Distory
Kan kapağı

Kan

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/kan

Tanıtım

Altmış senelik kan davasının gölgesinde düğüne gidiyorlar. On bir köyün belası Kara Hüsnü kapıda: dev gibi, omzunda çifte. Muhtar Hasan onunla dışarı çıkıyor. Gümrükçü çıldırıyor. Hasan dönünce gümrükçü koşup sol yanağından öpüyor. Kara Hüsnü gülümsüyor. Sabah hep birlikte ava çıkıyorlar. Kan davası barışla bitiyor. Nefes kesen bir öykü.

Öykünün başlangıcı

Çift atlı arabamız, ay ışığının yarım yamalak aydınlattığı dağ yolunda alabildiğine gidiyordu. Beş kişiydik: eski muhtar Hasan Gökbayrak, Şaban Kâhya, Hüseyin Çavuş, gümrükçü ve bir de ben. İkimizde martin vardı, ikimizde çifte, birimizde Fransız mavzeri. Atları Şaban Kâhya sürüyordu. Arabanın sahibide oydu zaten. Pek az konuşuyordu. Bir aralık, geriye bile dönmeden:"Aslan gibi beş kişiyiz. Bir değil on tane Kara Hüsnü çıksa karşımıza vız gelir." dedi.Hasan Gökbayrak, gümrükçü ile bana:"Siz bilmezsiniz bu Kara Hüsnü'yü… Çok namussuz adamdır. Geçende o Solak Çeşme'deki düğünde bizim Mustafa, çocuğu öyle kan içinde bırakmalarına sebep de odur. Altmış senelik kan! Sonunda öçlerini aldılar." dedi.Bu kan hikâyesini, bu Kara Hüsnü hikâyesini bizim köyün kahvesinden dinleye dinleye bir hal olmuştum. İşte nihayet onların köylerine, onların düğünlerine gidiyorduk. Gitmemekte vardı ama kabadayılıkta büsbütün ölmedi ya! Birinin kolu giderse, ötekinin gözü çıkar. Daha ötesi bir can... Hani şu Kara Hüsnü'yü merak etmiyor da değilim. On bir köyün bir belası ne biçim adamdır acaba diyordum.Bir hendekten çıkıp öbürüne giriyor, bir çukurdan kurtulup bir başkasına dalıyorduk. En sonunda köyün ışıkları göründü. Şaban Kâhya dizginlere asıldı: "Dursak mı?" diye sordu. "Duralım!" dediler.Köye eşraf tertibi girecektik. Herkes cebinden birer kâğıt liraçıkardı. Bir değnek uzunlamasına yarıldı; liralar yarığa geçirildi. Bu beş parçalı bayrak arabanın yan kenarına dikildi. Çifteler dolduruldu, horozlar çekildi, iki el silahatıldı. Şimdi davulla zurnanın gelmesini bekliyorduk. Nihayet o da sökün etti... Davulla zurnaya; ellerindeki gemici fenerleri, düğün sahipleri yol gösteriyorlardı. Çalgıcıların bahşişi olan beş liralık bayrağı küçük bir çocuğun eline verdik, köye doğru ilerlemeye başladık.Bizi, her yanı toprak bir odaya aldılar. Odada bizden önce gelmiş olanlarda vardı. Ama saygı gösterdiler, başköşeyi bize bıraktılar. Uzun uzun merhabalaştıktan sonra, biraz evvel kenara çekilmiş olan içi şarap dolu bakır bakraç yeniden meydana çıkarıldı. Ortada bir tek bardak dolaşıyor, sırası gelen o bardakla içiyordu. Bizim köylerde, bizim düğünlerde adet hep böyleydi zaten.Mihmanlar komşu köylerdendi; Karaçalı'dan, Sazlıdere'den, Mıncırıklı'dan falan... Bazılarını ben de tanırdım. Mesela Sazlıdere'den Ali Ağa. Yetmişlik ihtiyar bir aralık kalktı, on sekizindeki delikanlı gibi karşılama oynadı. Bir ayak atışı vardı, övmelere seza. Bu işler davulla, zurnayla oluyordu hep. Pekâlâ, şenlikliydi de. Ama birdenbire, nereden aklına esti bilmem; Şaban Kâhya düğün sahiplerinin adamlarına: "İnce çalgınız yok mu? diye sordu. Onlarda ilkin bir durakladılar. Sonra, "Bakalım." diye cevap verdiler. Dışarı çıkıldı, tekrar gelindi, sağa sola haberler salındı, bir daha gidildi, bir daha gelindi... Ne olduğu anlaşılamıyordu. İnce çalgı köyün öbür başındaki bir evde miymiş, yoksa yol mu çamurmuş anlaşılamadı. Hasılı, bir aralıkbir laf çıktı. İnce çalgıyı Kara Hüsnübırakmıyormuş diye. Ama sonra hemen yalanladılar: "Yok canım. Kara Hüsnü ne diye bırakmasın!" Gene eğlenceye devam edildi.Ortaya meze yerine bazlamayla peynir tatlısı geldi. Bakraçtaki şarap tazelendi. Bardak yeniden dolaşmaya başladı. İnce çalgı meselesi yeni yeni unutuluyordu. Kapı açıldı, kapının dışında, omzunda bir çifte, boynunda beyaz bir atkı, ağzında bir cigara, esmer, dev gibi bir adam göründü. "Selamün aleyküm!" dedi. Kara Hüsnü’ymüş. Hasan Gökbayrak birdenbire şaşırdı. "Hoş geldin be ahiretlik, buyursana!" dedi.Kara Hüsnü'ye yanı başımızda yer verdik. Buralarda böyle bir adam gerçekten görmemiştim. Kalın, hafif kısık sesle, yavaş yavaş konuşuyordu. Sözlerini daha çok Muhtar Hasan'a söylüyor, en çok onun sözlerini dinliyordu. Tüfekle gelişinden, halinden, tavrından, her şeyinden belliydi; bizim hazırlıklı geldiğimizin ve bu karşılaşmada bir acayiplik olduğunun o da farkındaydı. Öyle ya, düğüne herkes tüfekle mi gelir? Üstelik burası onun kendi köyüydü.Bir aralık laf gene ince çalgıya döküldü galiba. Kara Hüsnü bizim Hasan'ı kolundan tuttu: "Gel benimle biraz." dedi. Kalktılar. Gümrükçü bana baktı, ben de ona. Gümrükçüde güçlü, kuvvetli bir adamdı ha. Üstelik severdi de Hasan'ı. Neyse uzatmayalım, çıktılar. Biz hiçbir şey olmamış gibi eğlencemize devam ettik. Ne Şaban Kâhya ne Hüseyin Çavuş ne gümrükçü ne ben... Birbirimize hiçbir şey söylemiyorduk ama ne saklayayım, aklım da gidenlerdeydi. Aradan beş dakika geçti, on dakika geçti, on beş dakika geçti, yarım saat geçti, dönmediler. Enikonu sinirlenmeye başlamıştım. Dayanamadım, sordum gümrükçüye:"Bunlar saz aramaya mı gittiler?" dedim. Gümrükçü bana cevap vermedi. Düşünceli bir yüzle, etrafındakilere: "Nerede kaldı yahu bunlar?" dedi. Karşı köşeden hafif bir ses, "Gelirler," diye cevap verdi.Çok geçmedi, kapı açıldı. Gelen Kara Hüsnü'ydü. Omzunda tüfek, geçti yerine oturdu. Hasan yoktu görünürde. Belli etmemeye çalışıyorduk ama sinirlerimizin iyiden iyiye bozulmaya başladığınıda hissediyorduk. Gümrükçü ancak beş dakika dayanabildi, birdenbire ayağa kalktı: "Nerede Hasan, nerede Hasan be yahu!" diye bağırmaya başladı. Kimse cevap vermiyordu. Bazlamalar paralanıyor, peynir tatlısına uzanılıyor, bakraçtan bardağa şarap dolduruluyordu. Sonunda Hasan’da geldi. Gelmesiyle gümrükçünün yerinden kalkıp Hasan'ın boynuna atılması bir oldu. Onu sol yanağından öptü. Öteki misafirlerin hiçbir şey anlamadıkları bu dostluk gösterisini Kara Hüsnü gülümseyerek seyrediyordu. Oturdular. Konuşma gene eski tabii halini aldı.Şafak söküyordu. Odanın tek penceresinden görünen gökyüzü biraz evvel simsiyahken şimdi, yeşille mavi arası bir renk almıştı. Hasan Gökbayrak av meraklısıydı. Bunu Kara Hüsnü’de biliyordu zahir. Hasan'a dedi ki: "Benim kubaylar bitişik evde, senin de hazır çiften var. İstersen birazdan birer ayran içer şöyle bir çıkarız. İsterlerse arkadaşlarda gelsin. Hem açılırız hem de bir tavşan vururuz." Fikir hepimize parlak göründü.Ortalık adamakıllı aydınlanmıştı. Tüfeklerimizi alıp dışarıya çıktık. Sinirli bir hava içinde uykusuz geçen geceden sonra, tabiat bize ne kadar güzel göründü. Ilık bir bahar güneşi insanın içini ısıtıyordu. Kara Hüsnü köpekleri çıkardı. Yola dizildik. Köyden biraz açıldıktan sonra yer yer çalılarla kaplı, girintili çıkıntılı bir sırta geldik. Araziyi bilenler hepimizi bir yere koydular. Benim ilerimde gümrükçü, onun ilerisinde Hasan Gökbayrak, onun ilerisinde de Kara Hüsnü vardı. Köpekler salıverildi. Biraz bekledik. Üç beş dakika geçti geçmedi, köpeklerden hafif hafif sesler duyulmaya başladı. Seslerin artmasıyla hayvanların bir iz üzerinde olduklarını anladık. Ben yalnız gümrükçüyü görebiliyordum. Öbür arkadaşlar ya çalı arkasında yahut da bir meylin öte tarafında kalıyorlardı. Köpeklerin sesleri yavaş yavaş uzaklaştı. Tepenin üst tarafından tekrar geri döndüler. Gözümü dere içindeki çalılığa dikmiş, bekliyordum. Birdenbire Kara Hüsnü'nün tarafından bir tüfek patladı. Arkasından bir tane daha... Köpekler gene uzaklaşmışlardı. Tüfeklerin havada çınlayan sesinden sonra onların gürültüsü duyulmadı bile. Ortalığı sanki bir ölüm sessizliği kaplamıştı. Biraz sonra gümrükçünün sesini duydum. "Hasan!" diye bağırdı. Hasan'ın sesi, meylin arkasından geldi:"Hop!""Vurdun mu?""Hayır."Köpekler kâh yaklaşıyor kâh uzaklaşıyorlardı. Gelgelelim ev namına hiçbir şey çıkmıyordu. Sıkılmaya başlamıştım. Yorgunlukta, kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Oturayım dedim. Güneş ne de güzel ısıtıyordu. Sıcaklıktan gelme bir saadetin kemiklerime, iliklerime kadar işlediğini duyuyordum. Tüfeği sağ omzuma dayayıp sol dirseğimin üzerine yasladım. Köpeklerin sesi büsbütün kesilmişti. Yavaş yavaş avdan da ümidi keser gibi oluyordum. Açık hava, gökyüzü, güneş, sıcaklık daha çok hoşuma gidiyordu. Güneş ısıttıkça ısıttı, ısıttıkça ısıttı. Uyumuşum…Uyandığım vakit, başucumda dikili duran Hasan Gökbayrak’ı gördüm. İyice yükselmiş olan güneşin altında birazda terlemiştim. Hasan: “Haydi! Vakit öğle oldu. Kalkta köye erken dönelim.” dedi.Hepimiz uyumuşuz. İlkin Hasan uyanmış. Acele ediyordu:“Haydi, haydi! Al tüfeğini bakalım.”

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/kan

Yazar

Orhan Veli Kanık
Orhan Veli KanıkYazar · 7 eser · distory.co/yazar/orhanvelikanik
Sayfası

Benzer öyküler

Gerilim / Psikolojik Gerilim

Keşfedebileceğin yazarlar

Kan kapağı
KanOrhan Veli Kanık · 11 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/kan