Tanıtım
Bir Amerikalı milyarderin İstanbul'daki sıradışı yolculuğu, tüketim toplumu ve yabancılaşma temalarıyla dokunaklı bir şekilde ele alınıyor. Zenginlik, hayaller ve gerçeklik arasındaki ince çizgide yürüyen hikaye, okuyucuyu derin bir melankoliye sürüklüyor. Her sayfada yeni bir keşif sizi bekliyor.
Öykünün başlangıcı
Amerikalı Milyarder Mak Kinley'e hiçbir tercümanın elinden gelmeyecek kadar kolaylıkla nüfuz etmiştim.Yanında, sarı başlı, akik bir baston gibi taşıdığı karısından çok memnun görünüyordu. İstanbul'a ayak basar basmaz:- Karım, diye tanıtmıştı. Dünyadaki kadınların en iyisi.Bir erkek için “iyi bir kadın” dan ne kastedildiğini bilmiyorsam da, milyarderin karısı, konuşmalarındaki bütün hareketsizliğe rağmen, gerçekten kibardı.Seyahatlerinin daha ilk akşamı her ikisi de beni bırakmadılar:- Küçük bir akşam çayı, diyorlardı; ne çıkar-. Hem konuşmuş oluruz.Yemekte karşılarına oturdum. Otelin caddeye bakan bütün perdeleri kapanmıştı, masalar boştu; saçlarına tek tük aklar düşmeye başlamış olan milyarder aralıksız New York'taki evlerinden ve her vakit için karısına ait şeylerden konuşuyordu. Bir ara, piposunu tazelerken birdenbire bana döndü:- İran'a gitmekten vazgeçtik, dedi.Sonra, bunun onaylanmasını istiyormuş gibi karısının gözlerini aradı:- Evet evet, diye o tamamladı. Çok yorucu olacak.Karı koca, ilk dakikadan itibaren “küçük bir seyahat” diye düşündükleri bu uzun gezintide balayılarını geçiriyorlardı. Bununla beraber New York'ta bıraktıkları evlerinden de hiçbir vakit uzaklaşmamış gibiydiler. Onu baştan aşağı halı ile döşeyeceklerdi; bu “küçük seyahat” her şeyden daha ziyade bunun için yapılıyordu.- Şu halde, dedim. Mademki seyahatinizi yarıda bırakıyorsunuz, aradığınız halı çeşitlerinin İstanbul’da istediğinizden çok daha iyilerini bulabileceksiniz.İkisi birden:- Tamam, dediler. Ve derhal yalnız birisi, ötekinin gözlerini kendi hareketlerinden hiçbir vakit kaçırmak istemeyerek devam etti.- Dün akşam biz de öyle düşündük. İran'a gidemedikten sonra, halılarımızı Almanya’dan, almaktansa İstanbul'dan almayı tercih ediyoruz.Aynı dakikada Milyarder Mak Kinley, hafif bir hareketle başını arkaya verdi:- Siz, dedi. Bu halıları almakta tabiidir ki, bize refakat edeceksiniz?Kadın:- Aşağı yukarı, diye ilave etti, yüz parça kadar almak istiyoruz.Milyarder:- Evet, dedi. İyi parçalar bulabilirsek bir o kadar da yeğenimiz için alabiliriz.Ve kadın, o dakikaya kadar hareketlerinde görmediğim büyük bir açılışla:- Lütfen, diye tekrarladı. Bizi yalnız bırakamazsınız!İki yüz parça diye düşünüyordum; pazarlıkta uyum sağlandığı takdirde her iki taraftan da alacağım en az bir komisyonla büyük bir servet kazanabilecektim. Talih başımın üstünde dolaşıyordu; şimdiye kadar bütün işlerimde onun arkasından koştuğum talih! Bir dakikada, kendi kendime düşündüğüm bütün iyi şeyler, güzel bir ev, elektrik, banyo, istirahat, bir kadın... Her şey yavaş yavaş gerçek olmak üzereydi. Sonra birdenbire, tıpkı ölecek bir adam gibi, yavaş yavaş dolmaya başlayan salonun dumanlı kalabalığı içinde, birdenbire kendime, kendi gerçeğime geldim... Orada bir duvar gibi duruyordu; her şey, beni beklediğim bir özgürlüğe götürmek için önümde kapalıydı. “Yüz parça” diye tekrarladım. Güzel bir ev, elektrik, banyo, bir kadın...Ve henüz milyarderin kısacık sessizliğinde, son söylediği şeyler hafızamda hiç kaybolmamıştı ki, parlak bir ses gibi onları yeniden duydum: “İyi parçalar bulabilirsek bir o kadar da yeğenimiz için alabiliriz.”Milyarderin karısı:- Lütfen, diyor, bizi yalnız bırakmayınız...İki yüz parça.En küçük rakamla dört beş bin lira kazanabilirdim.Bununla beraber, yarınki vaziyeti, daha bu geceden sağlama almak lazımdı. Telefona koştum; büyük halı tüccarı Ali Seyfi biraderlerin “ikametgâh” numarasını aradım. Kısık ve boğulmuş bir sesim vardı, bunu biliyordum fakat kendi sesimi yerine getirmek de olası değildir:- Yarın sabah, dedim. Saat tam onda. Fırsatı kaçıracak olursanız bütün sorumluluk sizdedir.Büyük kardeşinin sesini hala duyuyorum:- Hiç merak etmeyiniz. Halıları şimdiden satılmış sayabilirsiniz.Sabah tam ondu.Ali Seyfi biraderlerin, Mahmutpaşa'nın yukarı tarafındaki büyük halı mağazasından; milyarderin karısı, milyarder, ben üçümüz arka arkaya giriyorduk.Orada, birdenbire zengin olma fırsatı içinde yaşayan bir adamın, yani benim, bütün bir ömür müddetince yakalayabilmek emeliyle uğraştığım büyük bir iş meselesi geçtiği için, bugün, gerek milyarderin, gerekse halı tüccarının bütün mimiklerini hatırlayabiliyorum. Benim kendi hareketlerime gelince, bunları çok daha sonraları, Ali Seyfi biraderlerin en büyüğünden, benim kendisini anlattığım kadar kolaylık ve sadakatle dinledim.Dünyanın herhangi bir tarafındaki bir gezgine soracak olursanız, bütün dünyadaki halı mağazalarının ortak bir özelliğinden bahsederler…Karanlık, içerde her şeye hâkimdir. Halıların ayaklarınıza verdiği büyük huzur değişmez. Yukarıya açılan ya da aşağıya inen merdiven her tarafta aynıdır. Demir kepenkler baştan aşağı kapalı durur. Uşakların hareketini, bu sabit karanlık içinde birer gölge gibi fark edersiniz. Ve çoğunlukla bir cüzzamlıda olduğu gibi hayattan kendilerini çekmişler. Sadece, hafif bir çay kokusu, bütün bu eski şeylerin üstünde uyanık ve daima hareket halindedir. Zaman zaman, derinizin altında bile onu hissetmeye mahkûmsunuzdur.Çok sonraları, milyarderin karısından aldığım bir mektupta bütün bunları bana anlatıyordu: “Bu halı mağazasını” diyordu, “Hayatımda hiçbir vakit unutamıyorum Amerika’ ya geldiğimiz zaman, New York’un büyük halı ticarethanelerinde bu izlenimi daima aradığımı itiraf ederim. Büyük karanlık belki orada da vardı fakat içeride bir şey eksikti; unutulmuş ve eski eşyaların üstünde, uyanık ve maddesi alınmış bir ruh gibi, daima gezici, hafif çay kokusunu her vakit aramışımdır.”Gerçeğe gelince, milyarderin karısında bunu gördüğümü söyleyebilirim. Mavi gözleri, donuk yüzünün üstünde birdenbire değişmişti. Daha doğrusu, macerasını her vakit okuduğumuz bir ölüm taşının birdenbire oraya girdiğini görüyor gibiydim. Kadının sfenks yüzündeki bu garip ışıltıyı, büyük halı mağazasının, henüz aydınlanmamış olan duman rengi içinde, daima hatırlayacağım!Halı tüccarı kendisinden emindi. Burada, kendisinden diyorum; fakat yanlış söylemiş oluyorum; daha çok gösterdiği halılardan emindi, diyecektim.Gerçekten, halı çeşitlerinin en iyisini, belki de bir kere daha görme fırsatını bile bulamayacağım. Renklerin en çok birbirini tutmuş ve karışmış çeşitlerinin birer birer ortaya atıldıklarını görüyordum:Büyük deponun bütün elektrik lambaları fayrap edilmişti. Sadece her halı, intizamla çalışan iki uşağın elleriyle ve alışkan hareketlerle açıldığı zaman, Azerbaycanlı halı tüccarı, bir eli yeleğinin cebinde altın köstekle yavaş yavaş oynarken, öteki eli, hafızasının da yardımını arayarak, her halının milyardere hatırasını anlatıyordu:- Bu gördüğünüz küçük bir “Karabağ” çeşididir madam fakat daha evvel ne gördüğünüzü sorabilir miyim?- Evet, dedi, Mis Mak Kinley. Halının üzerinde bir renk görüyor gibiyim.- Tamam. Sadece bir nokta kalıyor madam, bu rengin orada bulunduğuna kesinlikle emin misiniz?- Şu halde, halının üzerinde mutlaka bir renk gördüğünüzde ısrar ediyorsunuz. Doğrudur; bir renk gerçekten var. Fakat hiçbir vakit bu rengin orada sabit ve çakılı olduğunu da iddia edemeyeceksiniz sanırım. Zaman zaman onu birdenbire uçmuş gibi gördüğünüzü de itiraf ediniz. Yalnız parlak bir toz, bütün düğümlerin üstünde halının maddesini teşkil ediyor. Birçok ticarethanelerde hatta şantajlarla size daima çıkarılan Karabağ çeşidinin “lalezar” cinsi budur madam. Ve unutmayınız ki, bütün dünyada pek enderdir.Bir dakika içinde Mis Mak Kinley'in tam başına o kadar kolaylıkla sokulmuştu ki, bu hareketi ne zaman yaptığını bile anlayamamıştım:- Madam! Lütfen elinizi sürer misiniz?- Hayır hayır, diye kesti Mis Mak Kinley, orada hiçbir şey bulamayacağımı biliyorum.- Hayır, bulacaksınız. Çünkü bir gözbağcılık oyunu yapmıyorum. Fakat bütün bu renkleri parmaklarınızın ucunda pembe bir lale tozu gibi bulacağınızdan da emin olabilirsiniz madam!Ali Seyfi biraderlerin büyük halı mağazasında, Milyarder Mak Kinley'le karısına çıkardıkları halı ve seccadelerin nadir bulunur desenlerini bugün ister istemez hatırlıyorum. Milyarder, halı çeşitlerine hiçbir vakit yabancı değildi. 1924 sonbaharında Beyrut'a yaptığı bir seyahatin kısa bir özetini anlatırken, bir Fransız general konsolosunun şatosunda tesadüf ettiği sahte bir halı koleksiyonunun tarih yanlışlarını çıkardığını söylemişti. Ali Seyfi biraderlerin en büyüğü:- Nasıl? diye atıldı. O sene Beyrut'a seyahat yapan Amerikalı siz miydiniz?Büyük bir rol hareketiyle avuçlarını alnına doğru götürdü.- Evet... Hatırlıyorum. Mister Mak Kinley...Milyarder:- Evet, diye devam etti. Bu hatamı hiçbir vakit unutmayacağım. Fransız büyük bir halı meraklısıydı. Kendisine rast geldiğim günlerde; ne kadın, ne çocuk, insanı bir dereceye kadar hayata bağlayan hiçbir şeyi halılarına tercih edemiyordu. Fakat Filistinli Yahudi tüccarlar onu aldatmışlardı. Bin senelik diye üstüne titrediği küçük bir seccade nihayet elli seneyi aşmıyordu. Yüz binlerce frank ödeyerek şatoyu baştan aşağı süslediği bu çeşitler ancak bir iki yüz bin frangın içindeydi. Fakat sıkıntılıyım... Kont Jerard cesur bir askerdi, mert bir asilzadenin kanını taşıyordu. Sadık bir Fransız evladı, gerçek bir insan dostuydu. Yazık… Hayata karşı bütün bağlarını tenha ve kimsesiz bir şatonun halılarında yaşatmak isteyen bu yüksek ruhlu adama karşı istediğim gibi hareket edememiştim. Bununla beraber bunu hiçbir vakit elimde olmayarak yapmışımdır. Bütün bu inandığı şeylerin kötü birer taklit olduklarını kendisine anlattığım zaman; sadece, ellerini masasının üzerine yapıştırmıştı ve sapsarı kesilmişti. İki ay sonra yaptığım ikinci bir ziyaretimde, ne yazık ki Kont Jerard'ı orada bulamadığımı söyleyeceğim.Bir dakika durdu:- Bununla beraber, dedi. Sizin halılarımızın içinde, pek eski çeşitler görmemekle beraber bütün bu çeşitlerin renklerindeki harikulade armoniyi işaretten de kendimi alamıyorum. Mesela, şu Kirman halısı… Kahverengi, bej, koyu lacivert, açık mavi; bu armoni bulunmaz derecede güzeldir. Ne kadar çiğ renk varsa halının üzerinden alınmışlar. Adeta, kâğıt kaplı bir camın üstündeki aydınlık gibi, halıda her şey donuk bir parlaklık içinde duruyor. Daha sonra bu Hindu Persan...- Evet, dört yüz seneliktir Mister Mak Kinley...- Dört yüz senelik... Dahada fazla. Baştan aşağı pamuk olduğunu tahmin ediyorum. Hayret! Hâlbuki pamuğun boya tutmadığını söylerlerGerçekten açık yeşil yolların yanında pembe murabbalar, ince bir el işi olduğunu gösteriyor ve orta yerindeki yırtıklar, halının üzerinde bir asalet damgası gibi duruyorlardı.Mis Mak Kinley, kollarını hafifçe arkaya verdi. Adeta gerinir gibi vaziyette:- Her şeyi iyi Mösyö, diye atıldı. Fakat daha çok koyu mavi desenli bir halı görmesini ne kadar isterdim?- Emredersiniz madam. Hatırlayabilseydim ki, Mister Mak Kinley, Kont Jerard'ın sahte halılarını meydana çıkaran kişidir; bunu derhal yapardım. Emredersiniz madam!Aynı dakikada halı tüccarının son bir koz oynamak üzere olduğunu görüyordum. Hareketlerinde daima bir cüzzamlıdan farksız hatırladığım uşak; yukarı çıkan merdivenleri bir kunduz gibi tırmandı. İki dakika sonra Mis Mak Kinley'in istediği halı önümüzdeydi:- Zannedersem arzu ettiğiniz çeşit bu olacak madam? Fakat her şeyden önce bu halının dünya üzerindeki varlığını nereden öğrendiğinizi anlamak isterim. Bunu araştırmakta haklıyım. Tam beş yüz elli sene. Şanghaylı bir ailenin mahzenlerinde saklı olarak kalmıştı. Ancak 1914 yılının başlarında, onu birdenbire Avrupa'da görüyoruz. Ve unutmayınız ki bütün dünyada yalnız ve yalnız tek bir benzeri daha vardır. Eğer, Mister Mak Kinley müsaade edecek olurlarsa, bu asil halının bin beş yüz sene kadar öncesine giden ve gerçekten şarklı olan doğuşunu da söyleyebilirim. Şarklı, diyorum; bu doğrudur. İran’ın en büyük hükümdarlarından Erdeşir için, evleneceği kadınla kendisine bir düğün hediyesi olmak üzere, daha doğduğu yıldan itibaren dokunmaya başlanmıştı. Her yıl İsfahan bahçelerine bahar geldiği zaman, sarayın en güzel, henüz on dördüne basan en alımlı kızlarından kırk tanesiyle sarayın en levent iç oğlanlarından kırk tanesi, bir tarafta dünbelekler çalınır, bir tarafta rakkaseler oynarken, bu halıyı dokuyorlardı. ‘Mavi gül’ nasıl şeydir bilir misiniz madam? Eğer İsfahan'a küçük bir seyahat yapmadınızsa, mümkün değil bunu bilemeyeceksiniz. Sadece Paris'te bir mavi gül yetiştirebilmek için şimdiye kadar üç yüz bin frank sarf edildiğini hatırlayınız. Fakat bu halının üzerinde onları birer birer görüyorsunuz. Kulaklarınızı, bu güllerin düğümleri arasına vermenizi isterim. Unutmayınız ki, İsfahan bahçelerinde yaşıyorsunuz ve orada, binlerce kuş seslerinden başka kulaklarınızı hiçbir ses dolduramaz.Bu halının tek bir eşi 670 sene önce Bağdat'ın en zengin emirlerinden olan “Efrasyab Kuli” Han'ın mirasından, Hint Emiri Melek Şah'a yirmi bin liraya satılmıştır. Bugün büyük Britanya imparatoruna Hint umumi valisi tarafından hediye edilmiş bulunuyor. Kralın eski eserler koleksiyonu, bu halı ile bütün dünyadaki halı koleksiyonlarının üçüncülüğünü kazandı. Bana gelince, beş sene önce Viyana'da iflas eden Yahudi komisyoncu Mişel Kohen koleksiyonundan yirmi beş bin liraya satın aldım! Otuz bin istiyorum.Milyarder Mak Kinley piposunun bir tarafında kalmış yarım bir dudakla:"Evet evet." dedi. "Ayırınız."Bu son parçayla, Milyarder Mak Kinley'in ayırdığı halılar, 120'yi geçiyordu.Ali Seyfi biraderlerin en büyüğü, yeleğinin üstüne düşen altın köstek parmakları arasında az bir temas yapıyormuş gibi saatini çıkardı. Orada daha fazla ve daha sert bir maddenin katılığını duymak istiyordu. Bu belki de, onu, mağazanın birdenbire rakamlarla dolmuş olan efsanevi havasından gerçekten çıkaracaktı; her şeyden daha ziyade de memnundu. Bunu, başını dimdik tutmasından anlıyordum; kendisine itimadı vardı fakat asabiydi.Ben, kendim orada ne düşünüyordum? Rakamlardan başka hiçbir şey beni alakadar etmiyordu. Her halı bir tarafa ayrıldıkça, yavaş yavaş kabaran her şeyi yeniden tekrarlıyordum. Kafamda rakamların genişliğinden daha başka hiçbir şey yoktu. Ve her şey derhal olsun bir sonuca ulaşsın istiyordum.Saat bir buçuktu.Milyarder koltuğunda hafif bir hareketle döndü.- Yekûnu yapabilirsiniz.Bu dakikalarda, bizzat ben, kendi hareketlerimi etrafımdakilerden çok daha iyi hatırlayabiliyorum: Hareketlerimde büyük bir acele vardı. Yekûn kafamdaydı fakat her şeyi birdenbire kaybetmiştim, haneler birbirine karışmıştı, o dakikaya kadar varlıklarını kendimden daha iyi bildiğim rakamlar uçacak birer kuş haline gelmişti, alnım daima terliyordu.Birinci yekûnu büyük bir hata ile topladım. Ali Seyfi:- Doğrudur! diye iddia etti. Küçük kardeşi birinci hadde 75 rakam eksik çıkardı; bu, hepsinde aşağı yukarı 3000 lira kadar tutuyordu. Sonra, yine küçük kardeşin sesini kulaklarım tıkanmış bir halde uzak bir ses gibi duydum:- 168.000 lira.Ali Seyfi her zamanki zengin hareketi alışkanlığıyla, yavaş yavaş milyarderin karşısına geldi:- 18.000 lira. Lirayı indiriyorum; 150.000 lira...Mak Kinley, başka hiçbir hareket yapmadan elini sağ iç cebine soktu:- Bir kalem! dedi.Çek defterini çıkarmıştı.Hikâyenin dönüm noktasındayım. Ve burada ister istemez milyarder Mak Kinley’in karısını yeniden hatırlamak mecburiyetinde kalıyorum.Bununla beraber, şimdiye kadar onu unuttum mu? Bunu zannetmem. Sadece, “mavi gül” halısı onu birdenbire değiştirmiş gibiydi ya da bir anlık acayip bir sfenkse benzetmek…İstediğim kadın, yeniden kendi tabiatına dönmüştü; kocasının yanında, daha başka ve daha rahat bir koltukta hiç sesini çıkarmıyordu; fakat bu büyük alışverişte her şeyin halledildiği son dakikada, milyarder Mak Kinley'in, onun gözlerini arayacağını biliyordum. Nitekim bütün hareketlerin hızla ilerlediği son dakikada, mağazanın kımıldamayan sessizliği içinde, gürültülü bir ses kadar, kulaklarımda onu uğultuyla duyduk:- Mak Kinley... Halıları almakta hata ediyoruz.Herhangi bir kelime söylemekten daha çok, bu konuşmayı takip etmek mecburiyetindeydik. Mak Kinley, parmakları çek defterinin üstünde:- Niçin azizim! dedi. İsterseniz, çeşitleri değiştirebiliriz.- Hayır, bunun için söylemiyorum. Her şeyden önce, şimdiye kadar ikimizin de düşünemediği başka bir sebep var. Halıları yanımızda götürmek pek zor olacak.Ali Seyfi bir atmaca hızıyla atılmıştı:- Bu iş halledilmiştir madam. Size ait herhangi bir zorluk olmayacak. İstediğiniz yere serbestçe gidip gezebilirsiniz. Halıları ilk posta ile doğrudan doğruya adresinize gönderiyorum.Halı tüccarı, kadının geldiği dakikadan beri yavaş yavaş kurduğu ve değişmeyen fikirleri üstünde bir zar oyununa girişmişti. Ellerini hızlıca ovuşturuyordu. Adeta bir demiri koparmak istiyor zannediyordum. Daha aynı dakikada aynı atmaca hareketleri içinde milyardere döndü:- Mister Mak Kinley! Herhalde bir banka adresini tercih edersiniz.Hepimiz milyardere bakıyorduk.- Evet, evet, diyordu o. Çok doğru söylüyor. Bize ait hiçbir engel olmayacak. Niçin böyle düşünüyorsunuz azizim!Kadın:- Var, diye ısrar etti. Zorluktan daha başka bir şey var. Biz ancak üç ay sonra Amerika'da olabiliriz.Ali Seyfi anlamamış gibiydi:- Sigorta parası benden Madam! dedi.- Hayır... Onu söylemek istemiyorum. Biz Amerika'ya gidinceye kadar halılar postada ya da gümrüklerde değiştirilebilir.- Fakat yanılıyorsunuz. Yirmi beş seneden beri bu işi yapıyorum; babam da bir halı tüccarıydı. Aşağı yukarı yüz sene oluyor, en uzak memleketlere en tehlikeli zamanlarda gönderdik... Hiçbir vakit başımıza böyle bir şey gelmemiştir.İkimiz de, Ali Seyfi, ben milyardere dönmüştük. Karısına karşı tek hamleyi ancak milyarder yapabilirdi. Bir saniye göz göze geldiler.- Bu olabilir, dedi Mak Kinley. Düşünememiştim.Karısı:- Olabilir azizim, diye ilave etti; geçen sene Lord King Bay'ın Hindistan'dan yengeme gönderdiği halıları hatırlayınız. Bugün hala bulunamadılar.Gözlerini Ali Seyfi birdenbire en büyüğüne çevirdi:- Güzel halılarınızı alamama mecburiyetindeyiz. Amerika fena çok fena...Burada Ali Seyfi'yi artık hatırlayamıyorum.Daha doğrusu burada hiçbir şeyi hatırlayamıyorum. Sadece kafamın içinde büyük bir rakam gürültüsü vardı. Sonra Ali Seyfi biraderlerin, üzerinden yirmi dört saat bile geçmemiş olan emniyetli seslerini duyuyordum:- Halılar şimdiden satılmıştır, hiç merak etmeyiniz.Koltuğa yığılmışım.Milyarder Mak Kinley o gün, ancak iki bin lira kıymetinde küçük bir seccade aldı. İki taraftan da yetmiş beşer lira komisyonla aşağı yukarı yüz elli lira kadar kazanmıştım. Bununla beraber ümidimi hiçbir zaman kaybetmedim. Milyarder Mak Kinley İstanbul'a gelen seyyahlardan bir gün zengin olabileceğimi bana anlatmıştı.Her mevsim başında bu fırsatı yeniden bekliyorum.
Yazar
Benzer öyküler
Polisiye / Dedektiflik