Distory
İncir Fidanları kapağı

İncir Fidanları

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/incir-fidanlari

Tanıtım

İmralı cezaevinde Murat Muratoğlu beş bin incir fidanı dikiyor. Her fidanda geçmişini, babasını, kendi fidanını görüyor. Umut ekerek özgürlüğü bekliyor.

Öykünün başlangıcı

İmralı cezaevinin senelik toplantısında adaya incir ağaç­ları dikilmesini teklif eden Murat Muratoğlu bir hafta sonra hemen işe başladı.Senede; yüz yirmi bin kilo soğan, on beş bin kilo bakla, seksen bin kavun, bir o kadar karpuz, buğday ve mısır veren adada, incir fidanı niçin yetiştirilmesin? Murat Muratoğlu bu fikri o kadar hararetle savunmuştu ki kılıç balığına çıka­cak mahkumlar için ağ parası, kanca ve yedek kısımlar bula­mayan idare, bir hafta sonra Muratoğlu’nun emrine beş bin in­cir fidanı verişti.'Murat kendisi de bir fidan gibi inceydi. Onu görenler bir ağaçtan koparılmış bir dal zannederlerdi. Bir yaprak üzerin­deki damarlar gibide gür ve taze bıyıkları vardı. Yalnız göz­leri yeşil ve bir çini kadar aydınlıktı. Bunun için olacak ki ilk zamanlar onu bir denizci zannederek balığa çıkarmışlardı. Hal­buki, Murat tarlada bir öküz gibi dikine çalışmasını bilir; ekin zamanı haftalarca içeriye girmezdi.Uzatmayalım, Murat Muratoğlu'na beş bin incir fidanı ile beraber bir de yardımcı bir birlik verdiler. Bu, on iki kişilik bir birlikti. San badanalı mahkumlar evinin önünde birliği birer birer gözden geçirdi, hepsinin de gözlerinin içine bakıyordu:— Şaka değil, dedi; beş bin fidan arkadaşlar! İki hafta içinde onları dikmiş olmalıyız. Eğer içinizde benimle çalışmak istemeyen biri varsa? Tamam! Demek ki yok! O hal­de hemen işe başlayabiliriz...Murat Muratoğlu adada fidanların dikileceği yeri kendisi seçti etti. Mete Burnu sırtlarında helyosta ile geceleri konuş­mak için mühendislerin keşif yaptıkları yer... Daha aşağıda üzüm kütüklerinin uzadığı toprak saha görünüyordu. Üzüm yaprakları kısa birer kol gibi uzamış ve yanda kalmıştı.Güneş onların üzerine vuruyor ve karşıda Boz Burun te­peleri denizin ötesinde mavi bir sisle kaplı duruyordu.İlk incir fidanı toprağa merasimle bırakıldığı bir sabahtı. Balıkçı birlikleri garip bir şarkı mırıldanarak de­nizden yeni dönüyorlardı. Sandalların baş taraflarında martı­lar uçuyor; güneş havayı yırtmaya çalışıyordu.İlk çukura ilk fidanı Murat Muratoğlu bıraktı. Sıcak bir toprak... Onu görenler adeta bir kadını toprağa ekiyor zanne­derlerdi. Yani bir çocuk yapacak gibi heyecanlı, titiz ve asabiy­di. İlk fidan... Başını kaldırdı; etrafındakilerin gözbebeklerini aradı ve belki de onları görmedi. Birdenbire, dikilmiş beş bin fidan gözlerinin önüne geldi. Fidanlar bir saniye içinde büyü­düler: Koca birer ağaç, bir kuş gagasıyla yaralanmış, birer kadın ağzı gibi tatlı ve incirlerle dolu birer ağaç oldular.Murat, kendi kendine güldü ve birdenbire uyandı:— Arkadaşlar, dedi; beş bin fidanımız var. Çukurları he­men hazırlamalıyız!Yüzü bir sabah gibi düz ve pürüzsüzdü.Bununla beraber çukurların kazılması zor oldu. Top­rak sertti. Bel işlemiyordu. Üstelik kaya parçalarını kırmak, kızıl toprağı sulamak gerekiyordu. Halbuki birlikte çalı­şanlar azdı ve su yirmi dakika ötedeydi.Murat Muratoğlu'nun en fazla düşündüğü şu oluyordu.Birliğe yorgunluğunu hissettirmemek. Kendi kendine “Çukurları bir haftada kazmalıyız!” diyordu . “Ondan sonrası ko­lay.” “On gün sonra burası tanınmayacak!” ve birliğe mola verdiği sıralar onlara masal anlatır, en çok da: “Be­nim derdi, bir fidanım vardı? Bir incir fidanım…”Muratoğlu bu incir fidanı meselesini günde yirmi defa söylediği halde, her nedense birliktekiler onu daima dinle­mek isterler; kelimeleri bir zincir gibi birbirine bağlayarak olayı tamamlamaya çalışırken: “Canım, şu senin in­cir fidanı hikâyesi tuhaf şey doğrusu.” derlerdi.Bu incir fidanı hikâyesi şuydu:Murat Muratoğlu'nun gerçekten bir fidanı vardı. Bir in­cir fidanı... Daldan ibaret bir fidan. Onu yepyeni dikmişti ve bir tepe üzerine dikmişti. Büyük değirmen, çarktan gelen suyun kıvrılışı, tarlada çalışanlar buradan hepsi görünür; rüzgâr te­peyi yaladığı zaman, Muratoğlu eğer yorulmuşsa, bir testi su içmiş ve bir yatağa yatmış kadar rahatlık hissederdi. Belki de onu dikerken ihtiyarlığını düşünmüştü. Mesela on sene son­ra... Bugün bir tomurcuk olan yapraklar bir çiftçinin elleri ka­dar büyüyecekti. Güneş, yapraklar arasına takılacak, eğer yo­rulursa oraya uzanıp belki uyuyacak belki düşünecekti. Fi­danı diktiği günleri ve güneş, belki de yapraklar arasından bir fırsat bulup kaçacak olursa dudaklarının üzerine gelecekti. Çünkü fidanı diktiği günler henüz yeni evlenmişti. Belki de dal­lar kadar çocukları olacaktı kim bilir?Fakat işler hiçte düşündüğü gibi çıkmadı. Muratoğlu'nun gerçi bir fidanı vardı fakat iki de kardeşi vardı. Birisi kendi­sinden büyük öteki iki yaş küçüktü.Murat, bu orta yaşıyla ikisinin arasında kendisini vakit vakit tuhaf buluyor; doğrusu bir yol ortasında gibi, kardeşleri onu yalnız bırakıyorlar, üstelik yaptıklarını da bozuyorlardı. Nitekim bir sabah tepeye çıktığı zaman fidanın yerinde yeller estiğini gördü. Hayır; kökünden sökülüp çıkarılmıştı. Yarısı bıçakla uçurulmuştu. Taze birer damara benzeyen köklerinden toprağa doğru henüz yürümeye başladığı anlaşılıyordu. Demek ki fidan tutmuştu. Murat onu eline almadı ve yere eğilmedi. Ayaklarıyla toprağa şöyle bir dokundu ya da fidanı itti ve küfrettiği işitildi. Sadece, o dakikaya kadar yerinde hareketsiz gibi uzadığını duydu . Saatler sanki yerinde sayıyordu ve Mu­rat Muratoğlu, bir gün, hiç çalışmadı ya da çalışır gibi göründü . Gece yatağına bitkin uzandı.Şüphesiz kendi tarlasına ekeceği fidanları düşünüyordu. İki bin fidan... Otuz yaşındaydı. Demek ki beş sene sonra her şey hazır. Acaba yaprakların rengi yine bir deniz gibi mi ola­cak? Ah şu kuşlar... İnce gagalarıyla incirlere vurup vurup bı­rakırlarsa...Bir gün, kendi kendine: “Daha üç buçuk hafta var” dedi. Tam yirmi beş gün! Tembel bir hareketle gerildi ve es­nedi. Kendisinin birdenbire orada olmasını istemişti. İlk ağacı yine aynı yere dikecekti. Yalnız çarkın yolunu değiştirmek la­zımdı. Hatta, çarkı yeni baştan yapmak ve arkları daha derin açmak. Fakat yirmi beş gün... Öyle bir dakika geldi ki buna taham­mül edemeyeceğini anladı. Bir el yakasından çekmiş adeta gö­türüyor; dışarı çıkarıp serbest bırakıyordu. Bir el! Birdenbire bu elin bir ağaç dalı olduğunu hissetti. Başının üzerinde yeşil yapraklar kımıldadı. Küçük böceklerin gezdiği yeşil yaprak­lar “Gitmeliyim!” diye konuştu, kendi kendine ve öyle hisse­diyordu ki eğer hemen gitmeyecek olursa fidanlar tutmaya­cak. Daha doğrusu fidan dikme mevsimi geçiyordu. Bir ara­lık onları sipariş etmek için karısına mektup yazmayı düşün­dü. Halbuki postayı götürecek motor bir hafta sonra kalka­caktı. Mevsim bir de geçecek olursa... Tekrar düşündü ve er­tesi günü adadan kaçmaya karar verdi .Murat Muratoğlu incir fidanları için kendisine yardım eden birliğe bunu anlattı. “Fidanları diker dikmez gelirim.” dedi. Onlar şimdi balıkçılık yapıyorlardı ve reisleri Muratoğlu’nun kaçışını gizleyebileceklerdi. İçlerinden üçü bu fikre itiraz etti; reise karşı geldiler: “Yirmi dört saat içinde her şey anla­şılır.” fakat Muratoğlu onlara öyle bir baktı ki toplantıyı bıra­kıp çıktılar. Elinde bir çakı tutuyordu ve biliyorlardı: Eğer amacını haber verecek olurlarsa ne yapar yapar, onları eline geçirir ve hepsini... Birlikten dokuz kişide Muratoğlu'na hak verdi: “Haklısın” dediler “Mevsim geçecek olursa fidanlar tutmayabilir.” Murat önüne baktı:— Sandalı Mete Burnu'na bırakınız, dedi. Gece yarısına ka­dar her şeyi hazırlamanız lazım.Murat Muratoğlu'nun cezasını tamamlamak için bu sıra­larda tam, yirmi bir günü vardı.Murat şöyle yaptı :Gece yarısından sonra yataktan bir böcek gibi çıktı. Yer­de sürünen bir böcek... Sonra kayığa atladı. Karanlık bir geceydi. Karşıda fidanların bulunduğu tepeye baktı. Onları görmü­yor fakat hissediyordu. Kalın ve kaba yapraklar yüzüne sürü­nüyordu. Beş bin fidan! Hepsi de kendisinin yetiştirdiği fi­danlar... “Benim de olacak!” dedi. “İki bin fidan” ve toprak üzerinde Mete Burnu'na gelinceye kadar bir böcek gibi yürü­yen Murat sularda bir balık gibi sessiz hareket ediyordu fa­kat bir aksilik oldu doğrusu; Kaçtığı gecenin sabahı, bir fidan meselesinden dokuz seneye mahkum edilmiş Murat Muratoğlu'nu yakaladılar. Bir buçuk sene daha yedi ve bunu adada değil başka bir tarafta, duvarlar arasında geçirdi. 540 lirasına gelince, işte bunu vermediler. Çünkü İmralı kurallarına göre, kaçan mahkumlar birikmiş paralarını alamazlar­dı. Muratoğlu terleyen alnını sildi: “İki bin” dedi, “Bana iki bin fidan lazım.”Bir buçuk sene sonra Murat Muratoğlu'nu köyde karısı karşıladı. Bir saman çöpü gibi onu sapsarı buldu: “Murat” dedi “Kendine gel! Unutma ki şimdi bir çocuğumuz da var bir de fidanımız!”Murat Muratoğlu dokuz seneden beri çocuğunu ilk defa görüyordu. Onu kucakladı: “Evet” dedi, “Bizim fidanımız!”Ve üçüde yavaş yavaş çarka doğru yürüdüler.

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/incir-fidanlari

Yazar

Kenan Hulusi Koray
Kenan Hulusi KorayYazar · 11 eser · distory.co/yazar/kenanhulusikoray
Sayfası

Benzer öyküler

Dram / Duygusal

Keşfedebileceğin yazarlar

İncir Fidanları kapağı
İncir FidanlarıKenan Hulusi Koray · 10 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/incir-fidanlari