Tanıtım
Sessiz, düzenli bir memur hayatı, üst kata taşınan saldırgan bir komşu ve giderek yükselen süpürge-ses / topuk-ses terörü… “Komşu Hakkı”, kaygı bozukluğu, sınıf gerilimi ve suç ortaklığıyla yazılan karanlık bir apartman hikâyesi.
Öykünün başlangıcı
Her şey bir kısa mesajla başladı: “S. Hanım, biz sabahları erken kalkıp işe gitmek zorunda olan insanlarız. Gece 1’de süpürge sesi olunca uyuyamadık. Teşekkürler.”Üst kattan gelen vızıltı kesildi. Tadına doyulmaz bir sessizlik başladı. T. başucu lambasının yumuşak ışığında kendisini bekleyen Patricia Highsmith kitabına döndü. Tweetlik bir cümle denk gelirse altını çizmek için kalemini aldı. Başını pofuduk yastığa bıraktı. Ama daha sayfanın sonuna gelmeden telefon titredi, ekran ille de bir mesaj aktarmanın ısrarıyla yanıp sönüyordu: “Pardon da siz kimsiniz?? Memur bayan demişlerdi kuaförde. Öncelikle numaramı nerden buldun? Bu ne cüret!! Ben üst kattaki ikizlerin zıp zıp böğürtülerine tam beş yıldır tahammül ediyorum, siz hayırdırr!! Bu kadar mı senin insanlığın? Dakka bir gol bir!! Hem basit bir memur maaşıyla o evi nasıl aldınız acaba? Haddinizi bilin!!”T.’nin gözleri faltaşı gibi açıldı. Kalbi güm güm boynunda atarken, bir kez daha okudu gelen mesajı. Bir de üstüne süpürge sesi tekrar başlamaz mı?Yorganı üstünden atıp kitabı yana koydu. Mesajı kaç kere okursa okusun saçmalığı azalmıyordu. Bu küstahlık, bu yırtıklık! Nereden çıkmıştı bunca hakaret bir anda? Hem memurluğuna nasıl gelmişti konu? T. – kendisini savunmaya ihtiyacı olduğundan değil ama- tapuda çalışan basit bir memur değildi ki. Özel statülü bir kariyer uzmanıydı. Böyle beti benzi atmış yutkunurken yukarıdaki süpürge sesi tekrar başladı. T. sinirle söylendi, “Terbiyesiz!”Sonra kocasına döndü. Birkaç kez ismiyle seslendi, fayda etmeyince dürtüp itekledi ama nafile. Kocası muazzam adaptasyon yeteneğiyle, oyun hamuru gibi itildiği yerin şeklini alarak uyumaya devam ediyordu.Uyandırsa ne olacaktı zaten. Gerginlikten başına bir ağrı girmişti. Mutfağa gidip titreyen parmaklarla bir bardak su içti. Telefon ekranına eğildi, kaşlarını çattı. “Bu üslubunuz gerçekten hoş değil. Ben sadece…”Durdu. Süpürge sesi kesilmişti. Pişman oldu herhalde, diye aklından geçirdi. Abarttığını anlamış olmalıydı üst komşusu. Gerçekten saçmaydı çünkü. Düşününce kızdı. Alttan almasa, acaba daha sert bir cevap mı yazsa, diye kafasında çevirirken elindeki cihaz aniden titredi. Korkudan neredeyse düşürüyordu telefonu. Yeni bir mesaj: “Sizi buraya o ÇAMUR emlakçı bilerek mi yerleştirdi? Bir dahaki sefere kaşıntınız tutarsa yüzüme söyleyin ve assla mesajla rahatsız etmeyin beni!!” T. bunun üstüne telefonu mutfak masasına bıraktı. Eli ayağı buz kesmişti.- --Sabaha karşı biraz uykuya dalabildi. Kalktığında kocası çıkmıştı. Konuşamadılar. Ofiste bütün gün komşunun terbiyesiz mesajları döndü durdu kafasında. Akşam, T. işten her zamanki gibi yorgun ve sinirleri allak bullak döndüğünde, aksilik bu ya, üst komşuları da arkasından binaya girdi. S. kocasının kolunda, sırnaşa kırıta yaklaştı, asansör kapısı kapanamadan elini araya soktu. T.’nin zoraki bir gülümsemeyle verdiği baş selamını görmezden geldi. Kocası olacak çam yarmasıyla birlikte T.’yi arkadaki aynaya sıkıştırdılar. Asansör ter ve parfüm kokusuyla dolmuştu. T. bunaldı, nefes almakta zorlanıyordu. S. kocasının koluna sarılmış, başını adamın etli omzuna yaslamıştı. T.’nin ineceği kata geldiklerinde kapı açıldı ama S. ve kocasının kurduğu barikat kıpırtısızdı. Gerginlikten incelmiş bir ses çıktı T.’nin kuruyan boğazından: “Pardon. İneceğim.” Adam çekilecek olduysa da S. herifin koluna yapışmıştı. “Pardon, müsaade ederseniz…” S. yavaşça döndü. Tombul yanakları kocamandı. Ağır makyajlı suratı alaycı bir gülümsemeyle gerildi. “Haa inecek miydin tatlım? Geç bakalım…” Nihayet, kapı tekrar kapanmadan önce bir Nazi subayının cilalı botlarını anımsatan topuklu çizmelerini önünden çekti ve T. kendisini dışarı atabildi. Arkasından S.’nin sesi geldi. “Komşumuz aşkım.” Kocasına onu gösteriyordu. Adamın kirli sakalının arkasına gizlediği suratı ifadesizdi. S. ise sahnelediği küçük şovdan gururlu, sırıtıyordu. T.’ye göz kırpıp bir de öpücük yolladı ve kapı kapandı.T. çantasından zar zor bulduğu anahtarla evine nasıl girdi, kanepede nasıl hüngür hüngür ağlamaya başladı, hatırlayamadı sonradan. Kendini feci şekilde taciz edilmiş ve aşağılanmış hissediyordu. Çizmelerinden indiği gibi topuklu terliklerine binen S.’nin parkelerde davul çalan adımlarını duymamak için Sezen Aksu’nun eski şarkılarını açtı ses sisteminde. Kocasının halı saha maçından dönmesini beklerken sık sık saate bakarak birkaç kadeh şarap içti.Kocası nihayet terli forması ve alnına yapışmış saçlarıyla kapıdan girince üstüne atlayıp bir süre omzunda ağladı, sonra da pis koktuğu için azarlayarak banyoya yolladı adamı. Çıkınca banyo kapısından itibaren, olan biteni eksiksiz anlattı kocasına. Üst katlarında çok tehlikeli bir psikopat yaşıyordu ve kendisini bu evde asla güvende hissetmiyordu. Bir an evvel buradan taşınmak zorundaydılar. Şehrin dışındaki bu siteden başından beri hoşlanmamıştı. Spor salonundan da yüzme havuzundan da faydalanmıyorlardı zaten.Kocası zaman zaman başını sallıyor, karısını sakinleştirmek için sırtını pışpışlıyordu. T. sonunda dayanamayıp “Sen de bir şeyler söylesene!” diye çıkışınca, ağzından yalnızca sinir bozucu cümleler döküldü.Bu gibi ufak tefek problemler hangi apartmanda yaşanmıyordu ki? Müdürüyle arasında süregiden çatışmanın T.’yi duygusallaştırdığını, bu yüzden olayları abarttığını iddia etti. “Sadece birkaç mesajdan dramatik sonuçlar çıkarıyorsun,” dedi, karısının dizini okşarken. “Her zaman gürültü edecek değil ya. Hem etse bile eninde sonunda alışır insan. Siz kadınlar bazen hızlı yükseliyorsunuz ama barışmanız da bir o kadar kolay. Sonuçta kimse canavar değil,” dedi o bilgiç ses tonuyla. “Belki de seninle arkadaş olmak istediği için böyle yapmıştır.” Ne demek istediğini sordu T. Kocası açıkladı; böyle durumlarda beklendiği üzere sert yanıtlar yerine arkadaşça bir karşılığın pek çok ihtilafı çözdüğüne şahit olmuştu. Asansördeki tavrı, üst komşunun aslında T. ile yakınlaşmak istediğini gösteriyordu. Attığı mesaj da çok uzundu ve onun hakkında pek çok şeyi merak ettiğini ima etmiyor muydu? Kendisi T.’nin yerinde olsa ertesi gün bir yaş pasta ile komşusunun kapısını çalar, yaşanan bu küçük tatsızlığı arkada bırakmak istediğini söylerdi.Bu duyarsız, kendisini cahil yerine koyan cevabın üzerine üst kattan tekrar o lanet süpürge sesi başlayınca T. küçük bir sinir krizi geçirdi. Kocasına sayıp sövdü. Hırsını alamayınca şarap kadehini sehpaya vurdu. Öyle şiddetli çarpmıştı ki, cam parçaları orkidelere kadar uçtu.O akşam S.’nin topuklu terlikleri ve gece yarısı tekrar açtığı süpürge sesi T.’yi iyice delirtti. Yatağa girince ölecek gibi oluyor, çıkıp odalarda gezinmeye kalkınca da duvarlar üstüne üstüne geliyordu. Kalp krizi olduğunu iddia ettiği bir tür panik atağa tutulunca, kocası sonunda onu acil servise götürmek zorunda kaldı.Maçın yorgunluğuna beklemenin bıkkınlığı eklenmiş, eşini teselli etmesi gerekirken hastane koltuğunda kafasını arkaya atıp uyuyuvermişti adam. T., ekranda sıra numarası yanınca kocasını biraz dürttü. Uyandıramayınca lanet ederek tek başına çıktı doktorun karşısına. Suratsız doktor, söyleyeceklerinin tamamını bile dinlemeye zahmet etmeden reçeteye bir uyku ilacı yazıp onu başından savdı.- --O günlerde T. gerçekten de kendini pek iyi hissetmiyordu. Hayatını boşa harcadığı, kendi kendisini iğrenç bir fare deliğine tıktığı duygusunu kafasından atamıyordu. Bu ruh hali fiziksel yaşantısını da mahvetmekte gecikmedi. Evdeki sorunlar işteki sıkıntıları, işteki sıkıntılar evdeki sorunları körükledi ve T.’nin yaşamı yalnızca birkaç hafta içinde karanlık bir kısırdöngüye girdi. Müdürün masasına artık utanç verici derecede sallapati raporlar koyuyordu. Bir zombi gibi gidip geliyordu işe, ta ki artık amiri onu kızağa alana, tetkik raporlarını evden yazmasını söyleyene dek.Evden çalışacaktı bir sonraki emre kadar. Ne var ki iş de verilmiyordu ona. T.’ye ihtiyaç yoktu şimdilik. Bakanlığa bağlı bu özerk kurumda çalışmasa çoktan tazminatını verip kovarlardı onu ve bu belki de iyi gelirdi T.’ye. Arafta kalmak zor bir deneyimdi. Ne çalışıyordu ne de işsiz. Aslında işinden nefret ettiğini ve bir gün daha gitmek istemediğini söylerdi ama böyle çöp poşeti gibi kapının önüne koyulmak da gururunu kırmıştı. Evde günler geçmek bilmiyordu fakat asıl hava kararınca her şey zordu. Hele de o gecenin bir vakti başlayan süpürge sesi... Topuklu terlik takırtılarıyla birleşerek beynini delen o barbar gürültü…- --Bir akşamüzeri, sinir bozucu derecede sağlıklı ve mutlu görünen arkadaşları, kahve içmeye geldiler. Ona dayatılan bu bankamatik memurluğunu büyük bir fırsat olarak nitelendirdiler ve bu şansı iyi kullanmasını öğütlediler. Zaten yıllardır memuriyetin, içindeki sanatsal ruhu yok ettiğinden, yazarlık hayallerine mani olduğundan bahsetmiyor muydu T.? “İşte,” dediler. “Havadan maaş. Kocan da iyi kazanıyor. Para derdin yok, zamanın da istemediğin kadar bol artık. Çocuğun da yok bizim gibi; özgürsün işte kızım. Yazı odası yap bir odayı. Evde sıkılınca bin arabana, bir kafeye ya da kütüphaneye git. Latteni yudumla, hep hayalini kurduğun romanını yaz. Oradan çık, bir sergi gez, konserde eğlen. Yani şekercim şu şehrin tadını çıkar.”Öyle hevesli konuşuyorlardı ki T. kızdı. Ne kadar da kolaydı söylemesi? Kimseler bilmiyordu ne çektiğini. Asılan suratına baş ağrılarını bahane edip koltuğa uzandı. Arkadaşları da dudak büküp kendi aralarında bakıştıktan sonra kahvelerini hızlıca içip çıktılar. Onlardan arta kalan sessizliği S.’nin üst kattan gelen topuklu terlik takırtıları doldurdu. T. üzüntüden ağlamaklıydı şimdi.Akşam kocasına, üst komşusunun kendisine çektirdiklerini bir kez daha anlattı, taşınmak istediğini söyledi. O pis kadının altında bir hamam böceği gibi yaşamak ağırına gidiyordu. Ancak kocası, hoşgörülü hödük gülümsemesiyle başını iki yana salladı. Çalıştığı fabrikaya çok yakındı burası. Üstelik T. değil miydi, aylarca başının etini yiyip kendilerini devasa bir kredi yükünün altına sokarak bu evi aldıran? En azından birkaç sene, kredi taksitleri hafifleyene kadar şuradan şuraya adım atamazlardı. “Bence asıl sorun başka, komşuyu bahane ediyorsun,” dedi bilmiş bilmiş. İsterse iyi bir psikolog arayabilirdi. T. sinirle yastığı fırlattı, yatak odasına gidip ağladı.- --Haftalar haftaları kovaladı. T. aynaya her baktığında aynı ağlak, mızmız suratı görmekten bıkmıştı artık. İştahsızdı, bir zamanlar modelleri anımsatan zarif inceliği acınası bir cılızlığa evriliyordu. Günleri halının üzerinde sırt üstü yatarak ve sosyal medyada komik hayvan videoları izleyerek geçiyordu. Zamandan bol bir şeyi yoktu ama kitap bile okuyacak takati bulamıyordu. Bir gün sarsıcı bir rüya gördü. Rüyasında saçları tutam tutam dökülüyor, kaburgalarından biri derisini delip dışarı çıkıyordu. Sessiz çığlıklarla kalktı yataktan. Her zerresi ölüm korkusuyla titriyordu ancak, ironiktir, bu ölüm korkusu sayesinde tekrar yaşama tutundu denilebilir.Bir şeyleri değiştirmek zorundaydı. S.’nin gürültüsüne alışmak istiyorsa, zihnini meşgul etmenin yollarını bulacaktı. Kendini zorlayarak dışarı çıktı. Önce kuaföre gidip saçlarını havalı bir modelde kestirdi. Dışarı çıkıp sabahları şık bir kafede kahvaltı etmeye başladı. Kalabalığa karışmak, anonimleşmek güzeldi. Giyinip kuşanmış, yüzlerinde yaşamın heyecanlarını, hırslarını, hüzünlerini taşıyan insanları seyretmek iyi geliyordu ona. Dünyanın küçük de olsa bir parçası olduğu duygusuna ihtiyacı vardı.Bir gün asansörde tekrar karşılaştı üst komşusuyla. Önce korktu ve bir kenara büzüldü. Sonra bir şiddet ve saldırganlık büyüdü içinde. Üstüne atlayıp tırnaklarıyla yüzünü parçaladığını hayal etti bir an. Ama T. böyle biri değildi, içinden ona bir kedi gibi tıslamak gelse de kendisini zorlayarak günaydın, dedi. Kadın da tuhaftır, o mide bulandırıcı mesajları atan bir başkasıymış gibi sıcak bir gülümsemeyle karşıladı T.’yi. Havadan sudan birkaç cümle konuştular. Bu selamlaşma ona inanılmaz bir güven verdi. Üstünden bir ağırlık kalkmış gibi oldu. Hala tepesinde güm güm gezinen kadının gürültüsü beynini deliyordu ama artık kendisini çaresiz ve kırılgan hissetmiyordu.- --Kocasına bir şey anlatmadı ama onun ilk başta verdiği öğüdü uygulamaya karar verdi. Ertesi gün bir pasta alıp kapısını çaldı komşusunun. Kadın şaşırdı ve sevindi. Abartılı hareketlerle onu içeri davet etti. Pasta yiyip çay içtiler. Televizyonda kadın programlarından birinin botokslu sunucusu bağırıp dururken yüzeysel bir sohbeti sürdürmek için çabaladılar. T. kalkmaya davranınca S. ısrarla ona bir Türk kahvesi yaptı. Tekrar kalkmaya çalışınca falına baktı. Uzun uzun yorumladı telvedeki izleri. Kah somurtup belalar, kavgalar, kah gülerek aşk ve düşman çatlatan başarılar gördü. T. sonunda kurtulup evinin huzurlu sessizliğine kapağı attığında büyük bir iş başarmanın yorgunluğuyla kıvançlıydı.Yaşam enerjisi geri geliyordu. Hiç duraklamadan, hemen ertesi gün twitterdan takip ettiği fularlı bir adamın öykü atölyesine kaydoldu. Aynı hafta, arkadaşlarının tavsiye ettiği gibi çamaşır odasını çalışma odasına çevirdi. İkea’dan yeni bir masa, sandalye ve uzanma koltuğu aldı. Köşeye orta boyda bir Fikus Benjamin bitkisi koydu ve duvara motive edici, şirin posterler astı. Şöyle diyordu posterler: “Dream Big, Work Hard” ve “Hiç Kimse Başarı Merdivenlerini Elleri Cebinde Tırmanmamıştır. Konfüçyüs.” T. başarı merdivenlerini sağlam adımlarla çıkmaya kararlıydı artık. O çaba gösterdikçe, beynini sıkan mengene gevşiyor, uykusu, iştahı yerine geliyordu. Atölyeye gidip geldikçe, uzanma koltuğunda kitap okuyup filtre kahvesini yudumladıkça S.’yi, onun terbiyesiz hallerini ve kendi boğucu korkularını unutmaya başladı. Özellikle de atölye, ona bir can suyu olmuştu. Okuyor, yazıyor, ders çıkışı çoğu kadın olan diğer yazar adaylarıyla bir şeyler içiyor, doyurucu sohbetler ediyorlardı. Yeni masasında hocasının verdiği yazı ödevlerini yapıyor, bazı sabahlar kendini iyi hissederse yakınlardaki parkta koşuya çıkıyordu. Önceki aylarda verdiği beş kiloyu geri aldı. Cildi daha parlaktı, bedeni güçlenmişti. İlk acemilik karalamalarını hocası eleştirince üzülse de, bir süre sonra onun nelerden hoşlandığını kavradı. Birkaç hafta sonra hocasının beğendiği, diğer katılımcı kadınlara yüksek sesle okuttuğu öyküler yazıyordu artık. S. hala topuklu gürültüsüne devam etse de T. onu duymazlıktan gelmeyi başarıyordu. Her şey bir peri masalındaki gibi sorunsuz ilerliyordu.Derken, arayı fazla açtıklarını düşünen S. gündüzleri ona oturmaya gelmeye karar verdi. İlk birkaç seferden sonra T. sıkılmaya başlamıştı ancak S. ısrarla zili çalıyor, T.’nin esnemelerine aldırış etmeden ona trajik hayat hikayesini anlatıyordu. Bu plansız baskınlar T. için yeni bir sabır sınavı halini almıştı. Evde her an kapı çalınıp komşusu o çiğ mahalle karısı tavırlarıyla girecek, evinin mahremiyetini kirletecek korkusuyla diken üstünde yaşıyordu. Ama sonradan, her ne kadar pis hikayeleriyle zihninin duruluğunu bozmasından korkarak onu dinlememeye çalışsa da, S.’nin anlattıklarını ilginç bulduğunu fark etti. Bayağı şeylerdi, içinde bol bol görümce, enişte, memleketteki tarlalar gibi T.’nin has edebiyatla düzenlediği dil dünyasını bozacak kelimeler geçiyordu ama bir yandan da meraklı hikayelerdi doğrusu. S. gidince anlattıklarını not almaya başladı. Yerel bazı söyleyişler, çapraşık seks ve aşk ilişkileri, yazılmadığında aklından çıkabilirdi. Artık o başka konulara geçtiğinde soru sorup aile bağlarını, babasının dayaklarını ya da kayınbabasının tacizini soran, detayları anlattıran T. olmuştu.- --T., bir matbu dergide yayınlanan ilk öyküsünün şerefine, ne zamandır Sirkeci’de gidip gelip hayran gözlerle seyrettiği o antika daktiloyu aldı bir gün. Pembe, Olimpia marka ve Q klavye. Metal aksamı pırıl pırıl, çok az kullanılmış, bakımlı, muhteşem bir makineydi bu. Çelik menteşeli, deri bir kutusu vardı. Garip bir şekilde, bu daktiloyu gördüğü ilk andan itibaren, bu güzel şeyin hayatını değiştireceğini hissetmişti. Yalnız epey ağır bir şeydi. Arabadan asansöre kadar dinlene dinlene taşıdı. Yazı makinesini masanın üstüne koyduğunda kolları iyice yorulmuştu ama değmişti doğrusu.İşte şimdi tamamlanmıştı çalışma odası. Kapağını açtı kutunun, bir kağıt sürdü ve parmakları sanki kendiliğinden havalandı, tuşların üstünde şöyle bir dolaştı. Bir an sonra “Geçmişin Hayaletleri” başlığı belirdi sayfanın üzerinde. Büyülü bir andı. T. mutluluk ve heyecandan aklını yitirecekti az kalsın. Yıllardır hayal ettiği o kusursuz nostaljik fotoğrafı yakalamıştı şimdi.Kocası gelip pizza sipariş edeceğini, isteyip istemediğini sorduğu zaman bile yazmaya ara vermedi. Öyle kaptırmıştı kendisini. Önce tutuk ve yavaş, harflere alıştıkça hızlanarak yazdı, yazdı. Parmakları artık ağrıdığında kendisini yana atıp, uzanma koltuğunda sızdı yorgunluktan. Muhteşem, dinlendirici bir uykuydu bu.- --Daktilosunun hayatına kattığı ışıltının tam olarak tadını çıkaramadan, ertesi akşam nahoş bir şey oldu. Galiba S.’lerin yatak odası T.’nin çalışma odasının üstüne denk geliyordu. T. kendini kaptırmış, kokulu mumların ışığında Geçmişin Hayaletleri adını verdiği eserini yazarken üst kattan pat pat sesler geldi. T. önce anlamadı ama sonradan fark etti ki o tuşlara bastıkça, üst kattan birileri de yere vuruyor. Daktilonun çıkardığı sesten rahatsız oldular herhalde, diye düşünerek çalışmasını bitirdi, daktilonun kapağını kapattı. Sesler de kesildi. Haksız sayılmazdı komşusu, oldukça gürültülü bir aletti daktilo. Üstelik T., romanının şehvetiyle mest oluyor, tuşlara fazlasıyla tutkulu vuruyordu. İyi de ne yapsındı yani? S. Hanım rahatsız olacak diye romanı yarım mı bıraksındı? Hem kendisi aylarca ona ne işkenceler etmişti. S.’ye mesaj atmak için eli telefona uzansa da, sonradan vazgeçti, biraz komik hayvan videosu izleyip uyudu.Bu gürültü S.’yi gücendirmiş olacak ki çay ziyaretleri birdenbire sona erdi. T. yeni bir huzursuzluk istemiyordu. Bir süre sadece gündüzleri yazmakla sınırladı kendisini ama bir yerde ipleri kaçırdı. Roman öyle heyecanlı bir noktaya gelmişti ki kendine hakim olamıyordu artık, yazmak zorundaydı. Saat gecenin üçü de olsa daktilosunun başında buluyordu kendisini. Çıkardığı gürültüden mahcup olup en azından geceleri kağıt kalemle devam etmeyi denedi fakat kalemden çıkan cümleler, daktilonun yazdıklarına nazaran o kadar niteliksiz ve sanatsızdı ki… Şurası kesinleşmişti: Daktilo sanatı için yaşamsal öneme sahipti. Adeta sihirli bir makineydi bu. Romanın başlığını bile kendi kendine atmıştı. Anlatsa kimse inanmazdı ama durum gerçekten de böyleydi. Dahası, T. romanı için ne bir karakter çalışması yapmış ne de bir taslak hazırlamıştı. Daktilonun mum ışığı yansımalarıyla harelenen metal tuşları parmaklarını cezbelendiriyor, roman bir tür vahiy gibi antika makineden kağıda iniyordu. Yaratım süreci tam bir muammaydı. T. ilham perilerini ürkütmekten korktuğu için fazla da kurcalamak istemiyordu bu durumu.Ancak kaçınılmaz olan gerçekleşmiş, yeni bir çatışmanın başlangıcı olmuştu bu hal. Ne zaman T. bir şeyler yazacak olsa, gündüz ya da gece, S. yukarıdan ya süpürge açıyor, ya parkeleri tekmeliyor, bir şekilde T.’nin edebi kariyerini sabote etmeyi başarıyordu. Başlarda ilhamın sarhoş edici girdabına kapılmış olan genç yazar, tepesinde tepinen hadsizi fazla umursamadı ama bir yerden sonra yine eski takıntıları, hassasiyetleri nüksetti. S. gürültü ettikçe konsantrasyonu kaybolmaya başladı. İçindeki o muhteşem güzellikteki dünyayı kağıda dökmesi engellenen T.’nin anksiyetesi tekrar baş gösteriyordu. Hızla ilk zamanlara döndü. Uykusuzluk, onu her an diken üstünde tutan bir gerginlik ve daimi endişe. Durup dururken kalbi hızlanmaya başlıyor, yakasını çekiştire çekiştire nefes almak için balkona atıyordu kendini. Birkaç kez psikoloğa gitti, antidepresan kullanmaya başladı. Ama ne yapsa eski yaratıcılık rüzgarını tekrar hissedemedi arkasında. Daktilonun başında umutsuzca oturmaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. Parmaklarından sayfalara oluk oluk akan büyüyü kurutmayı başarmıştı S. denilen şeytan.Atölyeden ayrıldı, sabah koşularını bıraktı ve tekrar kilo vermeye başladı.- --T. işe yarar tek bir cümle bile yazamıyordu. Geçmişin Hayaletleri öylece donmuştu.Günde birkaç kez daktilosunu okşayan, onunla konuşan T. umutsuzca bir çıkış arıyordu. Pembe ilham makinesini salona taşıdı, mutfağa taşıdı fakat nereye giderse gitsin, S. yukarıdan inatçı bir av köpeği gibi sanatının kokusunu alıyor, o yazmaya başlar başlamaz çıkardığı gürültüyle daktiloyu susturmayı beceriyordu. T.’nin içinde biriken, dışarı çıkmak için çırpınan kelimeler, kursağına takılan bir balık kılçığı gibi canını acıtıyor, sancısıyla kıvrandırıyordu.Galiba bardağı taşıran damla, S. ile yine aynı asansöre denk gelmesi oldu. Domuz karı bir kez daha T.’nin sıska vücudunu aynaya sıkıştırdı ve ineceği zaman yol vermedi. Hele de gözünün içine bakarak pişkin pişkin sırıtması yok mu, T. öfkeden duvarları yumrukladı eve girince.Ancak akşam olduğunda, T.ye fırsat vermeden uzun uzun şikayetlenen bu kez kocası oldu. İki asansör birden bozulmuştu ve halı sahadan sonra, zaten yorgun argın bir haldeyken, altı kat çıkmak zorunda kalmıştı. Dünyanın aidatını almayı biliyordu site yönetimi ama bir iş yaptıkları yoktu. Üç kuruş için beş saat söylendi. T. derdini içine attı. Dışarıdan yemek söylediler, sonra adam televizyonda aşçıların yarıştığı bir programı izlerken uyuyakaldı. T. donuk gözlerle bir süre izledi kocasını.- --Ertesi gün öğlene doğru S.’nin topuklu terlik sesleri salondan çıktı, kapıya yöneldi. T. salon halısına sırt üstü uzanmış, çalışanların işte, çocukların okulda ya da kreşte olduğu, ev hanımlarının da içinde bisküvi kırıntıları yüzen çaylarıyla televizyon karşısında uyukladığı günün en sessiz bu anlarında, gözüyle görüyorcasına takip ediyordu üst komşusunu. Demek dışarı çıkıyorsun, diye düşündü. Asansör bozuk ama şekerim. Bakalım o sivri topuklarla yedi katı nasıl ineceksin, hele de dönüşte nasıl çıkacaksın? Yattığı yerden keyiflendi. İri vücudunu incecik topuklar üzerinde dengelemeye çalışarak, kan ter içinde, kıpkırmızı bir suratla basamaklarla boğuşan S.’nin çekeceği acıyı hayal ederek sırıttı.Hazır o yokken daktilosunun başına biraz otursa nasıl olurdu acaba? Belki birkaç sayfa yazabilirdi. Kalktı, S. kapının önünde çizmelerini kuşanırken daktilosunun karşısına geçti. Ama o parlak metal tuşlara bakmak bile içine sıkıntı verdi. Bir zamanlar ruhunu çiçeklendirerek sayfalara dökülen kelimeleri arayıp da bulamayacağını bilmek o kadar ıstırap vericiydi ki… Yazamayacaktı işte. Mahvetmişti her şeyi pislik karı. Yukarıdan gelen adım seslerini dinledi. İşte, kapıyı çekti, asansör bekliyor. “Çok beklersin,” dedi kendi kendine. Sinirli, delice bir kıkırdama kurtuldu ağzından, boş evin duvarlarında yankılandı. Sonra yüksek sesle çemkirdi T.: “Bozuk işte Allah’ın ayısı! Paşa paşa merdivenlerden ineceksin!”Gerçekten de S. bir süre sonra merdivenlere yönelmişti. T. tak tak topuk seslerini, her biri beynine çakılan bir çiviymişçesine yüzünü buruşturarak takip etti. Sonra garip bir şey oldu, pembe daktilo ona seslenmiş gibi geldi. “Gidelim,” diye usulca fısıldamıştı sanki.Bu büyülü sese itaat etti. Komşusu kapısının önünden geçip bir alt kata inen merdivenlere adım attığında T. de kucağındaki daktiloyla kapının önündeydi. T. alt sahanlığa inemeden, açılan kapı sesine döndü ve T.’nin altları morarmış, delice bakan gözleriyle karşılaştı. Hiçbir şey söylemeden durdular birkaç saniye. Sonra T. kucağındaki daktiloyu, nereden çıktığı anlaşılmaz garip bir kuvvetle kaldırıp, aşağıdan kendisine bakan S.’nin koca kafasına fırlattı.Daktilo, deri taşıma çantasının içinde havada süzüldü, S.’nin kafasına ulaşamadan, kendini korumak için kaldırdığı kollarına çarptı. İri yarı kadın darbenin şiddetiyle sendeledi, ayakuçları yerden kesildi ve ince topuklarının üzerinde usul usul yükseldi. Bir an o iki sivri nokta üzerinde, bir cambaz maharetiyle dengede kalmayı başarsa da, sonunda fizik kuvvetleri onun dik durma inadına galip geldi ve merdivenlerden aşağı, gittikçe hızlanan bir momentumla paldır küldür yuvarlandı. T. yukarıdan her şeyi ağır çekimde seyrediyordu. S.’nin başı, üzerinde plastik çiçeklerin sıralandığı çıkıntıya çarptığında boynu anormal bir açıyla omzuna yaslandı ve gövdesi, kapının önüne bırakılmış bir çöp poşeti gibi duvarın dibine yığıldı. Daktilo birkaç basamak üstte, yan yatmış duruyordu.- --T.’in ilk refleksi panik halinde aşağı koşup daktilosunu kaldırmak oldu. Sağını solunu inceledi ve derin bir nefes koyuverdi. Neredeyse çiziksizdi eski makine. Hafifçe açılmış ağzından dilinin ucu çıkmış olan S.’nin donuk suratına şöyle bir baktı, sonra dönüp evine girdi.- --Polis hangi ara geldi, cenaze nasıl kaldırıldı, T. farkında bile olmadı. Çünkü daktilosunun başında, ferah bir meltem gibi esen ilham akışına bırakmıştı kendisini. Pembe makine büyülü bir kapı misali açılmıştı yine önünde. Vaktin nasıl geçtiğini bilmeden yazdı, yazdı.Kocası akşam gelip de olan biteni anlattığı zaman gerçek bir merakla dinledi hikayeyi. “Demek düşmüş,” dedi. “Yazık, ne talihsizlik.”Ne bir soruşturma ne bir sorgulama oldu. Bir mucizeydi bu. Tanrılar T.’nin kitabını yazmasını buyurmuş, buna engel olan S.’yi de bir şekilde ortadan kaldırmıştı. Bu durumda neden vicdan azabı çekecekti ki? Onun bir sorumluluğu yoktu olanlarda. O sadece vazifesini yapacak, romanını en mükemmel şekliyle yazıp bitirecekti.- --T. işe gitmeyeli bir yılı geçecek. Yine de maaşı yatmaya devam ediyor. Geçmişin Hayaletleri orta ölçekli, yine de sektörün saygın sayılan yayınevlerinden birinden geçenlerde basıldı. Satışlar şimdilik iyi gidiyor. Eleştirmenler, taşrada kayınpederinin taciziyle başlayan, miras kavgalarıyla cinayetlerden bir suç yumağına dönüşmüş bir aileye gelin giden masum bir köylü kızının büyükşehre uzanan öyküsünü, kullanılan yerel deyişler, dilin imkanlarını zorlayan anlatım ve içerdiği kirli gerçekçilikten ötürü ayakta alkışladılar. Özellikle feminist çevreler kitabı sahiplendi, ülkemizdeki kadın özgürlük hareketi açısından kıymetli bulduklarını ifade ettiler.T. daha mutlu, daha sağlıklı artık. İdeal kilosuna döndü, fırsat buldukça yoga kamplarına katılıyor. Saçları ve cildi pırıl pırıl. Geçenlerde verdiği bir röportajın fotoğraflarında o kadar güzel çıkmıştı ki daireden eski arkadaşları kitabını kutlamaktan çok güzelliğinin sırrını merak ederek telefon açtılar. Onlara da, -anlayacaklarına pek ihtimal vermese de, en azından aralarındaki statü farkının altını çizmek için- gazeteciye söylediklerini tekrar etti. “İnsan sanatın buyruklarına bırakmalı kendini. Sanatın ışığı düştüğü her şeyi güzelleştirir. Yeter ki sanata dönelim, edebiyata dönelim yüzümüzü...”
Yazar
Benzer öyküler
Gerilim / Psikolojik Gerilim