Tanıtım
On beş yıldır oğlunun mezarından ayrılmayan Sakine için acı, nefes almanın tek yoludur. Sıradan bir gün çalan telefon ise tüm gerçekliği sarsar. Ahizenin ucundaki ses, yıllar süren yası bitirebilir mi? Buluntu dergisi 11. sayıda yayımlanmıştır.
Öykünün başlangıcı
Bir.Yaşlı Sakine'nin yaşamını altüst eden o telefondan bir gün önce, iki adam ellerini arkalarında kavuşturmuş, mezarlığın yanındaki toprak yolda ağır ağır yürüyorlardı. Bir an için konuşmaya daldıklarını fark etmiş olacaklar ki ellerini hızla açıp mahcup bir şekilde fatiha okumaya başladılar. Duayı bitirip de mezarlığın içine doğru baktıklarında yaşlı Sakine'nin her zamanki yerinde olduğunu gördüler. Mezarlığa o kadar çok uğrardı ki yaşlı kadın, zamanla orada yatan bir ölüden farksız görülmeye başlanmıştı. Öyle ki köylüler, özellikle akşama doğru onu mezarlıkta görmezlerse ölülerden birinin mezarından kalkıp gittiğini, yattığı yeri terk ettiğini bile düşünebilirlerdi. Zaten on beş yıldır onun akşama doğru mezarlığa gitmediğini ne gören ne de duyan olmamıştı. Ölülerden fazla oranın bir parçası olmuştu. İki adam Sakine'yi orada fark ettiklerinde bu yüzden çok da üzerinde durmadılar. Yavaş adımlarla mezarlığı geçip, toprak yoldan sapıp bir buğday tarlasının sınırından yollarına devam ettiler.Güneş henüz batmamıştı. Köyün aşağısındaki küçük gölet, güneşin bir parçası yere düşmüşçesine sarıdan kırmızıya kadar bütün tonlarda donmuş, gökyüzü ise güneşin battığı yerde devasa, kırmızı bir perde gibi görünüyordu. Hafif hafif esen dağ rüzgârı uzaklardan biçilmiş ot kokusunu getiriyor, uzaklardan öten kuşlar ve böcekler de bu sahneye sesleriyle eşlik ediyorlardı. İki adam konuşmadan yürüyor, yalnızca yoruldukları için derin derin soluyorlardı. Biraz ileride göle dökülen bir dere çıkacaktı önlerine. Daha genç olanı azıcık dinlenmelerinin iyi olacağını düşünüyordu. Dereye yaklaştıklarında, "Burada azıcık soluklanalım amca, yorulduk." dedi.Yaşlı olanı, yaşlanmaya yeni başlayanların yersiz alınganlığıyla bozulmuştu biraz."Ben mi yoruldum? Ben buradan Sinek Yaylasına tek nefeste giderim. Biz eski toprağız."Daha genç olanı onun alınganlık yaptığını hemen anlamıştı."Ben senin için demedim amca. Sabah çok çalıştığım için yoruldum. Kendim için dedim."Yaşlı adamın keyfi yerine gelmişti. Bir ot koparıp dişlerinin arasına yerleştirdi, ağzının içinde dolandıra dolandıra konuşmaya başladı:"Bu Sakine on beş yıldır hep geliyor mezarlığa. Yaz kış demeden, kar yağmur demeden, tipi fırtına demeden... Ne acayip iş, demek ki bu acı başka bir şey.""Demek ki unutamıyor amca. Kolay değil. Kocası ölmüştü zaten. Tek çocuğu oydu. Sahiplenen de olmadı."Yaşlı adam hüzünlü bir tavır takındı, yüzü buna öylesine alışkındı ki doğal görüntüsü bu sanılırdı. Ne zaman evlat acısından bahsedilse böyle olurdu. Yutkunur, ağzı hafifçe yamulur, uzaklara değil de kendi göğsüne gözlerini dikip öylece kalırdı. Bir anda toparlanıp:"Evlat acısı zordur. Kırkı hiç çıkmaz. Eskimez. Hafiflemez. Kalpteki yarası gittikçe genişler. Ama sen zamanla acıya daha dayanıklı olursun. Onunla baş etmeyi öğrenirsin. Demek ki Sakine öğrenememiş daha. Kabullenememiş henüz. Bu saatten sonra da kabullenmez."Genç olanı eline aldığı sivri, küçük bir taşla bacaklarının arasından toprağı yarıyordu. Uzaklardan birkaç köpeğin şiddetli havlaması duyulunca yaşlı olanı bir anda ayağa kalktı."Haydi, yolumuza devam edelim. Buğdaylar olgunlaştıysa biçelim birkaç güne. Yağmurlar başlarsa çürür hepsi, emek ziyan olur."Genç olanı hâlâ dalgındı. Elindeki sopanın ucuna bakarak yürüyordu."Duyuyor musun beni? Ne dedim?""Buğday dedin amca. Dedin de... Acıdım kadına.""Ben de acıdım ama onun da kaderi bu. Böyle ölüp gidecek. Bu acıya alıştı artık. Bu acısı elinden alınsın, yaşayamaz. Bütün yaşamı, gecesi gündüzü, yazı kışı, susması konuşması bu acıyla ilgili. Bununla besleniyor artık. Bununla yaşıyor. Bir tür yaşam biçimi. Acıdan önceki yaşamı unutmuş, acısız yaşamı bilmiyor."Şaşırmıştı genç olanı. Yaşlı kadının adına sevinmişti ama duydukları çok da inanılır gelmiyordu ona."Peki, neden sürekli gidiyor mezarlığa? Acayip bir şey!""Gidip gitmemesi çok da önemli değil. O bir mezarı kendi içinde taşıyor zaten. Ama yas, ilk insandan beri gösterilen bir şey olmuştur. O da bu şekilde gösteriyor yasını."Onlar konuşa konuşa göl kenarındaki buğday tarlalarına doğru yürürken Sakine mezarlıktan çıkmış, evine doğru yürüyordu. Güneş biraz daha inmişti aşağıya. Gün batımının olduğu tarafta her şey turuncuya çalıyordu.İki.Yaşlı Sakine'nin altı üstüne gelmiş yaşamını yeniden alt üst eden o telefonun geldiği günün sabahıydı. Güneş Fare dağının tepesinde göz kırptığında, inekler köyden meralara doğru yol aldığında, köyün kadınları çoktan uyanmış, çeşmelerden sular taşınmış, erkekler tarlalara gönderilmiş, tandırlıklardan dumanlar yükselmişti. Köyün yukarısındaki iki tepenin birleştiği yerden akan küçük derenin oluşturduğu şelalenin üstünde tıpkı on beş yıl önce Sakine'nin oğlunun cenazesinin geldiği günkü gibi bulutlar toplanmaya başlamıştı. O köyün kara habercisiydi o küçük şelale. Ne zaman birileri sıra dışı bir şekilde ölse o şelalenin üstünü kapkara bulutların kapladığı söylenir. Hatta çobanların dediğine göre on beş yıl önce Sakine'nin oğlunun ölüm haberi geldiğinde şelalenin suyu kan gibi kırmızı akmıştı.Güneş yükselmeye başladığında kadınlar çoktan ekmeklerini pişirmiş, genç kızlar ve gelinler günlük işlerini tamamlamış, gölgeliklerde toplanmaya başlamışlardı. Bütün kadınların gözü şelalenin üzerinde toplanan kara bulutlardaydı. Hepsinin içini bir korku kaplamış, kendilerine bir felaket haberi gelmesin diye için için dua ediyorlardı. O sırada Sakine elinde bir ibrik, küçük bir torbayla hızlı hızlı mezarlığa doğru yürüyordu. Gölgelikte oturan kadınlar Sakine'yi görünce şelalenin üstünde toplanan bulutlardan daha da ürktüler. Orada oturanların en genci olan köyün yeni gelini Cemile, "Bu kadın neden her gün mezarlığa gidiyor?" diye sorunca herkes gözünü şelaleden koparıp Cemile'nin yüzüne yapıştırdı. Cemile bir suç işlemiş gibi irkildi, kendisini geriye attı."Yanlış bir şey mi söyledim?"Cemile'nin kaynanası Nezihe, gelinini belli etmeden dürttü, iki gözünü hızlı hızlı kırpıp:"Kimse anlatmadı mı sana?" Hikâyeyi kendisi anlatmak istemiyordu. O felaketin aynısı kendi evine uğrar diye korkuyordu."Hayır, anne, hiçbir şey duymadım onunla ilgili. Ama her gün görüyorum onu mezarlığa giderken." Cemile bunları meraklı bakışlarla söylemişti. Oradaki kadınlar bir anda susmuş, gözlerini yeniden şelaleye dikmişlerdi. Ne Sakine ile ne de şelale ile ilgili konuşmuyorlardı. Ama Cemile ısrarla onlardan bu hikâyeyi duymak istiyordu. Orada oturan en yaşlı kadın olan Hazal, uzattığı bacaklarını hafifçe kendisine doğru çekti, sırtını gölgeliğin taş duvarına dayadı, anlatmaya başladı. O anlatırken oradakiler bütün ayrıntılarıyla bildikleri hikâyeyi ilk defa duyuyorlarmış gibi dinliyorlar, aynı zamanda da yeni bir felaketi köylerinden def etmek için dua ediyorlardı."Bundan tam on beş yıl önceydi," bütün kadınlar sözleşmişler gibi aynı anda iç çektiler, "sonbaharın başlarıydı. O gün öyle berrak, öyle lekesiz bir gökyüzü vardı ki, bulutu inkâr ediyordu sanki. Köyde herkes işinde gücünde, hayat telaşındaydı. Öyle ki uzun zamandır köye ölüm uğramadığı için herkes şelaleyi unutmuştu. Ta ki çocuklar şelalenin tepesindeki bulutları fark edene kadar...""Kimse dönüp bakmamış mıydı oraya?"Sözü kesildiği için sinirlenen yaşlı Hazal, Cemile'nin sorusunu duymamış gibi yaptı."O gün köye inen çoban, şelalenin kanlı kanlı aktığını söyleyince herkesi bir korku sarmaya başladı. Öyle ki o korku hayvanlara bile bulaşmış; inekler güneşin batmasından çok önce kendi kendilerine köye gelmiş, o gün tavuklar yumurtlamamış, köpekler havlamamış, kurbağalar ötmemişti. Herkes felaketin nereye uğrayacağını merak ediyor, dualar ederek, sadakalar vererek belayı kendi evlerinden uzaklaştırmak istiyordu. Sonra köye beyaz bir minibüs geldi. Minibüsün üzerinde de bir tabut... Battaniyeye sarılmış bir tabut. Minibüste de birkaç asker."Yaşlı Hazal burada durdu. Ağlamadığı halde gözlerini başörtüsüyle sildi. Sağ ayağını karnına çekti, sol ayağını uzattı. Diğer kadınlar, en çok da Cemile, korku ve merakla onu dinliyorlardı."Minibüs köyün meydanında durdu. Herkes merak ettiği halde gidip de soran olmuyordu işin aslını. Bir süre öylece bekledi minibüs. Rüzgâr durdu, bulutlar daha da karardı, yapraklar hışırtıyı kesti, karıncalar yuvalarına girdi. Minibüsten bir asker indi. Sakine'nin evini sordu. Rüzgâr yine başladı, yapraklar gürültüyle hışırdadı, o kapkara bulutlar bir anda hareket edip Sakine'nin evinin üzerine kümelendi."Cemile ağzını açacak oldu, yine vazgeçti. Yaşlı Hazal bunu anlamış olacak ki Cemile'nin kafasındaki soruyu cevapladı:"Mayına basmış çocuk, paramparça olmuş bedeni. Daha on dokuzundaydı."Hikâye bittiğinde muhtarın küçük oğlu bağırarak Sakine'nin evine koşuyordu. Sakine mezarlıktan dönmüştü demek ki. Gölgelikte oturan kadınlar bir muhtarın oğluna, bir şelaleye, bir de Sakine'nin evine bakıyorlardı.Hazal kadının ağzından o an şu cümle çıktı:"Daha neyini kaybedecek bu kadın?"Üç.Muhtarın küçük oğlu Fatih, Sakine'nin evinin avlusuna girdiğinde bu dünyadan habersiz olan kadını tavukları yemlerken bulmuştu. Çocuk bağıra çağıra kadına yaklaştı:"Sakine hala, ölmüş oğlun bizim evi aradı. Seni istiyor. On beş dakikaya kadar bir daha arayacak."Küçücük bahçenin bir tarafında ev, hemen karşısında küçük bir tandırlık, ikisinin tam ortasında da bir ahır vardı. Sakine ahıra girdi, iki buzağıyı bahçeye çıkardı, önlerine metal bir leğen bırakıp iki kova su boşalttı içine. Muhtarın küçük oğlunun söyledikleriyle ilgilenmiyor gibiydi. Belki de duymamıştı onu. Belki de duymuştu da acının alışkanlığıyla iyi şeylere karşı kör, sağır ve hissiz olmuştu. Dönüp muhtarın küçük, topal oğlunun yüzüne bile bakmıyordu. Tandırlığa girdi bu sefer. Muhtarın küçük oğlu da arkasından yürüyüp kapıda durdu, yaşlı kadını sabırsız sabırsız seyrediyordu. Sakine kucağını çalı çırpıyla doldurdu, kapıda bekleyen çocuğa çarparak dışarı çıktı. Dışarıdaki küçük tandıra doldurdu o çalı çırpıyı. Eskimiş, eprimiş yeleğinin cebinden bir kibrit çıkardı, ateşi yaktı, elbisesinin eteğiyle yelleyip çalı çırpıyı tutuşturdu. Muhtarın oğlu biraz da sinirlenerek onu izliyordu. Yanına iyice yaklaştı çocuk. Yaşlı kadının kulağının dibine kadar sokulup avazı çıktığı kadar bağırdı:"Oğlun aradı Sakine teyze, birazdan yine arayacak."Çocuğun sesi önce bahçeyi dolandı, ağaçlara tırmandı, elektrik tellerini titretti, birkaç kuşu havalandırdı, sonra rüzgâra karıştı, bütün köyü dolaştı, bütün kulaklara ulaştı ama Sakine'ye ulaşamadı. Derken Sakine'nin komşuları teker teker bahçeye dolaşmaya başladılar. Sakine onları görmüyor, günlük işlerini yapmaya devam ediyordu. Muhtarın küçük oğlu komşulardan yardım istedi."Siz duydunuz ama o duymuyor. Oğlu aradı diyorum. Birazdan yine arayacak. Sakine teyzeyi bizim eve götürmem lazım.""Kötü bir şaka!" dedi biri."Çocuk paramparça olmuştu, nasıl olur?" dedi başka biri."Böyle de şaka yapılmaz. Hesabını sorar Allah." dedi yaşlı bir adam."Hiç mi acıması yok insanların?" dedi genç bir kadın."Alıp götürelim Sakine'yi, bakalım işin aslı neymiş." dedi yaşlı bir kadın.Sakine'nin kimseyi durmayacağını herkes biliyordu. Ne yapsalar, ne etseler ona ulaşamayacaklarını biliyorlardı. O artık bu dünyadan değildi, herkes biliyordu bunu. Yine de kadının koluna girdi iki güçlü kadın. Sakine hiç karşı koymadı onlara. Oradaki bütün kalabalık muhtarın evine doğru yürüyordu. Onları gören kim varsa onlara katılmış, muhtarın evinin bahçesine bütün köy; çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç, tavuklar, köpekler, kediler, kuşlar toplanmıştı. Sakine'yi içeri alıp telefonu beklemeye başladılar. Sakine sessizce bekliyor, bir şeyler mırıldanıyordu. Bahçedeki kalabalık sabırsızdı. Derken telefon çaldı. Sesi önce odayı, sonra büyük salonu, ardından muhtarın evinin bahçesini doldurdu. Derken o ses bütün köyü dolaştı, dağlara vardı, şelalenin üzerindeki bulutları dağıttı. Muhtar ahizeyi kaldırdı."Alo, Çetin. Sen misin? Annene veriyorum. Al Sakine bacı."Sakine telefonu aldı, kulağına sıkıca dayadı, karşı taraftan bir ses, "Anne, benim. Çetin." dedi. Sakine telefonu yavaşça bıraktı. Dışarı çıktı. Kalabalık şaşkınlıkla onu izliyordu. Bahçeden çıktı, sağa dönüp mezarlığa doğru yürümeye başladı. On beş yıldır bir kere bile bundan vazgeçmemişti.
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal