Distory
Belki Bir İllüzyon kapağı

Belki Bir İllüzyon

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/belki-bir-illuzyon

Tanıtım

Postacı Kays, Yörük kızına tutulur. Onu aramaya çıkar, küçük bir yaratık peşinde kaybolur. Sabah bitkin döner. Jandarma gidince: Hiçbir şey yok orada!

Öykünün başlangıcı

İstasyonla Yörük köyü arasında posta vazifesi yapan memurlardan biri (yirmi yedi yaşında bir delikanlı olan Hüseyin Tanrıbilir), göreve çıktıktan on iki saat geçtiği halde ortada yoktu.Yörük köyü istasyondan bisiklet ya da at sırtında üç saat; yaya ise yedi saatti. Posta, sabahları sekizde yola çıkar, öğleye kadar tevzi işini bitirir, öğleden sonra da yan patika, yan taşlık şoseden yavaş yavaş ikindiye doğru istasyonda olurdu.Hüseyin Tanrıbilir, posta işlerine yeni tayin edilmişti. Asıl görevi istasyon civarı köylerde dağıtma işine bakmaktı. Fakat genç bir adam olduğu için istasyonun iç köylerine kadar uzanmayı ihmal etmez; köylünün postaya gelmesini beklemezdi:- Canım, derdi. Bu da iş mi be? Zaten, Yörük köyüne posta çoğunlukla on beş günde bir çıkar. Bir ya da iki mektup olur, posta memuru da bir iki mektuba bakmayarak, daha çok pazar günleri Yörükleri sevindirmeye giderdi.Baş memur alışılmış zamandan dört saat fazla geçtiği için, istasyon önünde, gözlerinin alabildiği ileri bir mesafeye kadar postacıyı aradı. Böğürtlenlerin arasından ıslığını işitmeye çalıştı:- Hay çocuk hay! dedi, kim bilir nereye takıldı kaldı?Fakat iki saat daha geçince, jandarma odasına girdi.- Çavuş, dedi. Bizim Hüseyin yok! Sakın çocuğa kıymasınlar.Çavuş, devriye nöbetini değiştirmek üzere olan iki jandarmaya durumu anlattı:- Olur, dedi. Bu kadar yaramazlığın sonu budur!Baş memur, posta odasına döndüğü vakit Hüseyin Tanrıbilir'in Yörükler mahallesine niçin sık sık posta çıkardığını düşünmeye başlamıştı. Halbuki geçen yaz ve önceki yazlar Yörükler mahallesi postanın değil jandarmaların bile ayak basmadığı yerlerdi. Yeni dağıtım memuru ise ara sıra posta için, ara sıra sabah ya da akşamları, posta bineğine atlar, baş memurun çay kenarındaki rakı davetinden de vazgeçerek, Yörükler köyüne doğru rüzgâr altında uçar giderdi.Baş memur bu gecikmeye henüz bir mana verememişti ki, dış kapının önüne ağır bir yükün devrilmesi gibi ya da dağdan bir taş koparak düşer gibi bir şeyin yıkıldığını duydu:- Hayırdır inşallah!Dedi, duvardan silahını alarak. Küçük bir hole çıkan kapıyı açtı. Dışarıdan hafif birtakım iniltiler, bir insanla yaralanmış bir çakal iniltisi arasında kulağına çarptı ve gece içerisinde baş memuru korkudan büyük bir insan dikeni haline getirdi.Saat, sabaha karşı beş sularına yakındı. Gün doğmak üzereydi. Erken yola çıkan arabalar istasyonun az ilerisindeki şose üzerinde ağır ağır yol alıyordu. Artık gecenin, yaprakların ve çayın sesi giderek, yerine; insanların sesi kalın oluyordu. Baş memur bu ilk uyanıklıktan cesaret alarak kapıyı açtı:- Hay Allah belasını versin, dedi. Hüseyin, Hüseyin Tanrıbilir. Sen sen ha!...Postacı yerde bir kütükten farksızdı. Göğsü şiddetle inip kabarıyor ve alnından itibaren ayaklarına kadar bir ter ıslaklığının onu bir bez gibi kavradığı hissediliyordu. Baş memur delikanlıya bir iki defa seslendi. Sonra ayaklarıyla vurdu . Nihayet elleriyle ötesini berisini yoklamak mecburiyetinde kaldı. Tıpkı ilk düşündüğü gibiydi . Yani, yere yıkılmış bir nebat, yahut bir taştan farkı yoktu. Kollarından tuttu, içeriye sofaya çekti. Fakat Hüseyin Tanrıbilir de bir göğüs kabartısından ve hâlâ bitmeyen ve kesilmeyen bir terden başka hiçbir şey hissedilmiyordu.Tevzi memurunu ertesi günün akşamına kadar uyandırmak kabil olamadı. Aynı akşam ikindiyi biraz geçerek gözlerini açtı. Soğuk bir ayran istedi ve baş memurun ellerini arayarak onu şiddetle sıktı. Sonra bir saat daha uyudu ve sabaha kadar hasta delikanlıyı konuşturmak mümkün olamadı. Ancak, sabahleyin baş memur :- Eh, dedi. Tanrıbilir-... Yolu kaybettiysen yeter gayrı… Ne diyeceksen de bakalım bir?Jandarma çavuşu :- Doğru söylüyor, dedi. Mühim bir şeyse biz de rapor vereceğiz. Bana sorarsan yolu kaybeder etmez Yörüklere dönecektin sen.Tanrıbilir:- Yok, dedi. Yol kaybı değil. Yörük köyüne de bir daha gitmek mi? Aman aman ne olduysa bir Yörük kızı için oldu. İnanılması zor bir şey ama çavuş, yine de anlatacağım size:- İki ay oldu. Yörüklerden birine gelen postayı götürüyordum ki öğle üzerine doğru, viran çeşmenin başında testisini dolduran bir Yörük kızına rastladım.Viran çeşmede yol yarıdır:- Tanrıbilir, dedim. İşte sana bir kısmet ulan... Olur ki şu kekliği bastırır, çam altına götürürsün... Sür hele şu atını bir.Atımı çeşmeye doğru sürdüm sürmedim; Yörük kızı testisini kaptığı gibi tarlaların arasına daldı.Hem yavaş yavaş yürüyor hem de, testiyi bir kolundan öteki koluna geçirerek ara sıra arkasına dönüp gülüyordu. Gün ortasıydı ve sıcaktı. Bütün zeytinliklerin ve tarlaların kavrulduğu hissediliyordu.- Eh, Yörük kızı, dedim. Dur hele bir dur hele bir...Yarı onu yormamak ve ürkütmemek için yarıda elimde olmayan bir sebepten Yörük kızına yaklaşamıyor, onunla beraber bir ağaç altında, bir funda kenarında ya da bir zeytinliğin dibinde birdenbire bastırarak, beyaz tenine bir yağmur gibi ineceğimi düşünüyordum. Sadece sıcak ve keskin aydınlık arasında yüzünü o kadar çok bana yakın görüyordum ki; hatta her döndüğü dakikalar, dişlerinin beyaz çakıltısını fark ediyor, saçlarının rengini, hafif, tatlı pembelikteki yüzünü, bütün vücudunu, hülasa bir yatakta gibi, benim malım ya da benim karım gibi, bana yakın buluyordum. Fakat birdenbire, bir ağaç arkasında biten bir kulübe çitinden içeri girdi; kapıyı kapadı, kayboldu.Yörükler köyüne götürdüğüm mektubu bıraktıktan sonra akşamüstü geri dönüyordum. Atımı çeşmenin yanındaki patikadan tekrar içeri dürttüm. Kulübe az ötede, bir ağaç altındaydı. Bütün Yörük evleri gibi damı çavdar sapından yapılmıştı. Yörük kızı orada, küçük kapının önünde duruyor; belki gülüyor ya da şarkı söylüyordu. Ona ellerimle işaret ederek “Gel!” dedim, yanıma çağırdım. Yüzü bir ay kadar parlaktı. Saçlarından iki sık örgü omuzlarından göğsüne atılmıştı. Bol şalvarı kımızı renkteydi. Üzerine bir kar düşmüş kadar beyaz benekleri ve ellerinin kınasını bile görüyordum fakat onu çağırmaktan fazla hiçbir şey yapamadım. Yani atımı sürüp kapıdan içeri giremedim, onu daha yakından göremedim, öpüp sevemedim.Vakit ikindiye yaklaştığı için geriye gitmek üzere, çeşmenin yanına geldiğim zaman bir ihtiyar karşıma çıktı.- Oğul, dedi.- Söyle hemşerim, dedim.- Bak, dedi. Bu ilk defa oluyor. Bir kere daha bu kızı takip edecek olursan…Ama benim içim Yörük kızı ile doluydu. Gözümde hiçbir şey ve hiçbir tehlike yoktu. İhtiyara boş verdim, sesimi çıkarmadım.Bütün gece Yörük kızını düşünüyordum. Onun şalvarını, benim atımın sesini duyduğu zaman çavdar sapı damlı kulübeden çıkışını, hafif gülüşlerini ve işlerini hatırlıyordum. Hiçbir şey bu düşüncelerden beni alıkoyamıyordu. Onun içinde tam bir ay, Yörüklerin mektubu olsun olmasın; çeşmenin yanından atımı dört nala patikaya doğru sürüyor, Yörük kızını görmeden yapamıyordum. Fakat her defasında da onu hem yakın hem uzak hissediyor; geri dönerkende yine her defasında ihtiyara rast geliyordum:- Oğul!- Söyle hemşerim!- Bak, bu üçüncü oluyor. Yörük kızından vazgeç diyorum sana.- Yörük kızında benim gözüm var, dedim. Nasıl vazgeçebilirim?- Benim de son sözüm, dedi. Öyleyse kendini koru.Nihayet evvelki akşamdı. Yörüklerin mektubunu bırakmış istasyona döndüğüm sıra, Virançeşme patikasına henüz gelmiştim ve saat yine ikindi üzeriydi. Birdenbire önümde bir köpek kadar küçük fakat bir tavusun renklerinden daha güzel, bir ceylanın bakışlarından daha hararetli küçük bir mahluk çıkıverdi.Dizginleri çektim ve:- Gel, bakalım, dedim. Küçük dağ hayvanı… Bu ne güzellik böyle.Birdenbire, iki ayakları üzerinde kalktı ve yerde yem arayan bir kuşun çevikliğiyle fırlayıp az öteye fundalıklardan birinin yanına kondu:- Bak, dedim. Hiç de seni vurmak niyetinde değilim. Bırak bu ürkekliği canım.Biraz daha ilerlemek, ona biraz daha yaklaşmak için atıma şöyle bir dokundum ki kımıldamadı ve hareket etmedi. Aksine direndi, yerinde sımsıkı durdu ve aniden titremeye başladı. Hemen yere atlayarak onu kendi haline bıraktım ve küçük dağ hayvanına doğru ilerleyerek ellerimle yakalamak istedim. Az ileride, iki ayakları üzerinde duruyor ve bütün göz kuvvetiyle ürkek ve çekingen bana doğru bakıyordu. Buna rağmen o kadar çok yakınımdaydı ki ellerimi biraz uzatacak olursam birdenbire yakalayacak ve kollarımın arasına alarak parlak tüylerini okşayarak, yüzüme sürecektim. Fakat bir adım daha attım ki olduğu yerde hemen fırlayarak ileriye kondu. Bu sırada geriye, hayvanıma doğru döndüm; gözleri bir misli büyümüş bir halde dört nala koşuyor ve cehennem görmüş bir hayvan kadar feci kişniyordu.Postayı kendi haline bırakmaktan başka bir şey yapacak vaziyette değildim:- Aman, dedim, küçük dağ hayvanı senin için atımı bile kaçırdım. Haydi gel!... Seni evime götüreyim. Yaldızlı kafesler içine koyup sana yemler vereyim. Eğer bana alışırsan seni serbest de bırakırım.Fakat küçük dağ hayvanı oralarda değildi. Ona doğru bir adım ilerledikçe, bir adım geri çekiliyor sonra aynı gözlerle, aynı renk bolluğu içinde bana doğru bakıyordu.- Oh, dedim. İmkânı yok seni tutmadan geri dönmem.Çünkü hala o kadar yakınımdaydı ki bu küçük ve parlak şeyi ellerime geçirmeden dönmek ayıp olacaktı. Ona tekrar ellerimi uzattım ve tıpkı bir kedi ya da bir köpeği çağırır gibi sesler çıkararak, onu davet ettim. Hayır! Küçük yaratık birer adım birer adım kaçıyor ve her geri çekilişinde onu biraz daha yakalamak için silahsız bir avcı gibi hareket ederek; ekilmemiş tarlalar, gizli patika yollan, su başlan, rüzgârın toplandığı ovalar, büyük top ağaçlar ve tepelerden geçiyordum. Fakat hala o önümde duruyordu. Gözleri vakit vakit parlıyor akşam ışıkları altında ilk gördüğüm dakikadan daha güzel bir renk bolluğuyla gözlerimi alıyordu.- Küçük dağ hayvanı, dedim. Bak, yavaş yavaş terlemeye başladım. Daha kaçıyor musun?Nasıl, yavaş yavaş terlemek mi? Bir dakika, bütün vücudumu sırılsıklam hissetmiştim. Kalbim küçük bir kaptan kopacak ve fırlayacak gibi olmuştu. Ama gözümde bu küçük dağ hayvanını yakalamaktan başka hiçbir şey yoktu. Sonra bir aralık birdenbire kendime geldim ki bütün ovayı ve tepeleri karanlık bastırmıştı. Fakat küçük yaratık, gecenin içinde hala oraya buraya sıçrıyor ve kalın karanlığa rağmen tüyleri bir ay sırtı kadar parlak görünüyordu. Artık bacaklarımda takatim kalmadığını hissettiğim bir an tekrar ona: “Küçük dağ hayvanı” diye hitap ediyordum ki gözlerinin sabit parlaklığını üzerimde bir ateş gibi hissettim ve keskin bir sesle geriye doğru, ayaklarımda kalan son kuvvetle koşmaya başladım. Önümde küçük birtakım dağ hayvanları bir yerden bir yere konuyor; o zamana kadar kulaklarımda işitmediğim bir ses, atımın, feci kişnemesini duyuyordum.Baş memur:- Dört jandarma çıkarın çavuş, dedi. Yörük kızının evini bassınlar...Jandarmalar daha geceden yola çıkmıştı. Sabah şafakla beraber posta memurunun tarif ettiği çeşmeden patikaya doğru saptılar. Yol, ovanın sonunda bir tepe ile bitiyordu. Fakat ne bir çit ne çavdar saplı kulübe ne Yörük kızı... Posta memurunun tarif ettiği yerde hiçbir şey yoktu.

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/belki-bir-illuzyon

Yazar

Kenan Hulusi Koray
Kenan Hulusi KorayYazar · 11 eser · distory.co/yazar/kenanhulusikoray
Sayfası

Keşfedebileceğin yazarlar

Belki Bir İllüzyon kapağı
Belki Bir İllüzyonKenan Hulusi Koray · 12 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/belki-bir-illuzyon