Tanıtım
Umut devşirmek için gittiği uzak bir kasabada kendini bir savaşın tam ortasında bulan bir öğretmen. Gece yarısı çalınan bir kapı, tanık olması istenen bir arama… Televizyonların 'hiçbir şey yokmuş gibi' yansıttığı dünyayla gerçeğin çarpıştığı bir gece.
Öykünün başlangıcı
Korkunun bu denli dehşetengiz bir sanrıya dönüşeceğini hiçbir zaman düşünemezdim. Mutfak tezgâhının köşesine çökmüş ve dizlerimi kendime doğru çekmiş bir vaziyette öylece oturuyorum. Dışarıda patlamalar, silah sesleri… Burada, bu karanlık gecede ölüp gideceğim düşüncesi bütün ruhumu esir almış durumda. Burada insanlar gülmüyor, burada insanlar tebessüm etmiyor, burada insanlar küskün, burada insanlar… Bir suç unsuru arıyor zihnim. Sevmekten vazgeçmenin bir sebebi olmalı değil mi? Aklıma hayal edemeyeceğim denli yüce bir tuzak geliyor. Gerçeklik denilen mefhum, çaresizlikten başka bir şey değil bu topraklarda.Kendimi düşünüyorum yeniden. Ben yılların emeğini bir sınava hasretim de geldim buralara. Umudumun kendini hep diri tuttuğu bir ortamdan buralara geldim. Bu denli kavganın, bu topraklardaki insanların aşina olduğu bir durum olduğunu yalnızca televizyonlardan görür, duyardım. Şimdi ise tam ortasındayım bu kavganın. Ben bir öğretmenim. Kara yağız bir öğretmen. Buradaki çocuklara kendi topraklarımdan umut devşirip geldim. Onlara muhteşem bir gelecek hazırlamanın umuduyla geldim. Hâlbuki şimdi öyle miyim? Tükenmiş umutlarım. Bütün yazlarım ayazdan miras bir kışa dönmüş. Bugün diyorum bugün… Gecenin daha başındayız. Dışarıda bombalar patlıyor. Polislerle dersine girdiğim öğrenciler çatışıyor. Evet, polislerle öğrencilerim! Gözlerinde umudu aradığım öğrencilerim. Sakince doğruluyorum yerimden. Başımı korkuyla pencereye yaklaştırıyorum. Beşinci kattayım. Tek güvencem yüksek bir yerde oturuyor oluşum. Diğer türlü ölüm hiç uzak olmazdı bana.Aşağıda bir araba yanıyor. Alevler bu küçük kasabanın tümünü aydınlatıyor. Başları sarılı insanlar koşuşturuyor etrafa. Ellerindeki molotofları polislerin üzerine doğru atıyorlar. Adının kirpi olduğunu öğrendiğim bir askeri araç molotofların arasında kalmış. Uzaktan silah sesleri geliyor. Dağların arasından. Bir savaşı yaşadığıma inanamıyorum. Hâlbuki televizyonda insanlar deli gibi eğleniyor. Hiçbir şey yokmuş gibi. Sahi burası…? Nasıl bu kadar kör kesilir insan ki. Kafamda korkuyla karışık cevapsız sorular… Bir de ruhumun derinliklerinde kendini an be an hatırlatan kızım. Bense çaresizliğin pençesinde öylece kıvranıyorum. Karanlıkta ellerimle duvara tutuna tutuna varıyorum odama. Başımı usulca koyuyorum yastığa. İçimde eşimi arayıp olanları anlatıp anlatmamanın kararsızlığı. Telefonumda beş cevapsız arama. Hepsi de eşimden. "Arkadaşlarla beraberiz, ben seni ararım." diye bir mesaj atıyorum. Gözlerimi olanca savaşa rağmen kapatmayı başarıyorum. Hangi ara uyuduğumun farkında bile değilim.Kapı ansızın vuruluyor; sert, hızlı ve korkulu. Yatağımdan doğruluyorum. Saat sabahın beşi. Kulaklarım patlama sesleri arıyor; sessizlik. Kapının deliğinden bakıyorum. Üniformalarından özel harekât polisleri olduklarını anladığım üç kişi dikiliyor kapıda. Korkuyla açıyorum."Siz öğretmensiniz değil mi?""Evet?""Bizimle aşağı kadar gelmeniz gerekiyor.""Sebep?""Hemen altınızdaki dairede bir arama yapacağız. Siz de şahit olacaksınız. Bir sorun çıkmaz. Devlet emrediyor. Lütfen gelin!"Çaresiz, polisler eşliğinde iniyorum aşağı kata. Merdiven başlarında, kapı önünde, içerideki her bir oda girişinde ve nihayet koridorda özel harekât polisleri… Korkuyla adımlıyorum içeri. Ayağındaki siyah şortu ve üzerindeki Beşiktaş formasıyla biri karşılıyor beni. Sakalları oldukça uzun. Ağzında da bir sigara. Uzatıyor elini:"Başkomiser Akın. Şimdi ben bu evdeki her yeri didik arayacağım. Bulduklarımı sana göstereceğim. Sen de gördüm diyeceksin. Polis kamerası kayıtta. Burada senin hiçbir sorumluluğun yoktur. İçin rahat olsun."Büyük salona geçiyorum başkomiserin ardı sıra. Salonun pencere tarafında, yerde beş kişi oturuyor. Sakalları oldukça uzun, gözleri sürmeli, yaşı tahminimce elliye dayanmış kişi dikkatimi çekiyor. Bir an göz göze geliyoruz. Korkuyla irkiliyorum. Hemen yanında alnının tam ortasındaki dövmesiyle bir kadın. Yüzünü peçesiyle iyice kapamış. Yanlarında da yaşları ona varmaz üç çocuk. Başkomiser aramaya başlıyor evi. Hemen arkamdan elinde kamerayla bir polis kaydediyor aramayı.Köşeye yığılmış minderleri tek tek indiriyor başkomiser. En alttaki kutunun içinden kitaplar çıkıyor. Kapaklarında sakallı adamların, alınlarında yeşil bandanaların sarılı olduğu adamların resimleri. Üzerinde Arapça bir şeyler yazıyor. Kitapları çuvala dolduruyor polisler. Salondan çıkıyoruz. Başkomiser banyoya giriyor. Banyo kapısının arkasında bir adet kaleşnikof."Gördün mü?" diye soruyor başkomiser. "Gördüm." diyorum. Sonra kameraya gösteriyor.Yatak odasına giriyoruz. Elbise dolabını açıyor. Bir sürü takım elbise askıda. Hepsinin ceplerini karıştırıyor. Her birinin cebinden markası ve şekli farklı kurşunlar çıkıyor. Başkomiser salona kadar gidiyor. Sakallı adama dönüp,"Bu mermiler Türkiye'de üretilmiyor; nereden aldın bunları?""Irak'tan," diyor adam.Başkomiser bu kez mutfağa yöneliyor. Bulaşık makinesinin içinden, tabakların arasına gizlenmiş iki adet tabanca buluyor. Önce bana onaylatıyor, ardından kameraya gösteriyor. Mutfak tezgâhının altındaki dolaplardan birini açıyor. Büyükçe bir çöp kovasının içindeki çöp poşetinin altından bir adet tabanca, yirmi adet mermi, bir adet rambo bıçağı buluyor. Önce bana gösteriyor, sonra kameraya. Başımla onaylıyorum gördüğümü. Tamı tamına iki saat arıyoruz evin içini. Başka bir şey bulamıyoruz.Mutfak duvarının köşesine oturuyor başkomiser. Polislerden birinden aldığı sigarasını yakıyor. Eline kâğıdı ve kalemi alıp arama tutanağını dolduruyor. Bana imzalamam için uzatıyor tutanağı. Çaresiz imzalıyorum. O an cesaretimi toplayıp,"Olay tam olarak nedir?" diye soruyorum. Başkomiser ummadığım bir samimiyetle,"Dün ikindi vakti bu adamın dükkânını yaktılar molotofla, sonra da akşam gelip arabasına molotof atmışlar. Bu da dayanamamış pencereden iki kişiyi vurmuş. Rutin bir arama."Şaşkınlıkla dinliyorum komiseri. Ansızın kendi kendime, "pek de rutin bir arama gibi durmuyor," diyorum. Komiser bana teşekkür ediyor. "Gidebilirsin." diyor. Sonra birden ekliyor: "Sokağa çıkma yasağı başlayacak yarın sabah altıda. Bence bu şehri terk etsen iyi edersin." Korkuyla ürperiyorum.Okul müdürünü arıyorum. Kararı doğruluyor. Diğer öğretmen arkadaşları arıyorum, hepsi "biz gidiyoruz," diyorlar. Hemen valizimi hazırlayıp çıkıyorum apartmandan. İlk taksiyle şehri terk ediyorum. "Batman'a!" diyorum taksiciye. Dikiz aynasından bana keskin bir bakış atıyor taksici. Korkum birikiyor.Batman'a varıyorum. Her yerde polisler. Karnım aç, fark ediyorum. Köşedeki çorbacıya dalıyorum. İki tabak çorba içiyorum. Üstüne de iki bardak çay. Tamı tamına bir saat oyalanıyorum çorbacıda. Ansızın sesler duyuluyor dışarıda. Bütün cadde tıklım tıklım. Simsiyah çarşaflı binlerce kişi anlamadığım dilde bir şeyler söylüyorlar. En öndekiler birbirlerinin koluna girmiş. Yürüyor bütün kalabalık. Bir an gözlerimi öndekilere dikiyorum. Tam ortadaki simsiyah giyinmiş kişilerden biriyle göz göze geliyoruz. Sakalları oldukça uzun. Gözlerine sürme çekmiş. Bakışları cehennem gibi. Bana uzun uzun bakıyor. Korkuyla çekiyorum gözlerimi."Bu adam," diyorum, "bu adam, bu sabah evinde arama yaptığımız adam!" Telefonum çalmaya başlıyor. Açıyorum. Ansızın bir silah patlıyor. Alnımın tam ortasından bir kurşun delip geçiyor kafamı. Yere düşüyorum. Başımı hafifçe yana çeviriyorum. Telefondaki ses iki defa, "Babbaa! Canım babbaa!" diyor. "Kızım!" diyemiyorum. Gözlerimin anlamlı olarak son gördüğü şey, yeniden o sakallı adamın sürmeli gözleri oluyor.
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal