Tanıtım
1939, Polonya işgali. Beyaz Rus garson Vanda her gece radyodan harp haberlerini dinliyor. Sovyetler sınırı geçince çöküyor. Vatanından ikinci kez göçüyor.
Öykünün başlangıcı
Akşamüstleri, saat beş altı sularına doğru, bir pastanede sıcak bir çay ya da bir tabak dolusu dondurma ve küçük bir iki pasta yemek daima iyi olur. Şundan dolayı ki, akşam yemeğine bir hazırlık yaptığınız gibi, uğramayı alışkanlık edindiğiniz pastane birinci sınıfsa size hizmet gören beyaz prostelalı matmazellerle hafif tertip ahbaplık da etmiş olursunuz. Bunun ne faydaları var, demeyin! Birçok faydaları vardır ki derhal görmeseniz bile, bir tomurcuktan koca bir gül çıkar gibi kendini yavaş yavaş belli eder.Bizim pastanelerimizde bu çeşit çalışanlardan çok Rus ve Polonyalıdır. Onların nasıl gelip yerleştiklerini burada anlatacak değilim. Yirmi sene önce Rus göçünde açlık ve ölüm tehlikesini atlatarak bize kadar geldikleri zaman, yapacak en iyi iş olmak üzere bunu buldular. Bir de unutuyordum: Plaj modasını icat ettiler ve eroin kullanmayı öğrettiler. Pastanelerdeki teşkilatları da o kadar mükemmel oldu ki aradan seneler geçtiği halde bu teşkilatın içine, mesela ne bir Alman kadını ne de bir Fransız ve İngiliz matmazeli giremedi. Sanki pastane servisinde yalnız Beyaz Rus kadınlarıyla Varşova güzelleri duygulanmış gibi nereye giderseniz onlara rast gelirsiniz.İşte Vanda da anlatmak istediğim pastanelerde, akşamüstleri, gümüş kaplı bir servisle sıcak çayımı getirirken, selamlaştığım bu kadınlardan biriydi. Kırk yaşında kadardı. Uzun boylu ve sarışındı. Tıpkı yeni tutulmuş bir balık gibi hareket ediyordu ya da bütün vücudunu kaplayan derisinin altında binlerce küçük balık vardı. Onlar, gözlerinizin oltasına hiç durmadan birer birer vuruyor; sonra hepsi birden toplanarak, Vanda'yı meydana getirdikleri vakit, ağınızın birdenbire dolu olduğunu görüyorlardı. Ama bütün bunları bir tarafa bırakalım çünkü ben, kadın Vanda'dan daha çok, kendisinin bile bilmediği bir Vanda'dan bahsetmek istiyorum.Ara sıra Vanda ile konuşurdum. Fakat siyasetten konuşurduk. Petrograd'ın merdiven başında, yorulduğu vakit, ara sıra, ya getirdiği çayın çeşnisini yoklamak ya da sigara tablasındaki külü temizlemek için bana doğru gelir, Danzig meselesini sorardı:- Ne dersiniz? Almanlar biz Polonyalılar ile harp edecekler mi?“Biz Polonyalılar!” halbuki bir Polonyalıdan çok bir Ukraynalı idi. Büyük harpte Ukrayna'nın kızıllara geçmektense Mareşal Pilsudski'nin harpleriyle Polonya'ya dönmesini tercih ediyordu. Galiba büyük babası hakiki bir Polonyalı olacaktı:- Kızıllar fena adamlar! diyordu. Ve bir çiftlikte, müfreze harpleri sırasında, Kızıl süvarilerin bir gece Ukrayna'daki evlerini bastığını hatırlayarak:- Ah, diyordu; kocam! Sonra eşyalarımız… Çiftlikte yüzlerce hayvan vardı, babamın Macaristan'da avladığı hayvanlar... Ama hepsi bizimdi. Kızıllar bir gece içerisinde onları bitirdiler. Demek ki şimdi de Almanlara karşı vuruşacağız!Bununla beraber onun öfkesini yatıştırmaya çalışıyor ve mutlaka bir şeysöylemiş olmak için şöyle diyordu:- Zannetmem, diyordum. Çünkü Almanlar. Fransa ve İngiltere'den çok Sovyet Rusya'dan çekinirler. Polonya ve ikisinin tampon devleti yıkılarak, Sovyet ve Alman sınırlarının birleştiğini düşününüz! Zannetmem zannetmem!Bütün tahminlerimin tersine, Sovyet - Alman paktının ardından başlayan harbin beşinci günüydü. Bir eylül günüydü. Akşamdı. Vanda acele acele geldi:- Sizi dışarıda bekleyeceğim, dedi. Haberler fena…Polonya harbinin başladığı günden beri Vanda’yı üçüncü defa görüyordum. Saç tuvaletini değiştirmişti:- Onlarla uğraşamıyorum, diyordu. Sabahları ıslatmayı tercih ederek tam ortasından ayırıyordu. İşin şurası meraklıydı ki, bunlar Vanda’ya daha çok yakışıyordu ve yüzü, sanki bir kalp gibiydi. Bir balmumu adamın göğsünden çıkarılmış, beyazla mat arasında bir kalp!Vanda için kırk yaşında demiştim ama bu kadar fazla göstermezdi Vanda ya da daha fazla bile gösterirdi fakat onun yaş ilerlemesinde, herhangi bir kadınlık hareketi için size daha çok öğreteceği şeyler olduğunu düşünür; Vanda'nın kırkında değil, bu yaşı birdenbire geçerek daha fazla olmasını isterdiniz. Nasıl düşünürseniz, düşünün işte…O gün servis saati biter bitmez, Vanda'yı dışarıda bekledim. Saat on birdi. Geceydi. Yakası sımsıkı kapalı koyu bir yağmurluk giymişti. Lacivert bir bere yüzünü kabuklarından soyulmuş bir meyve kadar açık gösteriyordu. İlk defa olarak koluma girdi:- Bize gidelim, dedi. Ah, konuşmak istiyorum. Nasıl, Varşova'ya kadar ilerleyebilecek mi Almanlar?Sonra Mareşal Simigli'den bahsetti, onun “hakiki bir asker” olduğunu söyledi:- Kızıllarla dövüşen odur; dedi. Ve Kolonel Bek içinde Avrupa'nın “en iyi hariciye nazırı” diyordu.Ben de kendisine İngiliz ve Fransız gazetelerinde okuduğum harp haberlerini verdim. Polonya’da hangar ve yol tertibatında önce, çalışmış olan Almanlardan bahsettim. Bunların, yolları ve malzeme depolarını iyi bildiklerini, hükümetin iş hayatında Alman azınlığına karşı bir ayrım gözetmemekle ne kadar hata ettiğini anlattım. Buna bir türlü inanmıyor; ne Riç Simigli'nin ne de Kolonel Bek'in bundan haberdar olacaklarını söylüyordu. Fakat ne olursa olsun her şey bir emrivakiydi. Almanlar sınıra kırk fırka ile girmişlerdi. Varşova açlık tehlikesine düşmüştü.Bunları konuştuğumuz sıra, Vanda'nın oturduğu pansiyona gelmiştik. Küçük bir anahtarla kapıyı açtı:- Giriniz, dedi. Ooh, sizin yanınızda kendimi ne kadar emniyette hissediyorum.Bu his doğruydu. Belki de benim memleketimde bir yabancı olduğu için yerli olan beni tanımakla kendisinde bir emniyet buluyordu. Daha sonra, Vanda, harp meydanından yüzlerce kilometre ötede değil, sanki Danzig koridoru üzerindeki küçük köylerden birisindeymiş gibi hareket ediyordu. Daima top ve makineli tüfek seslerini duyar gibi oluyor; ara sıra kulaklarını tıkayarak:- Harp, bitse, diyordu; bir kere bitmiş olsa!Vanda'nın odasına ait hiçbir şey söylemeyeceğim! Zaten duvarda gördüğüm şeyler anlamadığım birtakım resimlerdi. Vanda'nın babası ve annesi, köşede bir sedir ve koltuk, Varşova’nın resmi, sonra müthiş bir eşya kalabalığı, küçük bir karyola... Ha, bir de, unutuyordum; bir radyo.İçeri girer girmez:- Her şeyin düzeleceğini ümit ediyorum, diye devam etti. İngilizler bize hemen yardım etmeli!Koltuğa oturdu oturmadı; birdenbire ayağa kalktı; radyo düğmesini çevirdi. Paris istasyonunda hafif bir gece müziği. Sonra, müzik bir saniyenin içinde durdu:- Alo alo! Burası Pari Mondiyal… Şimdi harp haberleri bültenini veriyoruz.Vanda ayaktaydı. Bir eli radyo düğmesinde parazitleri ayarlıyor ve sanki, radyoya yakın olduğu ölçüde spikerin söyleyeceği şeyleri daha gerçek olarak dinleyecekmiş gibi rahatsızlaşıyor; kulaklarını makineye doğru yaklaştırıyordu.Almanların Voc üzerinde orta Polonya’ya geçtikleri gün, Varşova kumandanı General Gzuma’nın çevresi kuşatılmış. Varşova’da açlık! Koridorun sonunda Danzig varoşları hala dayanıyor. On bin Polonyalının Poztan’da esir olduğu haber veriliyor. On bin Polonyalı küçük bir masa üzerinde devrilen bir bardak gibi, sular Polonya’nın sathını süratle istila ediyor:- Ziyanı yok, diyorum Vanda! Bütün yukarı vilayetleriniz hazır duruyor. Batı’da, yenilseniz bile Güney’e ve Şark’a çekileceksiniz. Orada Ruslarla dövüştüğünüz gibi dövüşeceksiniz! Her şey düzelecek Vanda!Vanda, radyonun başında ruhundan soyulmuş bir vücut kadar sapsarıydı. Eğer odamızın içinde bir nehir müthiş bir gürültü ile yuvarlanacak olsaydı Vanda, belki de onu bile duymayacaktı. Onu iki ellerimle omuzlarından yakaladım:- Vanda, dedim. Metin ol! Daha hiçbir şey yok. Kuvvetlerinizi daha harcamadınız bile. Polonya ordusu daha harbe girmedi.Ertesi günü, Vanda'yı gümüş bir put kadar beyaz buldum.- Ah, diye atıldı; hiçbir yeni haber yok. Akşama geliyor musunuz?Sonra birdenbire ekledi:- Gece servisini dinleriz, dedi. Dokuzda işlerim bitmiş olacak.O gün ve daha ertesi günü Vanda’yı göremedim; işlerim vardı. Fakat ardı sıra gecelerde, üç gün arka arkaya buluştuk. Her dakika, bir mucizeye, Paderevski’nin papaklarındaki mucize gibi büyük bir şeye inanıyordu. Bu mucize, Polonya'nın bir tarafından birdenbire gelecekti ve her şey kurtulacaktı. Poznan, Danzig'de dövüşen Polonyalılar, Varşova ve daha yüzlerce şey...İki gün sonraydı. Vanda'yı yemeden içmeden kesilmiş buldum. Bir koltuğa çektim ve yatıştırmaya çalıştım.Duvarda bir Polonya haritası asılıydı. Polonya kendi eliyle kırmızı ve kalın çizgilerle Sovyetler ve Almanya’dan ayrılmıştı. Bütün ovaları ve sonsuz tarlalarıyla orada birdenbire bitmişti. Gözlerini bu haritaya doğru çevirdi; orada sanki binlerce atlı görüyormuş gibi kulaklarını verdi:- Vatanım! dedi. Benim memleketim!- Vanda, diye yanına doğru yürüdüm: “Vandacığım Harp uzayacak ama zararı yok! Çünkü müttefikler Polonya' ya yardım edecekler.Başını salladı, saat on bir buçuktu:- Son servisi alalım, dedi.Radyo düğmesini çevirdim; yürüdü ve her zamanki itiyadı ile makinenin yanına geldi. Müthiş bir parazit... Bu, onu sinirlendiriyordu. Sonra birdenbire, kelimeler şekil almaya başladı.Dördüncü Polonya ordusunun dağıldığı gündü; Polonyalılar Vistül ırmağına çekiliyordu.Vanda radyoyu bir tarafa bıraktı ve ilk defadır ki oturdu ya da odanın tek koltuğuna çöktü. Balmumundan iki el, iki büyük ve bir adamın bütün uzviyetini içine alacak kadar; daha doğrusu, iki avuç, bir meydan kadar geniş bulduğum alnını sımsıkı kapamıştı. Vanda bir karamsar bir heykele benziyordu:- Vanda, dedim. Beni dinle, bak. Şimdi işler daha iyi gidiyor. Çünkü Alman kıtaları Sovyet sınırına dayandığı zaman...Başını birdenbire kaldırdı; bu son cümle, çıplak derisine yağmur yiyen bir insan gibi onu harekete getirmişti:- Evet, diye doğruldu; belki belki...Büyük bir ümit içinde olduğu görülüyor ve gözleri harikulade parlıyordu. Köşede oturuyordum. Vanda’dan ve onun özgürlüğünden başka hiçbir şey gözümde yoktu. Vanda, yirmi iki sene önce, bir at üstünde Varşova'ya geldiği gün gibi tazeydi. Daha doğrusu, odanın büyük sessizliğinde, daima görmeye alıştığım bir balık gibi duruyordu ve gözlerimdeki denizden başka bu çıplak deriyi gören hiçbir şey yoktu.Söyleyeceğim şu ki, Pari Mondiyal, o akşam en fena haberi verdi...Sovyet orduları Polonya sınırında harekete geçmişlerdi.Vanda bunu nasıl duydu? Adeta bu haber, yalnız Vanda için uçurulmuş ve hain bir kuşun kanatlarında bize geldiği zaman, kapalı pencerelerden içeri girecek hiçbir yer bulunamadığı için gagasında getirdiği bu müthiş şeyi, bir iki vuruşla radyo antenine bırakmış; oradan bu hain ses kelimeye inkılâp etmişti ya da Vanda’nın kulaklarına düşüyordu:- Yalan, diye birdenbire kalktı; yalan!Aynı dakika, omuzlarına vurulmuş gibi, oturduğu yere çöktü:- Her şey, dedi; her şey bitti artık!Vanda'nın kafasının içinde değildim. Fakat orada neler geçtiğini biliyordum. Vanda yirmi sene önce olduğu gibi Ukrayna'nın bir köyünde ve çiftliklerinin önündeydi. Ayakta duruyordu. Sandıktan alelacele çıkarılmış bir şal boynunu kapamıştı. Üzerinde bir erkek paltosu vardı. Ayaklarının dibinde bir iki bagaj duruyordu. Sonra, ilerde, on adım ötede bir araba... Vanda'yı alıp götürecek ve kaçıracak olan araba... Uzaktan silah sesleri geliyor. Kızıllarla vuruşan Polonyalıların silahları...- Vanda, Vanda... Biraz çabuk ol kızıllar, kızıllar geliyor.Vanda koşa koşa arabanın içine giriyor. Bir yağmur çiseliyor mu? Belki... Vanda vatanından göç ediyor...Vanda bunları söylemiyordu; fakat düşünüyordu. İlk defa vatanından göç ettiği günlerdi ve şimdi de bütün Polonyalıları...- Vanda, dedim; çocuk gibi düşünme... Bir gün gelecek ki Polonya tekrar dirilecek!Tekrar!Doğruldu ve bunu gerinerek garip bir şekilde söyledi:- Tekrar dirilecek...Sonra o kadar fazla güldü ki korktum; onu tokatladım ve omuzlarına dişlerimi geçirdim:- Vanda, dedim. Vanda!İnledi ve hiç sesini çıkarmadı.- O günden beri beraberiz. Eğer Polonya kurtulursa onu tekrar Varşova'ya götürmek istiyorum!
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal