Tanıtım
Çöl şairi Kays, Lübna'ya bir yudum su için âşık olur. Babası için boşar ama sevmeye devam eder. Sonunda başka bir Lübna bulur. Allah böyle istemiş...
Öykünün başlangıcı
Bir Yudum Su. Yazan; Kenan Hulusi Koray.Bir.Eğer testisinin dibinde bir yudum su yoksa, olgun ve taze bir nar saklayan ağzının, yine olgun ve taze bir nar çatlağına benzeyen dudaklarını uzatsın...Eğer testisinin dibinde bir yudum su yoksa dudaklarını uzatsın, fakat Kays'ı çadırının kapısından zelil ve muhakkar defetmesin...- Bir yudum su istiyorum... Testinin dibinde kalmış bir yudum su yok mu?Güneş bir büyücünün eliyle çevrilmiş, içinde cıva kaynayan bir pota.. . O, bir çadır kapısında yalvarıyor:- Bir yudum, testinin dibinde kalmış bir yudum suyun da mı yok?Çadırın karşılıklı direklerine gerdiği salıncakta yarı çıplak bir vücut uyuyor... Gerçi, bir ses duymuştur... Fakat bu ses mümkün müdür ki açık bıraktığı çadırının kapısında bir erkek tarafından söylenmiş olsun… Mümkün müdür ki bir erkek, çadırında yarı çıplak yatan bir kıza seslensin çadırının karşılıklı direklerine kurduğu salıncakta uyuyan bir kıza hitap etsin, ondan su istesin;Eğer o erkeğin damarlarında, çöl ufuklarının akşam kızıllığı gibi akan bir Arap kanı varsa, bağrında ister bir cehennem tutuşsun ister bir öğle güneşi yansın, isterse kuraklıktan çatlayan kumlar gibi yarıklar olsun, çadırının içinde yarı çıplak yatan bir kızdan yine su isteyemez...- Ey çöl kızı... Testinin dibinde yanan bağrıma kevser gibi damlayacak bir suyun yok mu?Birdenbire fırladı:Çadırın kapısında sakalları uzamış bir yolcu...Bir yolcu, çadırı içinde yarı çıplak uyuyan bir kızdan su istiyordu... Ne cesaret.Kim bilir zihninde nasıl yaptı. Çok tuhaf bir mantık hareketiyle, onu bir orospu zannetmiş, şimdi, ondan su istiyordu. Bir girizgâhtan sonra, -acaba- namusunu da mı isteyecek?...Bulduğu bir atkıyı aceleyle başına sardı. O atkı ki, uyurken girift olmuş saçlarının gürlüğünü kısmen örtmesine mukabil, açık kalan göğsünü, daha diri gösteriyordu.Fakat o, bunun hiç farkında değildi... Yalnız içinde, yarı çıplak uyuyan bir kızdan su isteyen yolcunun kurumuş ağzını ufacık elleriyle yırtmak hırsı vardı.- Utanmıyor musun sen? Çadırında yarı çıplak uyuyan bir kızdan su istemeye utanmıyor musun?... Bilmiyor musun ki burada gördüğün Beni Huzaa çadırlarının bütün halkı Müslümandırlar?... Bilmiyor musun ki Müslüman kızlarının vücudu mahremdir? Yoksa, çadırı içinde yarı çıplak gördüğün bir kızı orospu mu sandın? Eğer biraz daha duracak olursan ağzını yırtar, seni parça parça eder, köpeklerime fırlatırım.Yolcu çadırın kapısında belini hafifçe eğdi. Gayet sakin görünüyordu.- Biliyorum dedi... Biliyorum ki Beni Huzaa kabilesi Müslümandırlar. Biliyorum ki sen de bir Müslüman, kızısın... Allah’ın Celâl olan ismi üstüne yemin ederim ki, bağrım kuraklıktan çatlayan kumlar gibi parça parçadır. Ve ben, ilk rast geleceğim çadırların ilkinden, içerde kim olursa olsun, bir yudum su istemek için nezretmişimdir, Allah’ın Celâl olan ismi üstüne yemin ederim ki ben de bir Müslümanım. Ve ismim Kays ibn Züreyh'tir. Ey kahramanlığına kurban olduğum çöl kızı... Testinin dibinde yanan bağrıma kevser gibi damlayacak bir yudum suyun yok mu?Atkıyı başına saran vücudun damarlarında bir düşünce hız aldı.- Kays ibn Züreyh?Sordu:- Nasıl dedin.. . İsmin Kays ibn Züreyh midir?- Evet... İsmin Kays ibn Züreyh'tir.Kays.. . Çöl ufuklarında şarkılarının yanık bir edâyla aksi olan Kays... Zamanın en büyük şairi Kays...Tuhaf.. Zamanın en büyük şairi Kays, demek ki çadırın kapısında duran bu adamdı. Demek ki zamanın en büyük şairi olan Kays onun testisinde kalmış bir yudum su istiyordu. Eğer rüyasında görmüş olsaydı buna katiyen inanmaz, rüyasına gelen adamın Kays ibn Züreyh olduğuna katiyen itimat etmezdi.Tuhaf…Ve çok sevindi.Üstüne bir ferace geçirdikten sonra onu içeriye aldı. Çadırın en gölgeli yerinde duran suyu, kalaylı bir tas içinde uzattı. Ve Kays damarlarına kevser gibi sükûn veren suyu, çadırında yarı çıplak uyuyan kızın, güzelliğiyle beraber yudum yudum içti.O, hâlâ inanmıyordu.- Demek ki isminiz Kays ibn Züreyh...- Niçin inanmıyorsunuz... Fakat siz isminizi söylediğiniz dakikada, ben derhal ve katiyen inanacağım.- Lübna.Şair:- Lübna, dedi, güzel bir isim. Namusun kadar cazip, vücudun kadar güzel...Lübna başını eğdiği zaman, bembeyaz feracesinin bir ay ziyası gibi ince iltimalı kıvrımları arasında göğsü gözüktü. Şair, içinden, yine Allah'ının Celâl olan ismi üzerine yemin etti ki, Lübna çok güzeldir.Ve tekrarladı:- Lübna, güzel bir isim... Namusun kadar cazip, vücudun kadar güzel...Bundan sonra, çöl ufuklarında yol alan kafilelerin şarkıları arasında Lübna’nın ismi duyuldu. Ve çöl ufuklarının yanık sesli muganniyeleri, Kays ibn Züreyh'in, atan bir kalp gibi içinde aşkı vuran mısralarının Lübna ismini terennüm ettiler..İki.Yıldızlar her gece çadırların hududu haricinde, iki vücut görürdü. İki vücut ki, bir vücudun atan kalbiyle vuran nabzına benziyordu. Fakat aradan iki sene geçmesine rağmen, Kays'ın niçin bir çocuğu olmuyordu? Bunun sebebi neydi?Kays hiçbir zaman, çok sevdiği Lübna'nın kadınlığı aleyhine bir hüküm vermek istemezdi. Lakin, aradan iki sene geçmesine rağmen bu çocuk olmayışı niçin ve nedendir? Bu hali gerçi düşünmese de olurdu. Olurdu ama, annesinin Lübna'ya karşı aldığı vaziyeti görüyordu. O anne ki, Kays'ın bütün meşguliyetini yalnız kendi üstünde toplayan bu kadına karşı garip bir hisle nefret duyar, hiçbir zaman oğlunun, yalnız Lübna'nın vücuduyla uğraşmasını istemez. Der, ki:- Bütün düşüncelerini yalnız vücudunda toplayan bu kadın, zaman gelecek ki, seni şehvetiyle öldürecektir.Sonra, babasının da iştirak ettiği bir düşünceyle ilave eder:- Görüyorsun... Aradan iki sene geçmesine rağmen bir çocuğun bile olmadı... Ya ölürsen... O vakit ne yapacaksınız. O vakit bütün develerin yalnız ona kalacak. Layık mı ki sen öldükten sonra emlakin yalnız bir fahişeye kurban olsun...Ve yalnız babası söylerdi:- Bu halin mutlaka önüne geçmek lazım. Ya Lübna’yı boşamalısın yahut Lübna'nın üstüne evlenmelisin.Dünyada her şey olurdu. Şarktan doğan güneş bir sabah belki de garptan doğardı. Belki güneş garptan doğar; belki hiçbir zaman sabah rüzgârı esmez, belki geniş çöllerin ötesine berisine atılmış vahalar kurur, develer yürümez, her şey olurdu; fakat o, ne Lübna'yı boşardı, ne de çok sevdiği Lübna üstüne evlenirdi.Belinde taşıdığı hançerle kendini kalbinden vurur da, güzelliğini mısralarıyla çöl ufuklarına ilan ettiği bir vücudu katiyen ve hiçbir zaman bırakmazdı. Öyle zannediyordu ki, Lübna damarları içinde devreden kandır. Lübna göğsünde atan kalptir.Bir gün çadırına çağıran babası, kudretinin yettiği kadar bu mesele üstünde yine ısrar etti:- Ya Lübna’yı boşayacaksın; yahut üstüne evleneceksin. Yahut da, başka bir şeyin olması lazım gelir: Benden vazgeçmek...O gece, son yıldız son bakışla çöl ufuklarına gözlerini kapadı. Fakat şair yıldızların, görünmez cihetlerden vuran ışıkları sinesinde toplayan avize parıltıları altında, gözlerini kapamadı ve Kays o gece uyumadı.- Allah’ın gazâbı üstüme olsun, diye yemin ediyordu Allah'ın gazâbı üstüme olsun ki Lübna’dan katiyen vazgeçecek değilim.Babası ertesi günden itibaren, oğlunun Lübna yerine kendisini terk etmek gibi bir nankörlüğüne vücuduyla mukabele için, çölün açık ve geniş gökyüzü altında itikâfa çekilmişti...Bu, Arapların damarlarında kanlarıyla beraber devreden bir âdettir. Kendisine herhangi bir meseleden dolayı işkence etmek isteyenler, vücutlarını ya kumlara diri diri gömerler yahut da kızgın güneşte bırakırlar...Ve güneş, içinde cıva kaynayan delinmiş bir potanın dibinden akan mayi gibi, ağır ve uzayan bir hal ile beynin üstüne düşer. Damarların içinde bir sabah rüzgârı hafifliğiyle devreden kan, ağır, yapışkan bir hal alır, damarlar da iyi yapışır ve ensâcın üstünde, ateşten bir tekerlek dolaşır... İtikafa giren babası, günde ancak bir hurma yer, bir tas su içer...Kays'ın babası, ona kızdığı ve Lübna'dan ayrılmasını kabul ettiremediği zaman böyle yaptı.Güneş beyni üstüne düştü, karnında ateşli zehirlerle sarılmış bir tekerlek yürüdü, damarlan derisine yapıştı.Lakin Kays, Lübna'yı bırakmamakla beraber babasının bu halinden de çok müteessir olmuyor değildi... Şu halde, bir çare...Ve ertesi gün, babasının durduğu yere kamışlarla bir çardak yaptı...Güneş, gerçi eskisi gibi, yapışkan bir mayi halinde, ziyasını beyni üstüne akıtmıyordu. Şimdi, üstündeki çardakta, hangi ufuktan koptuğu meçhul kuşlar yuva kurmuştular... Güneş, göğsünden vurulmuş bir hançerle ufkun arkasına devrildikten sonra, gagalarında birer yudum yiyecekle beraber geliyorlar; sabahları son yıldızın son bir bakışla gözlerini kırptığı zaman, ufka doğru, ince kanatlarıyla yine ince bir hız alıyorlardı. Bazen çardağın içine de girdikleri olurdu. Onu bir hurma ağacı zannetmiştiler... Ve mutekifin suyundan içerlerken düşünürlerdi ki burası bir vahadır. Taaccüp ederlerdi:Engin bir çöl ortasında bir vaha?Bir vaha ki içinde yalnız bir adam oturuyor ve hiç hareket etmiyor.Ne iyi şey...Kays, babasının başı üstüne gerçi bir çardak yapmıştı... Fakat açlık, onu nerdeyse ensesinden bir kılıçla vurur gibi vuracak ve olduğu yere bitâp çöktürüverecekti. Şair yine bir gece, bilinmez cihetlerden gelen ziyaları göğüslerinde toplayan büyük avizelerin parıltısıyla yanan yıldızlar altında uyumadı. Ve ertesi gün Lübna'yı boşadı.Ertesi gün Lübna’yı boşadı; fakat hâlâ seviyordu....Üç.- Sen Lübna'yı boşamış değil misin?Bunu Lübna’nın amcası söylüyordu:- Söylesene ... Sen Lübna’yı boşamış değil misin?... Öyleyse onun çadırı civarında hâlâ ne arıyorsun? Lübna’dan ne istiyorsun ve Lübna'yı niçin arıyorsun... Madem ki seviyordun, niçin boşadın ve şimdi meramın ne? Benî Huzaa kabilesinin ne kadar mutaassıp olduğunu bilmiyor musun?... Bilmiyor musun ki kabilemizin içinde genç kızlar vardır… Boşadığın bir kadının çadırı dibinde ettiğin ah-ı figânı işitiyorlar... Söylediğin âşıkane gazelleri duyuyorlar... Ve geceleri onlar da gizli gizli tekrar ediyorlar... Sen kabilemizin ahlakını bozuyorsun...Eğer Lübna’nın çadırı dibinde bir kere daha görünecek olursan, kılıcım namına yemin ederim ki seni buradan sağ, hiçbir zaman çıkarmam...Kays bir şey söyleyecek vaziyette değildi. O yalnız düşünüyordu ki, içerde Lübna vardır. Ve içerde Lübna çadırının karşılıklı direkleri arasına kurduğu bir salıncakta yarı çıplak uyumuştur.Fakat günden güne zayıflıyordu. Bir gün Lübna’yı unutabilmesi için bir seyahate çıkmasını söylediler.Öyle yaptı.Çöl ufuklarında bir tavus ağırlığıyla yavaş yavaş yol alan yıldızlar böyle bir macera, hiçbir vakit kaydetmiş değildiler. Yıldızlar hiçbir vakit bir deve üstünde yol alırken, kalbinin ihtirasını, ateş haline gelmiş mısralar şeklinde ufuklara hakkeden bir yolcu görmediler.Çöl yıldızlarının, derin bakışlarla bilinmez ziyaları içine toplayan avizeler gibi billûr ışıkları altında, hiçbir kervanın yolcuları bu kadar hararetli, aynı zamanda bu kadar munis bir aşkın neşidesini işitmediler ve hiçbir kervan kafilesi geride bıraktığı bir aşkın ihtirasını hiçbir adamdan bu kadar kuvvetle duymadı. Deve ağır hareketlerle yavaş yavaş ilerlerken yanık bağrında bir damla suyun teskin edebileceği harareti söyleyen bir gazel, göğün altın avizelerinde yaslı bir iltima yapardı. Göğün altın avizelerinde bu sesin ince bir figan ile içlenmiş hüznü, karşılıklı akislerle uzar, derinleşir ve bazen, çok uzaktan geçen bir kafilenin bu sese verdiği cevap derinden derine duyulurdu.Şair Lübna'dan çok uzaklardaydı! Bazen, hiç ismini işitmediği kabileler arasından geçerdi ki, kızlar çadırlarının eşiklerinde, dudaklarının gülümseyen hatlarıyla selam verirdiler… Vahalardan geçerdi ki, küçük çocuklar hurma ikram ederdiler.Nehir kenarlarından yürürdü ki, çıplak yıkanan- kadın 'vücutları, dalgalı bir denizin kıvrımlarındaki beyaz köpüklere benzerdi... Öyle yerlerden geçmişti ki, eteklerinde çadır kuran- yiğitlerin elleri, kılıçlarının kabzasındaydı. Ve öyle yerlerden geçmişti ki rüzgâr kabilesinden bir nefes getirmiş ve rüzgâr- kabilesine, ondan bir nefes götürmüştü.Lübna'yı zaman geçtikçe unutuyordu... O, siyah bir ferâceye sarılı olduğu halde, iki tarafına hurma ağaçlan dikmiş bir ağaçlığın içinde uzaklaşıyor, yavaş yavaş kayboluyordu.Birgün, çadırları güneş altında pırıl pırıl yanan bir kabileye girdi. Güneş, her düşünen beyne bir kesel vermiş, her damarı uyuşmuştu. Çadırlar sükûn içindeydiler.Ve şairin tulumunda bir yudum su kalmamıştı. Bir çadır önüne geldi:- Bir yudum su istiyorum… Şu çadır sahibinin testisinde kalmış bir yudum su yok mu?Bir kız gözüktü:- Su mu istiyorsun... Eğer yoksa...- Eğer yoksa, çadırının kapısından beni kovulmuş bir hal ile mi döndüreceksin?Ben bir yolcuyum ki, develerimin yanında sallanan tulumlar içinde bir damla su kalmadı. Böyle bir yolcuyu çadırın kapısından zelil ve muhakkar çeviremezsin ya?Kız içeri girdi ve elini testiye uzattı... Garip... İçinde bir damla bile yoktu. Ne çok garip...Demek ki, susuzluktan çatlayan kumlar gibi bağrında şerhalar açılmış olan bir yolcuya vermek için testisinde bir yudum su yoktu. Fakat ne olursa olsun onu hiçbir zaman susuz çevirmezdi?...Şu halde…Testiyi eline aldı. Ve baş aşağı etti:- Görüyorsun ya, bir damla bile kalmamış... Gerçi, az ilerdeki şu çadırdan getirebilirim, lakin bu suyun benim olmasını o kadar isterdim ki…Kays cevap verdi:- Görüyorum?.. Testinde gerçi su kalmamış... Fakat ey çöl çiçeği dudakların da mı yok?Kız ayaklan ucunda yükseldi. Kays devesinden eğildi. Ve onun, bir nar çatlağına benzeyen dudaklarından, içinde olgun bir nar saklayan ağzının usaresini emdi.Sonra sordu :- Yanan bağrıma dudaklarının usaresi, ey bir kevser gibi damlayan güzel... Benim ismim Kays'dır. Seninki?Kızın vücudu yarı çıplaktı. Kabileden bir erkeğin görmek ihtimali çoktu. Şu hâlde yalnız ismini söyleyip derhal içeri kaymalıydı.Siyah ve derin ışıklarla parıltılı gözlerini Kays'a çevirdi:- Lübna...Ve Kays o saniyede, meçhul bir okla kalbinden vurulmuş gibi devesinden yıkıldı. Ve Kays'ın macerası bir çöl çadırının eşiklerinde nasıl başladıysa yine öyle bitti. Kim bilir, belki de Allah böyle istedi ve Allah böyle yaptı...
Yazar
Benzer öyküler
Romantik / Aşk