Tanıtım
Bir taziye evinde diller çözülür, sırlar sızar. Herkes ölüyü konuşurken, asıl hikâye bir çocuğun kolundaki izde saklıdır.
Öykünün başlangıcı
İkindi ezanı okunurken bir tepsi su böreğini kolumun altına alıp çıktım. Yürüye yürüye Yukarı Mahalle’deki çatısı uçmuş viran eve bitişik, pencereleri demirli taş eve vardım. Ellerinde sinilerle kadınların biri giriyor biri çıkıyor bahçe kapısından. Dut ağacının dallarını kırmışlar. Köküne de uçları yola bakan bir çift siyah kösele ayakkabı koymuşlar, cilâsı insanın gözünü alıyor. “Evime dönerken götüreyim de bizimki çarşıya pazara giderken sürüklesin.” dedim içimden. Yavaşça hayatı geçtim; merdivenlerinde bizi selamlayan sıra sıra vita tenekeleri, içlerinde sardunyalar ve fırıl fırıl dönen rüzgârgülleri…Toprakları çatır çatır kurumuş, susamış yavrucaklar. Beyaz çiçeklerini de koparıp atmışlar, ne isterler bu çiçeklerden bilmem ki? İç kapının sahanlığında ayakkabılar, terlikler üst üste yığılmış. Boğazım kurudu, öksürerek girdim.Üst kattan erkek sesleri geliyor. Üç bir yanı sedirle çevrili küçük dar bir odada kadınlar boncuk gibi dizilmiş. Ben de halamın kızı Hayriye ile komşumuz Meliha’nın yanına, yere oturdum. Zahide, muhtarın karısı Nuran’la birlikte başköşeye kurulmuş; birkaç ağır misafir de yanlarında. Bedenini bir o yana bir bu yana sallıyor, ellerini yumruk yapmış dizlerini dövüyor. Üzülüyor mu seviniyor mu anlaşılmıyor. Cebinden çıkardığı kenarı işlemeli mendiliyle burnunu sildikten sonra katlamadan cebine sokuşturuyor. Nuran’ın bilekleri görünmüyor Adana Burması’ndan; dığaşıp durur. Aman anam, Pembe Hala’ya bak, n’olmuş öyle yazık. Başında bir taşı eksik, akşam sabah gider o da, yakında fotoğrafını duvara asarlar. Ben de taziyeye mi geldim kadınları izlemeye mi belli değil.Tavandaki ampul patlamış, çatlak cama vuran gün ışığıyla aydınlanıyor içerisi. Yandaki odanın lambası yanıyor. Televizyon kapalı. Vazonun içinde sarı güller var, biri solmuş. Buralarda kimse gül falan getirmez ama… Şehirli biri getirmiş olmalı. Komşunun genç gelini Halide geleni karşılıyor gideni uğurluyor, elinde plastik kolonya şişesiyle ayılana bayılana koşturuyor. Kırmızı külotlu çoraplı bir çocuk o hengâmede ortalıkta dolaşıyor. Dört beş yaşlarında. Saçlarını oğlan gibi kesmişler, kısacık. Elbisesinin arkasında da el kadar bir leke var, çamur olmuş. Olan bitene anlam vermeye çalışıyor. Bir ara elindeki kurmalı bebeği yere atıyor. Yüzüstü düşen bebek ağlamaya başlıyor naylon kirpiklerini kırpıştırarak. ”Ağlama, tamam, piş piş piş piş” diyerek ninniliyor. Sonra da parmaklarını iyice açtığı iki eliyle gözlerini kapatıp açarak “Ceeeeeeek” diyerek dışarı kaçıveriyor çocuk; oyun yapıyor herhalde. Yüzünü tam olarak göremiyorum.Meliha, elini Hayriye’nin dizine koyarak başlıyor fısıldamaya, kulak misafiri oluyorum:- Bu ilçenin en zenginiydi; evler, arsalar, tarlalar, arabalar… Ambarındaki Avanos küplerinin içi bile ağzına kadar para doluymuş diyorlar.- Yaaa? Kime kaldı ki o kadar mal mülk? Başımızı sokacak iki göz evimiz yok. Nasıl dünyaysa bu anlamadım ben bacım. Millette ne herifler varmış. Bizimki de akşama kadar kahve köşelerinde taş oynasa dursa, dingil.- Rahmetli ölmeden önce mirastan mal kaçırma davası açmış, her şeyini ilk karısının üzerine geçirmek istemiş. Zahide’yle bundan olma kızına beş kuruş bırakmamış. Kız gelmemiş baksana.- Hele canım, karısının yüzünden düşen bin parça. Gerçi ne yapacaktı, kazık mı çakacaktı dünyaya? Yarım asır yaşamış işte, yeter. Biz görebilecek miyik bakalım o yaşı? Onun bunun temizliğine gitmekten, şehir karılarının ağzının kokusunu çekmekten kırkımıza merdiven dayamadan ebemizin şeyine döndü elimiz yüzümüz. Kızı niye gelmedi acep? Meraklandım.- Bu kaygısızlığınan sana bir şey olmaz da kılı kırk yara yara, ince eleye sık dokuya biz ne yaparık bilmem Hayriye, vademiz dolmadan giderik herhalde.- Gülesim geldi, güldürme beni kız. Aman ne düşüneceğim üç günlük dünyada. Gamınan yaşanmaz ki. Kafana tokadan başka bir şey takmayacaksın derdi anam. İki metre cepsiz kefenle toprağın altına gömülüp gitmeyeceğiz mi? Neyse camiden çıktılar, neyi beklerler ki? Verecekleri el kadar kıymalıyla bir bardak ayran. Sanki bana kuzu tandır getirecekler. Milletin içi kıyıldı. Kıymalıyı nasıl da severdi rahmetli. Döktükleri kolonyaya bak, hiç kokmuyor, içine su karıştırmıştır bunlar kısnıklıklarından.- Kız Hayriye, hoca geliyormuş sus gayrı, bir nefes al, beynine kan gitsin, dangıdı dungudu konuşup sıdkını sıyırma insanın, kafam götürmüyor, evine gidince zıkkımlan canım.Çocuk geldi yine. Hah, bu kez gördüm yüzünü, yemyeşil bakışlarını. Dudaklarının etrafında kızarıklıklar var, yara gibi. Kurmalı bebeği yerden alıyor, elbisesini çıkarıyor ve giydiriyor sonra. Nihayet bacaklarını kastığını, sıkıştığını fark eden annesi kızgınlıkla, “Bu bebek bizim değil, hadi koy aldığın yere.” diyor. Kucağına bastırıyor bebeği, eve götürecek belli ki. Tuvalete gitmek için tam kapıdan çıkacakları esnada çocuğun kolundaki iz dikkatimi çekiyor; bir saat. Isırıkla yapılmış. Kocaman ağızlı biri yapmış.Daha önce bu civarda görmediğim iki kadın giriyor. Zahide’nin baş hareketiyle başlıyorlar dua etmeye, ardından zırıl zırıl ağlamaya salya sümük. Allah canınızı alsın kendi kocanız mı öldü, derdinize ne oldu mübarekler? İçeri biri girdiğinde sesleri kesiliyor, giren kadını şöyle bir süzüyorlar sonra da ağlamayı kaldığı yerden titizlikle devam ettiriyorlardı. Ağıdın ardından öksürükler, inlemeler, burun çekmeler, bir türlü senkronize olamayan “Amin” ve “Allah” sesleri birbirine karışıyor. İçinde elbiselik basma, havlu, iç çamaşırı bulunan birer kat bohçayla sarı zarf ellerine tutuşturulunca sesleri hıp diye kesiliyor. Kaşla göz arasında ortadan kayboluveriyorlar. İyi iş vallaha. Kadının biri soruyor Zahide’ye: “Elmanız, ceviziniz çoktur, indirdiniz mi?” Zahide’den cevap hızlı geliyor: “Don vurdu hepsini, hiç yok bu sene.” Dallar ığralanıyordur elmadan, cevizden kesin.Al işte lüzumsuzun biri daha:- Geçmiş olsun Zahidemiz, pek babayiğitti Vehbi Ağa. Gençliğini bilirim, sırım gibi delikanlıydı rahmetli, kapılara sığmazdı. Nasıl oldu nasıl öldü? Hasta mıydı sari miydi? Olan ölene oluyor kalana n’oluyor.- Geçmiş olsun mu? Tövbe estağfurullah, o nasıl söz öyle? Kafadan kırık bu da, şaşırdı zahir. Sesi çıkmıyor Zahide’nin, tek noktaya bakıyor. Baktı olmayacak cevap veriyor:- Tespih çekiyordu somyada. Sesi kesilince odaya girdim ki bir de ne göreyim, yığılıp kalmış oturur vaziyette, başı öne düşmüş. Hâlâ gittiğine inanamıyorum, şuradan giriverecekmiş gibi geliyor.- Olmuşla ölmüşe çare yok anam. Ya işte, çalış didin, sonra da her şeyi bırak git, kimseye kalmamış bu dünya, Sultan Süleyman’a bile. Bakalım biz nasıl öleceğiz, evinin kapısını çekemeden, örtemeden gidiyor insan işte böyle.Kadın yenilmiyor ki, bu sefer de kendi kendine konuşuyor: “Gerçi kurtulmuş.”Bizimkilerin konuşmalarında kaldı aklım. Su içme bahanesiyle kalktım, Halide’ye işaret ettim, mutfağa gittik. Ağzını aradım:- Kızı niye gelmedi biliyor musun?- Duymadın mı Şerife Abla?- Yo, ne oldu ki?- Nuran söyledi ama sen…- Beni bilmez misin? Ekmek Kur’an çarpsın kimseciklere söylemem.- Vehbi Amca kızına çok kötü davranmış.- Ne yaptıysa?- O kadarını bilmiyorum, çocukluğundan bu yana eziyet etmiş işte. Zahide’nin haberi varmış, adamdan korktuğu için sesini çıkaramamış. Kız işe girince babasına dava açmış, her şeyi ispat etmiş, miras hakkını da kazanmış.- Görüyor musun sakalı boklu herifi? Hiç duymadık. Neyse hadi dönelim, şimdi damlarlar peşimizden, detayını öğrenirim ben. Bir şey yenmedi ama ne çok kirli tabak çanak birikmiş burada, kim yıkayacaksa?- Erkeklere üç ayrı sofra kuruldu, onların bulaşığı, hallederim şimdi.Odaya girdim. Hayriye’nin gözleri belermiş, rengi sapsarı olmuş. İçerinin havası ağırlaşınca, “Kalkayım, yatsı okunmadan eve varayım.” dedim sallanan Zahide’ye. Ölüyü mölüyü unuttu Zahide, sıkıntılanıyor, bebeğin vitrindeki yerine konmasını bekliyor. Gözünden de damla yaş düşmedi saatlerdir. “Oturaydın hoca hanım, kıymalı yoldaymış.” dedi kadınlar. “Annem evde yalnız.” deyip ayaklandım, Halide’nin kırış buruş market poşetine koyduğu alüminyum tepsiyi alıp bahçeye attım kendimi.Ağacın yukarılarına baktım, parmak gibi iri iri beyazlı morlu dutu olurdu, hiç dut yok niyeyse. Kimse yemesin diye sallayıp dama sermiştir bunlar Allah’ın izniyle. Geçen yıl bu vakitlerde gölgesinde oturduğu geldi aklıma rahmetlinin. Beni görünce yönünü öbür tarafa dönmüş, çayını höpürdetmişti adı batasıca. Gözüm dutlarda kalmıştı. Eğilip ağacın dibindeki ayakkabıyı elime aldım, tabanlarına baktım. Ay şeklinde birçok pençe vurdurmuş. Ayakkabı demeye bin şahit ister. Var gücümle cilâsına tükürüp yere fırlattım, “Neler yaptın kıza kim bilir, cehennemin dibine gidip de kabir azabına uğrayasıca.” diyerek.Atkımı başıma atıp demir kapıyı açarken arkama bakıyorum. Çocukla annesi de çıkıyor. Çocuğun kolundaki saat duruyor hâlâ. Bazı izler bir ömür boyu silinmez biliyorum ama bu kaybolacak nasıl olsa diyerek kendi kendime seviniyorum. Çocuk ise durgun, neşesiz, eve hiç gitmek istemiyor. Elindeki bebek yere düşüyor yine, yüzüstü.
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal