Tanıtım
Reels akışında bir cümle, tüm “başarı” ezberini çatlatır. İftara, yollara ve bir kazaya uzanan gecede, kahraman sırtına değen küçük bir şefkatle kendi hikâyesini yeniden tartar.
Öykünün başlangıcı
NAZ MAKAMISAMET ÇILDAN“Türkiye üçüncüsü matematikçiden özel ders.”“Bir ilişkide sevilmediğinizin beş belirtisi, yana kaydır.”“Yılmaz’ın bütün Allah’a havale edişleri.”“Gazze’de her dokuz dakikada bir çocuk ölüyor.”“Balkanların incisi Ohri’de üç gün tatil fırsatı!”“İnsan psikolojisini en çok bozan şey kıyastır arkadaşlar.”“Hayatını değiştirecek Matrix’ten çıkış kodu”“Memati, öldüm de uyandım tüm versiyonları”“Daha yerinden kalkmadan etkisini gösterecek dua.”“En marjinal burç kova”“Altaylar’dan Tuna’ya slowed & reverb”“Erşat Salihi sert çıktı”“Başarısızlıklarımızın gerçek sebebi kendimiziz arkadaşlar”Çok kereler gittiğim kafede iftarı beklerken yarınlar yokmuşçasına reels kaydırıyordum. Şu son gönderiye gelince buz kestim. Şimdikiler tetiklenmek diyor; benim beynime kan sıçradı, gözlerim ateş saçtı, sinirden elim ayağım titredi.Geçen yılın başları. Aylardan Ramazan. Motivasyon konuşmalarını ciddiye almıyorsam da bireysel olarak yapıp ettiklerimizin, üzerimizdeki olumlu olumsuz etkilerini epey tarttığım günlerdi. Elbette ne ekersek onu biçecektik. Gayret diyecektik kimimiz, kimimiz sebat. Bazımız evren, çakra diyecekti. Disiplin, kararlılık, inanç, olumlama… Bu liste uzayıp gidebilirdi. Sonuç olarak şahsi başarısızlıklarımızın tek sorumlusu bizdik. Kaçarımız yoktu.Burada başarı derken elbette ve tabii ki dümdüz başarıdan söz ediyordum. Prestijli ve geliri iyi bir meslek, iş; mutlu bir evlilik, toplumca ve devletçe kabul görmüş sürdürülebilir makul bir hayat.Şu son gönderide karşılaştığım "başarısızlıklarımızın gerçek sebebi kendimiziz arkadaşlar” diye bağıran sinsi cümleyle ilgili evvelki kanaatim bir anda değişiverdi. Hani bir yakınınız yahut tanıdığınızdan gelen beklenmedik şeytani fısıltıyı fark eder ve ondan yüz çevirirsiniz istemsizce. Bunca zaman söylediği sözleri manasını yitiriverir de kendisine mesafe koyar, iletişimi uzatmak istemezsiniz. O güne dek fark etmediğiniz bir hınzırlığına tanık olmuşsunuzdur ve artık onu gönlünüz almaz. Tam öyle oldu işte. “*Başarısızlıklarımızın sorumluluğu bize aittir*” düşüncesinden hızla uzaklaştım. Ne demek ulan tüm sorumlu biziz, dedim. İnsanca bir hayat yaşamaya uğraşıyoruz şurada. Seyr-u sülûk etmiyoruz ki deli gibi gayret ettiğimiz hâlde faturalarımızı bile ödemekten aciz oluşumuzun sorumluluğu bize ait olsun da eyvallah deyip boyun bükelim dedim. Cebimize girmeden çalınanlar varken, ter dökmeden ve nahak yere kazanılan milyarlar varken neden biz mesul olalım dedim.Garsona iftarlık siparişimi verirken kaşım gözüm dönmüş olacak ki iyi olup olmadığımı sordu. Koçum, şu an gırtlağımdaki zokayı yana yakıla çıkarmaya çalışıyorum diyemediğim için iyiyim kardeşim demekle yetindim. Ayıp olmasın kabilinden ben de onun hatırını sordum. O da iyiymiş.Bir süre sonra servisi getirdi. Afiyet olsun abi derken şöyle hafiften sırtımı sıvazladı. Bir an kalakaldım. Teşekkür bile edemedim. Zamanın durması diye bir şey vardıysa o andı. Afallamıştım çünkü hatırladığım kadarıyla hiç kimse sırtımı sıvazlamamıştı o vakte dek. Başarı putunu bize dayatan ve başarısız oluşumuzun faturasını kesen üst akla sövmeyi bile bir kenara bırakıverdim.Otuz beş yaşındaydım ve ilk kez birisi sırtımı sıvazlamıştı ve bunu düşündükçe ürperiyordum. Tıkır tıkır açılan servislerin, ayak seslerinin, evlere yetişme telaşının ve çatal kaşık şıkırtılarının arasında ürpertim hafifler gibi olmuştu. İşte kediler yerlerini almış, top patlamış ve önce hoparlör cızırtısı sonra ezan sesleri sokağı doldurmuştu.Acaba az önce dertlendiğim başarı mevzusunun verdiği çaresizlik hissiyle zihnim bana oyun mu oynuyor, olayları dramatize mi ediyor diye düşündüm. Yok öyle değildi. Oruç başıma vurdu desem, o da değildi. Neyse ki iftarı yaptıktan sonra canımın içi tütün sayesinde biraz toparlar gibi oldum. Çay içerken daha da açıldım.Sakince içtim bu kez çayımı. Düşüne düşüne. Sigaramı hırsla değil sükûnetle yaktım ve dönüp dönüp şunu sordum: “Neden kimse benim sırtımı sıvazlamadı bu yaşa kadar?” Sanırım böyle diye diye Allah’a birazcık kırıldım. Bu esnada masalar toplanıyor, çaylar ve tatlılar gelip gidiyor, bir cümbüştür kopuyordu. Ey benim güzel Allah’ım dedim Dumrulca. Yücelerden yücesin, kimse bilmez nicesin de neden benim sırtımı bir kerecik olsun sıvazlatmadın? Haydi yapmayacaktın -ki hikmetinden sual etmiyorum- peki ya bu eksikliği tam şimdi, şu mübarek sofrada niye gönlüme düşürdün?İftardan sonra yürüdüm yürüdüm ve yürüdüm… Hep bunları düşünerek. Şehrimizin tek sahafı bu saatte açık olsaydı oraya gider biraz kafa dağıtırdım. Kapalıydı. Ramazan eğlencesi diye millete yutturulan birkaç abuk subuk etkinliği izledim. Kalabalıkları yara yara bir ok atımı daha yürüdüm. Baktım ki yürümeyle bir yere varılmıyor, eve geçtim. Hazırlık yapmam lâzımdı zira ertesi gün birkaç haftalığına köye geçecektim.-**.O düşünceli gecenin üzerinden bir hafta kadar geçmişti. Ramazan-ı Şerif bizim bütün bezginliğimize, düşüp kalkmalarımıza, kafa karışıklığımıza; komplekslerimiz ve isyanlarımıza rağmen olanca güzelliğiyle akıp gidiyordu.Ramazan’da genelde ev-arsa alım satım işleri zayıf olduğu için günlerimi çoğunlukla yazıhanede tekkeyi bekleyerek ve köy çevresinde motosikletle dolaşarak geçiriyor, kendimce hareket halinde olmaya çalışıyordum.O gün biraz da vakit geçsin diye ilçeye gitmiş ve beş altı kutu yaş mama alıp motosikletin sepetine koymuştum. Dedim mübarek aydır, bizim bahçedeki zirzoplar da güzel şeyler yesin. Geri dönerken ilçe sapağındaki mezarlıkta durmuş bulundum sebepsiz. Kontağı kapatıp havayı kokladım. Mis gibi. Sonra ciyak ciyak sesler duydum. Etrafa bakındım ve henüz bir aylık bile olmamış dört köpek yavrusunun mezarlığa atılmış olduğunu gördüm. Yaklaşmıyor, korkup kaçıyorlardı. Be “kitapsızlar” diye söylendim atanlara. Burada yazamayacağım cümleler süsledi dudaklarımı. Sonra yavrulara döndüm. Ulan keratalar dedim. Allah size dişinize göre yaş mama gönderdi, haydi yiyin.Bir güzel doydular. Orada minik bir barınak yaptım. Yavrulardan birisini yakalayıp şöyle biraz sırtını sıvazladım Yine inceden bir içim burkulmadı değil.Motosiklete binip dönüş yoluna geçtim. Yol bomboştu ve sakin sakin sürüyordum. Birden nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde takla attım ve tarlaya kafa üstü çakıldım. Gözlerim karardı, ağzıma yüzüme toprak doldu. Ölüyorum sandım. Bana uzun gelen bir süre gözlerimi açamadım, nefes alamadım ve ayağa kalkamadım. Neden sonra dizlerimin üzerine doğruldum. Gözlerimi hâlâ açamıyordum. Kesik kesik öksürdüm. Aklıma yalnızca borçlarım ve şehadet getirmek geldi. Borçlarımı bitirmeden ölmesem bari diye hayıflandım. Sırtımda, omuriliğimde ve boynumda müthiş bir acı vardı ki tariften acizim. Omuriliğim ve boynum kırıldı sandım ilkin. Doğrulamıyor, dik duramıyordum. Tarladaki konteyner bozması şantiyeden genç bir adamın bana doğru koştuğunu fark ettim. Soluk soluğa yanıma vardı. Bir şeyler söylüyordu fakat duymuyor, anlamıyordum.Adam beni dikkatlice arabasına bindirip ilçe hastanesine sürdü. Oturmakta bile son derece zorlanıyordum. Kısa ama müthiş sancılı bir yolculukla hastaneye vardık.Hasta kaydı, muayene, film, röntgen derken doktor çağırdı. Birkaç soru sordu. Olaya Jandarma Trafik karışmasın, tutanak falan uğraşmayalım diye bisikletle takla attığımı söyledim. Yalan da sayılmazdı hani. Doktor kırığım olmadığını söyledi. Eziklerden dolayı birkaç hafta ağır kaldırma gibi şeyler söyleyip reçeteyi uzattı. “Yahu” dedi gülerek, “kendi kendine takla atmak da büyük başarı ha”.İçimden dedim hocam başarı mevzuuna hiç girmeyelim, dedim. Sadece tebessüm ettim. Teşekkür ederek reçeteyi aldım. Sırtım hâlâ alev alev yanıyordu. Tam çıkarken arkamdan seslendi:– Samet bey unutmadan. O reçetede bir merhem var. Bir hafta boyunca o merhemle sırtınızı sıvazlatacaksınız. dedi.Ben taş kesilmişken sözüne devam etti:– Merhem bitene kadar her gün, günde iki kez, kendi kendinize de sıvazlayabilirsiniz.
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal