık. Orada yol ortasında bir adamın yattığını gördük. Anlaşılan bu adamı vurmuşlar.Duvar dibinden yürüyüp köşeyi döndük. Sonra hızlı adımlarla şehre yollandık.Arkadaşımla yataklarımızın üstüne uzandığımız zaman, heyecanımız yorgunluğumuza karışmıştı. Bu cinayet duyulursa, bize de sorarlarsa ne diyeceğimizi kararlaştırmadık. Ertesi gün öğleden sonra çarşıya çıktım. Kahvecizade’nin dükkanı önünden geçtim. Her günkü masum tavrıyla dükkanın köşesinde ufak halı seccade serili minderin üstünde oturuyordu. Sanki hiçbir şey olmamış, sanki o akşamki adam değildi!Memlekette denildi ki: Akşam, Karamanlı Zarife için Kel Hüseyin’i vurmuşlar, ölmüş. Hükümet tahkikat yapmıştır. Halk arasında onu Hafız’ın vurduğu da söylendi ise de resmen tahakkuk etmedi.
Yazar
Benzer öyküler
Gerilim / Psikolojik Gerilim