Distory
Yine İç İçe Geçiyor Her Şey kapağı

Yine İç İçe Geçiyor Her Şey

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/yine-ic-ice-geciyor-her-sey

Tanıtım

Köydeki dört kadının gündelik hayatı, geçmişin sessiz ağırlığıyla birbirine dolanırken; yalnızlığın, kaybın ve zamanın izleri arasında sarsıcı ama dingin bir iç yolculuk başlıyor.

Öykünün başlangıcı

YİNE İÇ İÇE GEÇİYOR HER ŞEYNİHAN FEYZA LEZGİOĞLUMusluğun altında bir sağa, bir sola gidiyor elleri. Bir zamanlar güzel denebilecek kadar küçük elleri. Yıkamaktan, paklamaktan, kesip biçmekten, koparmaktan yorgun düşmüş, sanki su toplamışlar şimdi; kocaman olmuşlar. Babası ölünce annesi tek başına kaldı diye geldi buraya. Önceleri o gelsin şehre diye uğraştı epeyi ama direndi annesi. Buradan hiç çıkmadım ki, demişti, yapamam oralarda ben, pazara bile baban giderdi biliyorsun. Pes etti, elindekileri satınca hepi topu bir tarla alabildi, sonra da yerleşti bu izbeye. Ekti, biçti senelerce. Ne yaparsa yapsın, bir gün mutlaka geri dönmeyi umuyordu ama bir akşamüstü, artık buraya kök salmış olduğunu sessizce anladı. Annesini toprağa vereli birkaç hafta oluyordu.Tezgâhın üzerine yığılmış, bekleyen yağlı bulaşıklar yıkanacak şimdi. Soğuk suyun altında buz kesip pembeleşinceye kadar zora koşulacak elleri önce, sonra hareket etmeleri güçleşecek ve musluk bir süreliğine kapanacak. Sobanın başında ısınmaya bırakılacaklar bir müddet. Cam kesiği gibi bir acıyla tek tek canlanmaları beklenecek bütün parmakların. Renkleri artık mora dönmüş olacak hepsinin. Hissizleşmiş parmaklara kan yürüyünce tekrar işe koyulacak maharetli eller. Maharet bir insanın, en çok da bir kadının laneti, der gibi çalışacaklar yine.Bulaşıklar bitiyor. Şu misafirleri bir atlatsın da. Komşu kadınlar gelecek birazdan. İkram etmek için birkaç çeşit hazırladı. Köy yerinde her şey pişmiyor sobada. Yıllardır burada ama hâlâ yakmadan pişiremez bir keki mesela. Varsın tatlı da eksik olsun. Neredeyse gelirler zaten. Dört kadın gelecek; biri daha genç, diğerleri daha yaşlı dört kadın. Sıcak poğaçaların üstünü örtüyor nemli bir bezle. Kısırı tabaklara paylaştırıyor. Öğle ezanından sonra geleceğiz, dediler. Burada böyle, burada saat yok. Zaman ezana, selaya, gün doğumuna ya da batımına göre belirleniyor burada. Onlara mahsus bir dil gibi, herkes anlıyor söyleneni.Duvarda, hemen sobanın ilerisinde asılı duran eski çerçevedeki kadın onu seyrediyor iş yaparken. İs karartmış eski çerçeveyi. Kadın genç, güzel, umutlu. Diğerleri hep ilkini takip ediyor belki. Şuracıktaki genç kadının toprağın altında çürümekte olan kemiklerini getiriyor gözünün önüne. Yutkunuyor. Gözleri doluyor. Ona acımalı mı? Bir ölüm yalnızca bir ölüm değil pekâlâ. Her şeyde biraz da kendine ağlıyor insan. Hiç değilse gidenden mahrum kaldığına ağlıyor. Her şeyde biraz da kendine ağlıyor insan, o da biliyor. Tiksiniyor bundan.Aralık kapıdan içeri giriyorlar, ayak seslerini duyuyor gelenlerin. Bir yandan da ona sesleniyorlar. Karşılamaya çıkıyor, evin en sıcak odası diye mutfağa buyur ediyor hepsini. Münevver gelmemiş, üç kişiler. Önce havadan sudan konuşmaya başlıyorlar. Yakın arkadaş değiller, belki arkadaş bile denemez onlara. Evleri birbirine yakın dört komşu duruyor şimdi odada. Suna geçen yıl gelin geldi bu köye. Muhtarın gelini. Ufak tefek bir kız. Betül’ün kocası hapiste. El kadar iki çocukla kalakaldı, ev geçindirmek için caminin çay ocağında çalışıyor şimdi. Gasptan girmiş içeri, diye duymuştu. Başka bir şey bilmiyor ama. Betül çok konuşmuyor kocasından. Sadece bazen, bir yerde unutmuş da şimdi etrafta el alışkanlığıyla aradığı bir anahtarmış gibi söz ediyor ondan. Ununu eleyip eleğini asmış, etrafındakilere nispet olsun diye sesli sesli şükreden Asiye konuşmaya başlıyor sonra ama aklı Betül’de onun. “Günahsız olduğu hâlde yok yere hapis yatan bir masumu mu, cezasını çeken bir suçluyu mu bekliyor?” diye sormak geliyor içinden. Hangisi daha zor? Bir haksızlığa dayanmak mı, bir gerçeği sindirmek mi?Bir ara kendi adını duyar gibi olup silkiniyor. En iyisini sen yaptın, diyor Asiye, karışanın yok görüşenin yok, istediğin gibi yaşıyorsun. Ne biliyor ki şu kadın? Güneş eteklerini toplayıp gitti mi, koca bir ağırlık her akşam omuzlarına bastırırken, dönmek mümkün değil diye kaldığı bu ruhu çekilmiş evde yapayalnız yaşamanın ne demek olduğunu bilir mi Asiye? Cevap vermiyor, gülümsüyor sadece. Kocası hapisteyken evini geçindirmeye çalışan genç bir kadın aralarında oturuyorken, hayatından şikâyet etmek ona düşmez tabii. Annesininkinden iyiydi hayatı, Betül’den şanslıydı, Asiye’ye göre de şu köy bundan iyisini görmedi zaten… Bir başkasına sorsan bütün bunlara avaz avaz güler oysa. O öyle diyor, bu böyle. Gerçek ne peki? Sanılan neyse gerçek o değil mi? İnsan, hayatının tastamam ederini ölçebilir mi?---Fokurdayan çaydanlıktan aşağıya, halıya doğru indiriyor gözlerini. Sobanın önünde uyuyan kediye bakıyor. Yaşlanan, yorulan, yaşlanmaktan yorulan, daha çok yaşlanan, daha çok yorulan, çareyi bir köşeye çekilip usulca etrafı seyretmekte bulan kediye bakıyor. On üç yaşında. Yaşlanmanın, ölüme yaklaştırırken bir yandan da her şeyi hâle yola koyduğunu düşünüyor. Bir kedide bile görüyor insan bunu. Kırk beş yılını geçiriyor sonra aklından. Belki son birkaç yılında aklı başındaydı. Hayata uyum sağlamak bir anda olacak şey değil, diyor.Çaylar yenilenirken Suna konuşmaya başlıyor. Sağ kolunun dirseğine kadar uzanan altın bilezikler de taksa, çeyiz sandığından çıkmış, naftalin kokulu, gösterişli bir şala da sarınsa alt tarafı on dokuz yaşında bir çocuk o. Elleri büyümemiş, parmakları genişlememiş, kaz ayakları belirginleşmemiş daha, kalçası erkek çocuklarınınki gibi daracık. Yalnızca bakışları, sözleri değil acemi olan; tam manasıyla hiçbir şey bilmiyor. Kayıp, hayal kırıklığı, büyük bir ümitle nasıl başa çıkılacağını ya da. Engebe nedir bilemez, düzlük nedir, insan eline tutuşturulanla ne yapabilir, ona kim yardım edebilir… On dokuzunda bir çocuk bütün bunlardan ne anlar.Öyle memnun ki hayatından. Anlatıyor, gülüyor… Bütün nehirlerin, ne kadar zikzak çizseler de sonunda denize döküleceklerini sanıyor, her şey bir yere varır, her eylem bir sonucu doğurur zannediyor. Gençken, bir şeylerin öylece görünüp kaybolabileceğine inanamaz ki insan. Görünenin, duyurulanın, hissedilenin başka bir şeye hizmet edeceğine güvenir. Görünüyorsa, kendini duyuruyorsa bir nedeni vardır hep ve yeni bir kapıyı açmayacaksa bile aralayacaktır. Öyle olması gerekir. “Bir şey neden yok yere olsun ki?!” Akıl almaz bunu.Saatler geçiyor. Çaylar içiliyor, yemekler yeniyor. Komşuları keyifle bir şeyler anlatıyor. Bazen o da eşlik ediyor konuşana. Kahveler pişiyor, fincanlar kapatılıyor, fallara bakılıyor derken kahkahalar, iç çekişler, ağlamalar, kahkahalar… Yine iç içe geçiyor her şey. İnsan, içinde katıksız bir şey duyduğundan emin olamayana kadar alabora ediliyor bu dünyada. Kedersiz bir sevinç, nefrete bulaşmamış bir aşk, kibirsiz bir merhamet aramak boşuna.

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/yine-ic-ice-geciyor-her-sey

Yazar

Nihan Feyza LezgioğluYazar · 1 eser · distory.co/yazar/nihanfeyzalezgioglu
Sayfası

Benzer öyküler

Dram / Duygusal

Keşfedebileceğin yazarlar

Yine İç İçe Geçiyor Her Şey kapağı
Yine İç İçe Geçiyor Her ŞeyNihan Feyza Lezgioğlu · 8 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/yine-ic-ice-geciyor-her-sey