Distory
Bu Öykü Neyin Olur? kapağı

Bu Öykü Neyin Olur?

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bu-oyku-neyin-olur

Tanıtım

Şairane bir bilinç akışıyla, yılların içinden geçen bir “sen”e tutunma hikâyesi. Sokak lambaları, kırık hatıralar ve kaçırılmış ihtimaller arasında soru tek: Ben, neyin olurum?

Öykünün başlangıcı

BU ÖYKÜ NEYİN OLUR?SONER OĞUZ“Güzel sevmek bir sarp kaleYa alınır ya alınmaz”Geçen yaz mıydı yoksa yüz yıl önce mi? Tütün mü sarıyordum kahvede, bir sahafta kitap kokusu mu çekiyordu içim? Belki de yüzbaşıya tekmil veriyordum içtima alanında. Parmaklar bitişik ve gergin! İşsiz miydim o zamanlar, işli mi? Son soru önemlidir evlilik çağındaysan. Belki gözlerimi kanatıyordum; babam ölmüştü. En mutlu günümdü de gençliğin son dayaklarını yiyor, ardından Zuhal’le evleniyordum ya da. *“Her şey lezzetliydi ucunda Nuran bulunmak şartıyla.”* Dayak bile tadından yenmezmiş o vakit. Çocuktum. Traktör römorklarına takılıyor, bulutları koca burunlu Sadiye’ye benzetip gülüyordum. Parmaklarımdan bir sonbahar boyu silinmiyordu ceviz karası. Sen kışın geldiğini ellerimden anlıyordun. Kopya çekiyordum. Sınıf atlatılıyordum üstün başarılarımdan ötürü. Disiplin kurulunca okuldan uzaklaştırılıyordum sonra. Ve usul usul şiire bulaşıyordum. Kurgunun merkezinde her şey mümkün! Sistemin kurbanlarına acıyor yasa dışı eylemlerde tutuklanıyor, hizmet madalyaları alıyordum. Ya da babam az dövüyordu da ben öyle zannediyordum. Sen, Allah’ın dağında ürkek bir ceylandın. Ben, avcı sanıyordum kendimi. Çocuktun. Asfaltta yalın ayak koşuyordun da annen kızıyordu. Ben, düşman oluyordum annene. Bilmiyordun daha aşkı. Belki de büyümenle alakası yoktu bunun. Ve hiç bilmeyecektin. Birden saçların ağarıyordu aynı pencerede. Durup durup ağarıyordu. Torunun oluyordu kucağındaki oğlan. Dün kızdı bu çocuk ve senindi. Ne çabuk! Peki, ben neyin oluyordum senin? O gün bükülmüştü belin. Ya da ben öyle gördüm. Lâkin yine güzeldin. Bir gül fidanı gibi güzeldin. Birinci tekil şahıs iyelikli akrostişlerimdeki gibi. Çünkü ben öylece inanmıştım sana. Sokağınızdaydım. Dışarı çıkmanı bekliyordum üç gündür. Karanfil satan çocukla konuşuyordum. Ki o çocuk büyüyor, yaşlanıyor, sonra kırmızı güller ve “Namaz Hocası” satan takma dişli bir kadın oluyordu. Kırmızı güller ölüyordu kaldırımda. *“Gülü gül ile tartarlar” idi.* Ya seni hangi ölçüyle ve ne kadar sevmeli? Sen gülüyordun pencerede. Evinizden bir cenaze çıkıyordu derken. Belki kocan ölüyordu. Yahut baban. Ben bekliyordum. Elimde susuzluktan ağlayan bir top papatya… Erkekleri kadınlardan önce öldüren kederi anlıyordum, ölen her erkeğe rağmen hayatta kalan her kadına hak verirken. Dağlar oluyordu aramızda, çatılar ve kiremitler. Dört yanını yüksek binalar kuşatıyordu pencerenizin. Hiçbir güvercin haber getirmeyi bilmiyor ve hiçbir rüzgâr o eski rayihasıyla esmiyordu. Gazeteci çocuk dışında sokak bir mutasyona uğruyor, bütün kimliğini yitiriyordu sanki. Koltuk altında bir dünya taşıyordu o garip. Sanki başka bir dünyaya havadisler getiren bir ulaktı yine bir başka dünyadan. Aşklı cinayetli üçüncü sayfalar, dolarlı marklı ekonomi haberleri… Ben gazeteye mi çıkıyordum gözlerim siyah şeritli? Babaannem “Tırnağına taş değmesin”e âmin diyordu benim için. Tırnaklarım sökülüyor, bir dünya yıkılıyordu üzerime oysa. Sanırım ölüyordum. Ne çok ölüyor, ne çok sanıyordum. Ölüyordum ve hâlâ sanıyordum. Sonra yeniden doğuyordum araştırma hastanesinde. Songül Hemşire’nin kucağında ağlıyordum o günden beri. Manisa’da mıydı eviniz, Tatvan’da mı? Ağabeyin mi dövmüştü sokak lambasının altında beni? Baban mıydı kemiklerimi kıran? “Seviyorum ulan!” Fırfır eteğinle geçiyordun. Bir demet kırmızı gül uzatıyordum. Hayır! Sağ omzum ve sol bileğim kırıktı. Sızısı hiç iyileşmeyecekti. Sen büyüyordun. Ah, serpildikçe serpiliyordun! Ne güzel gelinlik çağın! Sözcükler oturuyordu içime. Yıllar sonra şiir şiir fışkıracak yeşilli mavili sözcükler… “*İnandım, alınız al sizin; morunuz mor”* ey sözcükler! Kırlangıçlar bir gökyüzünü çığlıklarıyla çınlatıyordu. Çığlıklarla çın çın... Çın çın çığlıklarla... *“Çin çiri kuşlar/ Evleri taşlar/ Kendisi kazanır/ Ele bağışlar”* Tüm bilmecelere cevap, tüm cevaplara bilmece oluyordum yitirdikçe. Yüzbaşı: “Bu nasıl tekmil ulan!” diyordu. Nesini beğenmiyordu düşen fotoğrafının, alıp da yırtıyordu Süheyla Hoca? Yoksa din kültürüne mi aykırıydı seni cebimde gezdirmem? Sınıf panosundan fotoğrafını çalmam mı bağışlanmaz günahtı? O zamanlar bir gölgem var mıydı ayaklarını sessiz sürüyen? Eylül müydü? Bir çocuk armuttan mı düşmüştü? Pazar mıydı yoksa salı? Armut dalı mı gevrekti, çocuk mu tedbirsiz basmıştı ayağını? Belki bir delikanlıydım. Bir kadından şair doğmuş, başka bir kadını şiir eyliyordum kendime hukuksuzca. Bir ayağı sallanan masada... “Masa da masaydı ha!”. Bir kadın bir şaire şiir oluyor ve bilmiyordu hiçbir şeyi. Kadınların umuru şiirdir zahir. O yüzden ötesiyle ilgilenmez çokları. Ama bir sokak lambası çok şeyi bilir bazen. Komşu çocukların aşkları, geceleri sobelendikleri lambalardan sorulur… Sor istersen. İnanmıyorsan bir şaire! Tüm ihtimaller üzerine bir kader kara’lıyordum kendime. “Onbaşı Suat, Elazığ emret komutanım!” İliksiz cebimde çavuş pırpırları gün sayıyordu. Tüm ihtimaller dâhilinde bir kader çiziyor; beş yüz elliden bir düşüyordum her akşam altıda. Oysa gün altıda bitmiyordu hiçbir hesaba göre. Olmuyordu bir türlü. Hesap ayrıydı. Ev ayrı. Çarşı ayrı, lâkin sayılı gündü. Biterdi. Koca yüzbaşıydı hem. Döverdi. Severdi. *“Ellere nesi?”.* Babaydı. Ölürdü. Hiçbir babaya sunulmamıştı ölümsüzlük çünkü. Öyle de oğlu askerdeyken niçin yapardı bunu? İki yılda iki kardeş nasıl ölür? Acılar, acılara bir alyansla nasıl eklemlenir? Siyah bir Mersedes nasıl çoğaltırdı yıkımı? Nasıl yakılırdı üç asırlık askerlik? Nasıl kıyılırdı bir cana? Kan, tutamaz mıydı aşktan gözü döneni? Oysa sen, yaşlanmış ama güzelleşmiştin bunca zaman. İçini kurtlar kemirmeden vicdanın nasıl boğmamıştı gözlerindeki saadeti? Perdeyi aralamıştın. Işıl ışıl. Bir matla’a mazmun olmuştun yine. Gülüşün müydü o gün kuluncumun yanında sancıyıp duran? İki parça bir fotoğraf olmak nasıldır? Anlatsana! Cüzdanında yırtık bir fotoğraf varsa ömründe bir gedik olurmuş insanın ve hiç dolmazmış. Fahri Amca demişti bunu bana, yıllar önce. Ya da şimdi ben uydurdum. Ne çok şeyi unutmuşsun; sana, bana ve sokak lambalarına dair. Bir şiire ilk mısra nasıl düşer? Nasıl kanatılırdı bir şairin sesi? Acemi birliklerinde herkes bilirdi bunu. *“Ellerin mektubu gelmiş okunur”*du; sen umursamazdın bir şiire bir mısra nasıl olunur, nasıl ölünür dil sapmaları arasında. Bana pahalıya patlayan tek şey sendin. Ucuz tütün, korsan kitap ve delik ayakkabılarla idare ettim fakat… Bir armut dalı daha nasıl kırılabilir, köprücük kemiğime sebep bir sesle? Bir sınıf dolusu öğrenci… Belki yan sınıftan eklenmeler var. Bir hastane koridorunu geçerken ilaç kokuları soluyup da tiksinen onca insan, suskularıyla odama dolduğu zaman sen saçlarını -ki bu ilk defaydı- toplamamıştın. Öğretmen ya vardı ya yoktu. Saçların kıvır kıvırdı o kesin. Lâkin omuzlarında mıydı, beline kadar mı, yoksa küt mü kesilmişti moda gereği? Peki, bir mektup yırtılır un ufak da nasıl bir zaman zarfında geri döner sana? Şimdi, bizi çiğneyip de geçecek olan zaman mıydı yazgılarımız mı? Kader mi zamanın içindeydi, zaman mı kadere tabi? Hangisi büyüktü bilemezdik. Henüz o konuya geçmemişti hiçbir öğretmen. Kırk sene bir yazgıda neleri değiştirir? Ya da bir kader kırk yılı nasıl mahveder? Sen saçlarını toplamış mıydın o gün? Pencerede miydin, sokak kapısında mı evinizin? Ben nasıl ölmüştüm, sen nasıl olur da gülerken? O ev, şu ev miydi? Sokağınız burası mı, o sokak bu şehirde miydi? Bir gerçek kadar hayal miydin; yoksa hayal kadar bir gerçek mi? Ben sokağınızdan mı geçiyordum da ne ara ölmüştüm? Sen yine yeşil mi giymiştin serin yaylalar gibi? Torunların parkları ne çok seviyordu? “Sedat” mı demiştin sen? Allah’ım. Kalbim. Var. Çarpıyor. -du. “Suat” mı dedin sen? Benim adım mıydı ağzında, yıllar sonra en güzel ritmine kavuşan? Belki komşu çocuklarına sesleniyordun bir sanrıda. Benim olan bitenle alakam yoktu. O gün mü ölmüştüm sen hatırlar mısın? Nerede? Benim hatırlayamadığımı sen mi… “Komik” denir burada. Ama esasında acıdır bu. Kelimeler bağlam içinde anlamlanıyor bak. Ekrem Hoca’yı anımsarsın en azından. Mefûlümefâilü hani! Nasıl bir yalnızlık getirmiştin de cinnet gibi bir şeyler kalmıştı bana senden? Yüzbaşı dövmüyordu artık. Hani, babam ölmüştü ya! Botlarımı Tahir boyuyordu kendi ölülerinin hayrına. Bilmezsin, bir kelime nasıl çoğalır insanın içinde. Bir dili çok anlamlılık olgusu zengin yapar. Olgu ve olay hep karışır bende. Mecazlar işlenmişlik emaresi sayılır da bir mecaz kaç yangına patlar kimlere? Kelime ve anlam… Ya bendeki hudutsuz anlamların? Anlama dair senin bilmediklerine değinmiyorum burada (bkz. sonraki paragraf). Camda bir gölge gidip geliyordu. Çekiniyordun. Belki bir halüsinasyondu. Belki görmek istediğimi görebilmek için kafayı sıyırıyordum. Olman gereken yerde oluyordun benim istememle. “Zuhal” diyordu “Artık bu evde oturmuyor.” Peki, ben kimin istemesiyle kuluncumun yanında eş zamanlı sancıyıp duran bir bıçak darbesi duyuyordum ayrıca. Belki de sevmek bu sancıyla öldürüyordu adamı? İlk sevmekliğim olduğundan anlamıyor, sadece ölüyordum. Bir sokak lambası kuru soğukta ne yapar geceleri? Sobelenmeyen o çocuklar tümden yitirilmişse şehirde? Hepsini baban mı dövdü, ağabeyin mi bıçakladı yoksa? Ne olayım sen bu espriyi anladıysan eğer! Tüm mavileri torununa giydirmiştin. O haylaz, uçarı mavileri ona yakıştırıyordun demek artık. Bana maviyi mi yakıştırıyordun da ben hep maviler giyiyordum? Yoksa bir ihtimal mi yetiyordu buna? İleri ve geri… Bir salıncağı itiyordun içindeki çocuğu düşürmekten kaygılanarak. Ahenkli ve usul… Salıncağın ve senin içindeki çocuk, diyorum. Nasıldı, diyorum. Sana. Boşuna! Bir çocuğu sallıyordu ellerin. Bardak tutarken titreyen ellerin gibiydi aynı. Çiçek suladığın, kâğıtları ufalayıp da zarflara doldurduğun ellerin, suratıma tokat tokat çarpan ellerin… Ne güzel ve ne korkunç avuçların! Yaşamak gibi. Yahut hiç ölmemek... Hiç tanımadığım bir buğu gibi hatırımda, aynı zamanda berrak! Bu nasıl oluyorsa! Ve nasıl oluyor da kara bir Mersedes’le -önünde bir top çiçek- rengi hâlâ meçhul bir kadere gidiyor yahut götürülüyordun. Hem ne fark ederse? Mühendis, diş hekimi, tüccar… Belki bir dünyayı bir oğlanın başına yıkacak mimar! Sahi kimdi kocan? Yüzbaşı izmaritleri toplatıyordu içtima alanından. Sonra atışa gidecektik. İki derece miyop gözlerle iki yüz metreden Kâmil’i vuracak ve firar edecektim ardından. Yazık. Yanacaktı üç asırlık askerliğim. Kâmil’di sanırım kocan? Zonguldak mıydı memleketi, Konya mı neydi? Neydi seni Samsun’a… Yat içtimaında belki sövmüştü yüzbaşı ardımdan. Belki baban biraz da bu yüzden kırdı kemiklerimi. Kuluncumun yanında saplı bıçak bu yüzden sancıyor hâlâ. Adın kanla çıkmasın diye tükürmedim o gün, bilesin. Kâmil neden “Suat” koyacakmış torununun adını? Sen olsan neyse! Ne ev ne sokak ne Kâmil ne sen… Bir sokak lambası biliyor her şeyi. Mekanik bir cızırtıyla vahlanıyor durmadan. Kalbi senden de Kâmil’den de büyük. Suat, hiç bilmeyecek adını kimden aldığını. Kâmil, anlamayacak asla kimden, neyi çaldığını. “Bir ses yarım kafiye, iki olursa tam.” “Hocam, ya uzun ünlüler?” “Aferin, Zuhal. Aferin!” alaycı bir aferin de benden sana. Ekrem Hoca’dan kırk sene sonra! Yüzbaşı, o dayakları neden iştahla yediğimi ve askerden niye kaçtığımı bir ay kalası hiç bilemeden öldü zahir. Hangimiz önce öldük acep? Babam mı oluyordu ölürken, hani o da “Oğlum” diyordu ya! Yoksa ben mi acılar aranıyordum kendime? Dedim ya sokak lambaları her şeyi bilir. (Önceleri “çok şeyi” bilir sanıyordum. Şimdi son cümleye inanıyorum.) Cızırdar da anlamazsınız. İki bin on yedi doğumlu bir karanfil, seni hiç görmeden solacak şimdi. Bir yağmur çiseleyecek sokak lambalarının üzerine. Toprak sen kokacak. Sen. Toprak. Mezar. Toprak! Neler diyorum ben! Nasıl? Tövbe! Dua kapısı mı açık acep Allah’ın, tövbe kapısı mı? Göreceğiz, kim kaç kere ölecek! Belki elektrikler gidecek ve sancısı dinecekti bir lambanın. Olmadı. Ben, bir iç ağrısına ve senin açından sebepsiz olduğu kadar lüzumsuz bir hüzne tutulacaktım. Hangi kapıyı çarpacaktım, kimin yüzüne? Kâmil sormayacaktı. Mı? Bir şey anlamayacaktı ki sorsun. “Suat” diyecektin defalarca. Demeyecektin de ben öyle sanacak, öyle inanacaktım. Ben bir sokak lambasının altında, seni görüp de -az daha oynamak için- sobelemediğim yere gömülmüşken sen, ölsen de büyüyecektin içimde. Kâmil, ya ağlayacak ya ağlamayacaktı.Aşklardan geriye bir eksik hikâye kalır. Yaşananla yazılan asla örtüşmez. Aşka dair öyküler bu yüzden tehlikelidir kanımca. Cüretimi bağışla! Peki, bir mezarlığın hangi sokağına düşeceğiz nihayet? Ben ne vakit “Adamın biri bulvarda ölüyordu” olacaktım, bir sokak lambası öksürüp sönecekti. Sen anlamayacaktın. Biraz “Sisler Bulvarı” biraz “Ben Ruhi Bey Nasılım” ─İyiyim. ─İyiyim, sorarsan. Öyle işte. Anlarsan, kırk yıl içip kapına dayanmak gibi bu öykü.

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bu-oyku-neyin-olur

Yazar

Soner Oğuz
Soner OğuzYazar · 1 eser · distory.co/yazar/soneroguz
Sayfası

Benzer öyküler

Dram / Duygusal

Keşfedebileceğin yazarlar

Bu Öykü Neyin Olur? kapağı
Bu Öykü Neyin Olur?Soner Oğuz · 15 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bu-oyku-neyin-olur