Tanıtım
İrfan serseri serseriliğini bırakır. Arsasındaki kuyu suyunu "Şifalı maden suyu" diye satar, zengin olur. Hafiflık ve girişimcilik arasında!
Öykünün başlangıcı
Uzun irfan, babasından kalan mühimce servetin üstünde har vurup harman savurduktan sonra bir zamanlar serseri dolaştı. Sonra baktı ki, olacak gibi değil, öteye beriye başvurdu, birkaç işe girdi çıktı, sakal koyup sarık sardı, hacı oldu, hoca oldu, cami avlularında muska yazdı, pazar yerlerinde bin bir derde deva diye macun sattı, köy imamlığı ile Rumeli’ye, dervişlikle Anadolu’ya gitti geldi, hulâsa girmediği delik, boyanmadığı boya kalmadı; lâkin bütün bu işlerin hepsinden pek çabuk bıktı ve günün birinde yine on parasız mahalle kahvesine düştü. İrfan’ın babadan kalma bir arsası vardı ki, hisseli olduğu için bir türlü satılamıyor, zaten satılsa da pek kör bir yerde olduğu için kimse itibar edip parasını saymağa yanaşmıyordu. Geçen temmuzun öğle sıcağında, kahvenin peykesinde arpacı kumrusu gibi derin derin düşünürken İrfan’ın aklına arsa geldi ve içinden dedi ki:- Ulan şu uğursuz yer hiç de para etmez mi, kâğıt para ile şunun arşınına üç kuruş da veren olmaz mı acaba? Hepsi bin yedi yüz arşın yer, bunun dört yüz elli arşım benim.. Üçer kuruştan bin üç yüz elli kuruş eder, haydi üç yüz ellisini de bertaraf et, on kâğıda da kimse almaz mı? Dur bakayım bir iki kişiye açayım!.. Ve sonra hele dedi: Gidip bir gezeyim, bakayım, iki sene var ki oraya adımımı atmadım. Ceketini omuzuna aldı, sallana sallana arsanın yolunu tuttu. Beş on adım gittikten sonra, baktı ki, bir alay Yahudi çocukları, ellerinde şişeler, kavanozlar, güğümler su getiriyorlar. Onlara sordu:- Nereden getiriyorsunuz bu suları?- Köyden, köyden..- Hangi köyden?- Nah, burada, Oluklu Bayırdan!- Sizin semtinizde su yok mu?- Var amma bu su, hastalik için..- Ne hastalığı için?- Ne hastalık?.. Hepsi hastalık bu su iyi geliyor. İçerde kum, sulacan, ne var, ne yok, hepsini döküyor.İrfan bu suyun, hâlis Halkalı suyu olduğunu biliyordu. Demek dedi, sonradan birisi böyle bir rivayet çıkarmış ve herkes inanmış, tıpkı benim macunun hesabı. Şu sudan acaba ben de şişelere doldurup uzak semtlere götürsem, satıp para kazanabilir miyim?Bu düşünce ile arsaya geldi, yıkık bir duvarın kenarındaki baldıranların gölgesine çöktü, bir cigara sardı. Vaktiyle içinde fındık, kızılcık, limon, manolya gibi nadide ağaçlar ve müteaddit üzüm ve hanımeli çardakları ve ortasında bir havuz bulunan bu bahçe şimdi ne kadar tanınmaz bir hale gelmişti, bahçelikten, arsalıktan çoktan çıkmış, umumî bir mezbele olmuştu. Bütün mahallelinin senelerden beri döktüğü pislik, sanki yetişmiyormuş gibi, belediyenin çöp arabaları da, arada sırada yüklerini burada hafifletiyorlardı. Süprüntü yığınlarından teşekkül etmiş koca koca tepeler, birer küçük dağ tepelerini andırıyordu. İrfan cigarasını yarı etti, kalktı, süprüntülerin, leşlerin arasında mütefekkir ve melûl dolaşmağa başladı, gözüne bir köşede yarı yarıya toprağa gömülmüş kirli, paslı bir bilezik taşı ilişti; hah, dedi, bizim burada bir de kuyu olacak. Sonra gitti, eğildi, kuyunun içine baktı ve ufak bir taş alıp aşağı attı. Kuyuda hâlâ su vardı. O zaman aklına, demin Yahudi çocuklarının götürdüğü su geldi ve yüzü gülerek hemen kahveye döndü...İki gün sonra, İrfan elinde kazma kürek arsayı temizlemeğe başladı. Soranlara hep:- Öteberi ekeceğim., diyordu.Ve herkes alay ediyordu:- İrfan Bey, ateş böceği ek de, gelecek seneye lüks lambası toplarsın!Yahut:- Hamsi ek, gelecek seneye palamut biçersin!..O, bu alayların hiçbirine ehemmiyet vermeden tam bir ayda orasını tertemiz, yüzüne bakılacak bir hâle getirdi.Bir gün mahalleli baktılar ki, İrfan arkasına beyaz bir gömlek giymiş, arsanın içindeki kuyunun başında bir sandalyeye oturmuş, önünde bir masa ve masanın üstünde bir yığın ilan...Aradan üç ay geçmemişti ki İrfan, arsanın diğer hisselerini alıp oraya yedi odalı mükemmel, kâgir bir ev ve altına da fennî ve şık “Şifalı Maden Suyu” deposu yaptı...
Yazar
Benzer öyküler
Komedi / Mizah