Distory
Bir Garip Adam kapağı

Bir Garip Adam

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bir-garip-adam

Tanıtım

Çingene kadın 'Ölümün ağaçtan olacak' der. Tokatlı Yusuf korku içinde koru bekçisi olur. Gördüğü her ağaçta kendini asılı görür. Sonunda...

Öykünün başlangıcı

Tokatlı Yusuf garip bir adamdı. Bir çingene kadını, ölümünün bir ağaçtan olacağını söyledikten sonra Yusuf daha garip oldu. O günden beri ne bir ağaç altında oturdu ne bir yaprak gölgesinde dinlendi. Bu yüzden de aç ve işsiz kaldı.Bir öğle üzeriydi. Üç günden beri sığındığı yerden ilk defa çıkıyordu. İştahsızdı. Ağaçların yıldırım yemiş gibi köklerinden sökülerek üzerine kapandığını hisseden Yusuf, kafasında mütemadiyen dalların kımıldandığını duyuyor.Çingene kadın:- Yusuf, diyordu; senin ölümün bir ağaçtan olacak!Yusuf kendi kendine küfretti; kıçını kaşıdı ve yürüdü.Köy kahvesinin önüne geldiği zaman Yusuf'u muhtar karşıladı:- Yusuf, diyordu; askerlikten döneli bir iş bulamadın gitti. Öküzü boynuzundan yakalar gibi hastalık seni bir yakalamış ki ensenden tutup yere bir çalmadığı kalmış...Yusuf başını eğdi:- Doğru muhtar, dedi. Doğru ama bütün ağaçların üzerime yürüdüğünü hissediyorum.- Hadi ulan... Ağaç insanın üstüne yürür mü hiç! Hele bak şu haline bir... Akbaba'da sana insanlar değil, kurtlar, köpekler gülüyor artık.Yusuf tekrar başını eğdi; kıçını tekrar kaşıdı:- Peki, muhtar, dedi; ben şimdi ne iş yapabilirim?- Ne iş mi yapabilirsin? Şu bizim Tokat korusu...- Amanın muhtar, onu yapamam işte ben. Akbabalılar beni kurşuna dizip kuduz köpekler gibi öldürsünler ama koruya bekçi yapmasınlar muhtar.Muhtar kısa boylu ve kambur bir adamdı. Kendi kendine: “Zehire zehirle karşı gelmeli.” diyordu. “Yusuf'u bu hastalıktan kurtarmak istiyorsak Tokat korusuna bekçi yapmalıyız!”İki omuzları arasında araya sıkışmış üçüncü bir omuz gibi duran kamburunu hafifçe kaldırdı:- Sen bilirsin Yusuf, dedi. Köyümüzde sana göre başka bir işimizde yok. Köye gelen hırsızlar tavuklarımızı oradan alıp götürüyor; kuşlar da oradan sabahları uçup bizi uyandırıyor ama ya kurtlar… Ayak izlerini belli etmeden yine oradan Akbaba’ya sarkıyorlar! Hem, iki gün önce jandarmalar geldi. Ağaçların kesildiğini söyledi. “Eğer” dedi “Akbabalılar üç güne kadar koruya bir bekçi bulamazlarsa ‘hükümet’ gönderecek.” Sonra da seni sordu. “Ağaçtan korkan Yusuf'u isterseniz hastaneye iletin!” dedi. Bak, düşün taşın! Ömerli köyün hasta köpeklerini götürecek kamyon Akbaba'dan yarın geçecek. Seni de...- Amanın muhtar, amanın Allah aşkına.Ve hasta Yusuf, düşündü taşındı. Kuduz köpeklerle hastaneye gitmektense Tokat korusuna bekçi olmayı tercih etti.Yusuf, köyün korusunu zaten biliyordu. Ömerli tepelerinden toprakları yalayıp geçen bir leke gibi görünür; sonra bir dil gibi uzayıp kıvrılır giderdi.Yusuf hastalığa henüz yakalanmadan önce birçok defa yine işsiz dolaşırken hemen yol üstüne düşen ağaçların altında uyumuştu. Ne tatlı bir uyku... Yapraklar güneşten gözlerini siperliyor; hafif bir rüzgâr, çıplak ve yorgun ayaklarını bir mahzen serinliği ile yalayıp geçiyordu. Hatta bir defasında beş kuruş karşılığında korudan bir ağacı bile devirmişti. Bir kıymık az kalsın gözlerini çıkaracaktı. Yalnız Yusuf'un bütün bilgisi bundan ibaretti, bir de civar tarlalarda çalıştığı zaman korunun yanından ne vakit geçecek olursa garip bir ürperti duyduğunu hatırlardı.Vakit gün ortasına yakındı. Yusuf köy kâtibi ile beraber koruya yavaş yavaş girdi. Bir patikadan içeri doğru yürüdüler. Küçük bir dere koruyu tarlalardan ayırıyordu. Her taraf esmer bir gün parlaklığı içindeydi ve çıt yoktu. Nasıl? İlk dakikalar Yusuf böyle hissederken fikrini birdenbire değiştirmek mecburiyetinde kaldı. Başının üzerinde binlerce yaprak çıtırdıyordu. Belki üzerlerinde böcekler geziyor ya da kızgın güneş yaprakları bükerek kıvırıyordu. Yusuf muhtarın sözlerini hatırladı: “Akbabaları sabahleyin uyandıran kuşlar. Güneyden gelen leylekler de yine Akbaba’nın üzerinden geçip korunun ağaçlarında dinlenirler, Şile, Beykoz, Yuşa köylerine buradan dağılırlardı.” Yusuf hasta olmadan daha önce yaptığı gibi gözleriyle hepsini birer birer aradı fakat sık yapraklar arasında güneş lekelerinden başka hiçbir şey görünmüyordu. Sonra, birdenbire hastalık ve sabit fikri üzerine hücum etti: “Senin ölümün bir ağaçtan olacak. Yusuf!”. Bir ağaca doğru elini uzattı; kafasına bir yaprak düştü, bir kuş tam kulaklarının yanında uçtu. Ve her nedense Yusuf bu sefer küfretmedi. Kendi kendine güldü; köy kâtibinin koluna asılarak hafif bir yokuşu tırmanmaya başladı.Korunun küçük bekçi kulübesi kuzey sırtındaydı. Buraya dar bir patikadan gidiliyordu. Ara sıra yapraklar düşüyor ve serinlik Yusuf'un saçlarında uçuyordu. Kulübe, önlerine birdenbire çıktı. Kapısı iki seneden beri kilitliydi. İki demir halkayı kanatların iki tarafında paslanmış bir zincir birbirine bağlamıştı. Yapraklar arasından nasılsa kurtulan bir ışık, tam anahtar deliğine vuruyordu. Kulübenin tek penceresi örümcek ağı içindeydi ve tozlu ağ üzerinde nereden düştüğü belirsiz bir iki damla yağmur güneşte parıldıyordu. Köy kâtibi cebinden anahtarı çıkardı. Paslı kilitte hiç ses duyulmadı. Sanki bir yağ damlası bırakılmış gibi anahtar kolaylıkla kaydı.Köy kâtibi:- Yusuf, dedi; hadi hayırlı olsun.Kulübenin eşyaları basitti, bir sedir üzerinde toplanmamış bir yatak... Yorganlar ayak ucuna çekilip bırakılmıştı. Yatağın baş tarafında ağzı açık bir testi duruyordu. Tahta bir masa üzerinde küflü iki silah vardı. Yusuf yorgana doğru elini uzattı. Belki de üç dört saat sonra içine gireceği yorganları havalandırmak istiyordu. Fakat birdenbire geri çekildi. Yorgan, senelerce yatan birisi yeni kalkmış gibi adeta sımsıcaktı.Köy kâtibi kapıda duruyor; paslı anahtarla oynuyordu. Yusuf’a doğru yavaş yavaş yürüdü!- Vehim! dedi. Bekçi öleli iki sene oluyor Yusuf.Yusuf buna bir türlü inanmadı. Parmaklarını oraya dokundurduğu saniye vücudunu baştanbaşa yalayıp geçen garip sıcaklığı hala hissediyordu:- Sakın, dedi. Bekçi yeni ölmüş olmasın?Kâtip:- Garipsin Yusuf, dedi; iki sene önce bekçiyi gömenler arasında sen de yok muydun ki?Yusuf bir saniye durdu ve düşündü. Belki de bekçinin neden öldüğünü soracaktı; acaba bir ağaç korkusundan mı? Bu soru dudaklarının tam ucuna geldiği halde vazgeçti, sormadı:- Belki de ruhudur, dedi. Elimi dokundurunca uçup gitmiş olacak.Buna kâtip de inanmıştı. İkisi göz göze geldiler. Yorganın bir tarafında, öldükten sonra gözle görülmeyen ve hafif bir sıcaklığa geçen bir şeyin orada sanki kımıldadığını görüyorlardı. Kâtip başını yukarı kaldırdı. Örümcek ağı ile örtülü pencereden parlak bir güneş süzülüyor; tam yorganın üzerine doğru bir kedi gibi kıvrılıp bir yumak halinde sokulmaya çalışıyordu.Yatağı ikisi beraber temizlediler. Kâtip, iyi bir adamdı. Yusuf'a yardım ediyordu. Yatağın ayak ucundaki masayı dışarı çıkardılar. Silahlar üzerinde duruyordu.Köy kâtibi:- Yusuf, dedi. İşte koruda en iyi arkadaşların!Birisini eline aldı ve hemen bıraktı:- Nasıl, diye sordu; onları iyi kullanabilecek misin?Yusuf güldü:- Akbaba'ya geçen kış gelen kurtları kim vurdu ki?- Doğru, Yusuf. Bir tanesi ne de büyüktü. Sonra ne yapmıştık onları biz?Yusuf kulübenin önündeki kırmızı toprakları suluyordu. Taşların arasında çimler bitmiş, kurumuş, tekrar büyümüştü. Çardağın altındaki tahta sedire bırakılan yarı ıslak, yarı küflü döşeği silkti; toz... Üzerinde köpek tüyleri vardı. Belki de kışın bir kurt yatmıştı ya da bir serçe ince ayaklarıyla gezinmişti. Oturdular. Köyden getirdikleri zeytin, domates, bir de büyük bir kavun yediler.Köy kâtibi yemekten sonra Yusuf'un yanında çok kalmadı:- Ben gidiyorum Yusuf.- Güle güle öyleyse...Sonra birdenbire hatırladı:- Muhtar, Akbaba’ya inmek için bir eşek gönderecekti.- Hatırlatırım Yusuf! Hem Karadayıların bir eşeği boşta...- Ama yüz lira istiyordu.Bu sefer kâtip güldü:- Sen paradan konuşma, dedi. Muhtar Akbaba'nın taşından bile çıkarır parayı... Hadi. Allahaısmarladık.Serin bir rüzgâr esti. Kâtip yuvarlanan bir taş gibi patikadan uzaklaştı.Yusuf onu gözleriyle takip ediyordu, bir gece kuşu hemen arkasından uçmuştu. Sert kanatlarıyla kâtibin neredeyse omuzlarını delip geçecekti.Bir gece kuşu!Yusuf birdenbire etrafına baktı. Korunun ara sıra parlak ve daima esmer loşluğu ötede beride yer yer lekelenmişti. Yapraklar arasına saklanmış binlerce ses kulaklarına bir şey fısıldar gibi oldu: “Yusuf senin ölümün bir ağaçtan olacak; Yusuf, senin ölümün...”. Yusuf, masanın üzerinde duran silahları bırakarak, kulübenin açık kapısına elini dokundurmaksızın kâtibin arkasından gitmek istedi. Koştu ve bağırdı. Tıpkı bir keçi gibi bağırıyordu. Bir kuş yeniden öttü. Fakat kâtip sesini duymadı. Yusuf:- Vehim, dedi. Hiçbir şey yok...Ve kâtibin yorganda hafif ılıklığı hissettiği zaman söylediklerimi hatırladı. Günün parlak güneşi aklına geldi. Geri döndü. Silahlar oradaydı. Masa üzerinde… Birisi küflenmiş fakat birisi yepyeni! Havaya doğru kaldırdı. Madeni bir ses ağaç yapraklarını yırtarak geçti. Bir iki dal çatırdayarak düştü. Fısıltılar yapraklar arasında hâlâ devam ediyordu: “Yusuf, senin ölümün…”.- Yusuf sabahleyin uyandığı zaman gün ormanda yeni sökmek üzereydi. Kapının önüne çıktı. Gözlerine çarpan ışıklar onları aldı, ağaç yaprakları arasındaki kuşlara doğru götürdü. Kuşlar... Akbaba'yı sabahleyin onlar uyandırır ama kışın da...Kendine bir kahve pişirdi. Korunun arasından kulübeyi yalayarak geçip giden suda yüzünü ve ayaklarını yıkadı fakat sular akmıyor, adeta konuşuyordu: “Yusuf, senin ölümün; Yusuf, bir ağaçtan...”- Yusuf koruyu bıraktı ve köye doğru koştu.Akbaba'da Yusuf'u muhtar karşıladı. Öküzlerini ahırdan daha yeni çıkarıyordu:- Yusuf, dedi; yoksa yabancılarla mı çatıştın!Yusuf birdenbire coştu:- Muhtar, dedi. Bir daha koruya dönecek olursam beni ölmüş bulacaksınız orada. Bütün ağaçlar benimle konuşuyor; Yusuf diyorlar, senin ölümün...- Bir sihirbaz seni çarpmış gibi konuşuyorsun Yusuf. Hâlbuki bütün köy seni akıllı tanır ama sen bilirsin... Ömerli'nin uyuz köpeklerini getirecek kamyon şimdi neredeyse gelir. Şile'ye geçen jandarma da yarım saat sonra burada. Deli! Kendi kendine kuruyorsun orada hâlbuki...Yusuf, uyuz köpeklerin yaralarını düşündü ve tekrar geriye dönmeyi yine tercih etti.Ertesi gün koru civarından geçenler, şimalde bekçi kulübesinin bulunduğu bir taraftan gelen birtakım ağaç seslerini muhtara haber verdiler:- Hani, dediler; koruya bekçi koymuştunuz... Ağaçları köklerinden söküp götürüyorlar da haberi yok.Muhtar ilk başını salladı:- Sana öyle gelmiştir, dedi; Yusuf kimseyi bırakmaz içeriye.Fakat daha ertesi günü, başka biri, bu sefer Yusuf’u bir ağacı devirirken gördüğünü söyledi.Muhtar:- Şile köylerinden bir kaçaktır; dedi. Yusuf o işi yapmaz.Haberi getiren köylü:- Tuhafsın muhtar, dedi; tanımaz mıyım Yusuf’u ben. Hem de konuştum; “Yusuf, dedim; Akbabalılar seni bekçi diye gönderdiler buraya... Hâlbuki sen...”Elinde bir balta vardı. Sapından tutarak üzerime doğru hiddetle yürüdü:- Sus, dedi. Niçin kestiğimi biliyor musun ki?- Hayır, dedim. Ama niçin olursa olsun; orman kanunları ağaç kesmeyi yasak etmiştir.- İş öyle değil, dedi.Baltasını elinden bıraktı. Ayaklarım yere yıkılmış koca bir meşe kütüğüne dayamıştı:- Bu meşe ağacını görüyor musun, dedi. Dün akşam kendimi asılmış gördüm bu meşe ağacında...- Rüya bu, dedim, insan asıldığını da görür; kesildiğini de...- Ben asıldığımı görmek istemem, dedi; hem de bir meşe ağacında... Bir çingene kadın “Ölümün bir ağaçtan olacak!” demişti, bana. Kim bilir belki de bu ağaç...Sonra geri geri çekildi. Bütün ağaçları birer birer göstererek:- Belki de bu, dedi. Yahut öteki... Yoksa...Kestiği kütüğe oturdu. Ellerini yüzüne kapadı; ağladı. İşte gördüklerim muhtar.Muhtar:- Sakın, dedi; sen de bir ağaç altında uyumuş olmayasın...Köylü arabasına atladı; öküzler yürüdü.İşin gerçeği şu ki Yusuf’un orada ağladığı doğruydu. İlk dakikalar kendisinde ağaçtan kaçabilmek kuvvetini bulan Yusuf, garip bir şekilde şimdi koruya bağlı olduğunu duyuyordu. Daha doğrusu rüyasında kendisini ağaçlara asılmış, dili bir karış dışarıda, mosmor görüyor; birdenbire uyanıp silahı elinde, kulübenin penceresinde camı açarak, parmakları tetikte saatlerce birisini bekliyordu. Kim gelecekti? Ve gün doğar doğmaz dışarı çıkan Yusuf, ağaçları birer birer dolaşıyor; kendisini dallarına asılmış gördüğü ağacı arıyordu.Günler vardı ki öküz arabalarıyla korunun yanından geçen köylüler uzaktan uzağa balta sesleri duyuyorlar, korkuyorlardı. Belki de ağaçlarda bile kuşlar uçamaz; yapraklar arasında rüzgâr esemez olmuştu. Akbabalıları, sabahları hiçbir şey uyandırmıyor, köylüler kahvenin önünde yalnız Yusuf’u konuşuyorlardı. Yusuf'un bir haftadan beri Akbaba'ya indiği yoktu. Fakat bir gün birdenbire elinde bir balta ya da arkasında sürüklediği koca bir meşe ağacıyla, kan ve ter içinde, yol başından görüleceğini bekliyorlardı. Belki de Akbaba'nın bütün ağaçlarını birer birer dolaşarak, rüyasında asılmış olduğu ağacı arayacak, sonra hiçbirini bulamadığı zaman ne bir bıçak ne de bir tüfek sesine aldırış etmeyerek bütün ağaçları birer birer kesip devirecekti. Daha tuhafı ne muhtar ne kâtip ne de köylüler Yusuf’a el uzatacaklardı. Onun için olacak ki muhtar yanına aldığı bir jandarmayla bir sabah Yusuf'u bulmak mecburiyetini hissetti.İlk dakikalarda tıpkı Yusuf’un bir zamanlar hissettiği gibi muhtarın gözlerine esmer bir boşluktan başka koruda hiçbir şey takılmamıştı. Sonra birdenbire rüzgârın estiğini duydu ve sanki yüz binlerce böcek, ağaç yapraklarını dişlerinin arasında kıra kıra yiyorlardı. Kulübenin kapısı açıktı; iki silah, ikisi de masanın üzerinde duruyordu.Muhtar:- Yusuf, diye seslendi; Yusuf hey!Bir kuş uçtu ve kulübenin tek kanatlı penceresi rüzgârla gidip geldi. Jandarma masa üzerine bırakılmış iki silahla oynuyordu. Göz göze geldiler. Kulübenin önünde üç dört ağaç yerde yatıyordu. Kökleri topraktan iyice çıkarılmış, dalları kesilmişti. Muhtar bir kere daha seslendi... Jandarma:- Muhtar, dedi; kimmiş o çingene kadın?Muhtar başını salladı ve aynı dakikalarda jandarma birdenbire silahına el atmıştı. Yusuf, elinde bir balta, meşe ağaçlarına baka baka geliyordu. Ara sıra dalları yokluyor; kendi kendine düşünüyordu: “Yusuf, senin ölümün...”Muhtarı görünce birdenbire kaçmak istedi; sonra geriye döndü, küfretti. Yere yıkıldı ve ağladı.Jandarma:- Sarhoş, dedi. Ne yaptığını bilmiyor muhtar...Akşama doğru Yusuf’u bir öküz arabasına bağlayarak Akbaba’ya getirdiler. Köyün bütün kapıları kapanmıştı. Kâtibin samanlığında sarhoş Yusuf’u bir köşeye attılar. Yalnız, iş bununla kalmadı… İlk günler samanlıkta yatıp kalkan Yusuf üç gün sonra birdenbire yok oldu. Bir hafta sonra koruya gidenler Yusuf’u bir ağaç dalında ölü buldular.

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bir-garip-adam

Yazar

Kenan Hulusi Koray
Kenan Hulusi KorayYazar · 11 eser · distory.co/yazar/kenanhulusikoray
Sayfası

Keşfedebileceğin yazarlar

Bir Garip Adam kapağı
Bir Garip AdamKenan Hulusi Koray · 15 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bir-garip-adam