Tanıtım
Kıymet’in talihsizliği, payetli Leyla’yla tanışınca tuhaf bir şansa dönüşür; ta ki bir ihanet, bir intikam ve bir kamyonet dolusu gül her şeyi tersyüz edene kadar. Parlak görünen hayatların içindeki komediyi keşfetmeye hazır mısın?
Öykünün başlangıcı
LEYLA SU’NUN OYUN KULÜBÜNİHAN ÖZEBEOĞLUBir kapı kapanınca diğerinin de aynı şiddetle kapandığı, ettiğim duaların semanın farklı katlarında bir bir asılı kaldığı bir aralık ayında hayatıma girdi Leyla. Zikrettiğim ayda kendimi çamaşır makinesinde yatay biçimde unutulmuş bir çorap tanesi gibi hissediyor, makineye hangi çamaşır girerse girsin onunla bir müddet dönüyor, bu süre zarfında kendimi bir nebze olsa da neşeli ve kalabalık hissetsem de makinenin renkli yıkama programı bittiğinde yine en dipte yitip gidiyordum. Bu histen kurtulmak için almadığım çevrimiçi, çevrimdışı eğitim kalmamış, kısacık bir süre zarfında biyoenerji uzmanı, uzman meditasyoncu, hayat koçu hatta spiritüel koç oluvermiştim. Yüzlerini ilk defa bilgisayar ekranından gördüğüm onlarca insanın çocukluk travmalarını dinliyor, hepsinin içini delik deşik ediyor, iş sorunu çözmeye gelince de ya eğitimi sonlandırıyor ya da muhataplarıma suya yazı yazma, ipe un serme, Konya bozkırına ağaç dikip etrafında beş tur dönme gibi birbirinden mümtaz görevler verip her şeyi zamana bırakmalarını söylüyordum. Bu hamlelerimin ardından içim zerre kadar sızlamıyor, kaderimin talihsiz kısımlarımı onlara bir şekilde pay edince şeytani bir haz alıyordum.Zihnimdeki en yüklü klasör, şüphesiz kara bahtım kör talihim klasörüydü ve tıklım tıkış şanssızlık hikâyeleriyle doluydu. Misal, hiçbir kampanyayı vaktinde yakalayamıyor, ücretsiz kargoyla kupon indirimlerinden faydalanmayı bırak, sezon alışverişlerinde bile sepete atıp en acilinden tuvalete kaçtığım ekoseli etek ben çıkana kadar başkası tarafından alınmış oluyordu. Salonumda eş zamanlı olarak Noel ağacı, dilek ağacı ve para ağacı olmasına rağmen olumlu hiçbir evrensel işarete denk gelemiyordum. Asansörler bile çağrıma kulak vermeyip rötar yapmayı tercih ediyor, evliler evine köylüler köyüne giderken tüm bu gidenler bende birikip ya yüzümde sivilce ya da gözümde yaş oluyordu. Evlilik için hem yaşım hem içim geçtiğinden bu defteri ilelebet kapatmış, hatta defterin her sayfasında adam asmaca oynayıp canımı yakanların cümlesini ipte sallandırmıştım. *İki sesli, üç sessiz, hepsi karaktersiz.* Benim adam asmacamın özeti en yalın haliyle buydu.Yüzümün bir nebze olsa güldüğü, kendimi orta sınıf dürümcü turşusu gibi hissetmediğim tek mekânsa iş yerimdi. Baba yadigârı bir kitapçı dükkânının sahibesiydim ve annemin vefatından sonra, çoğunluğu ikinci el olan kitaplarımı *İKİ AL ÜÇ ÖDE, ŞİMDİ PARASINI VER KİTABINI ANCA HAFTAYA ALIRSIN* gibi müşteri memnuniyetini azami düzeyde tuttuğum kampanyalarım sayesinde güller gibi geçinip gidiyordum.Leyla içeri girdiğindeyse doksanlar pop dinleyip kartpostallarımın simlerine flörtöz bakışlar atıyordum. ‘Hellooo! Burası kitapçı dimi?’ dedi Leyla. Benim iç dış karalarımla grilerime inat, o ışıl ışıldı. Üzerinde baştan aşağı payetlerden oluşan akşam güneşi renginde bir ceketle, mürdüm rengi bir pantolon vardı. Kırmızı rujunu üst dudağına alelusul sürdüğünden dudaklarındaki Allah vergisi tepecik yok olup gitmişti. Ben üstünü başını şaşkın şavalak incelerken, Leyla akıllı telefonunun silikon kılıfındaki rengi gitmiş donutlarla oynayıp cevap vermemi bekliyordu.Sorusunu ‘Hayır, burası kasap dükkânı yenganım. Kitapların iç sayfaları da sucuk pastırma dolu.’ diye yanıtlamak istesem de dişlerimi göstermeden tebessüm ederek ‘Merhaba hanfendi, evet.’ diye gayet sıradan bir esnaf cümlesi kurdum. Ne olduysa ondan sonra oldu. Bir saat kadar dereden tepeden sohbet ettikten sonra, Leyla’nın Barbie’den dünyasının tam merkezine yerleşmiştim. Leyla çini sanatı ve tasarımı mezunuydu, bir iş günü bile çalışmamıştı ve eşi kallavi bir kebapçıydı. Şu sıralar, dünyası kendine ek olarak iki buçuk yaşındaki kızı Leyla Su’nun etrafında dönüyordu. Buraya da zaten Leyla Su’yu oyun kulübüne bıraktıktan sonra öylesine uğrayıvermişti. Kızının onlarca fotoğrafını telefonundan göstermişti göstermiş olmasına ama hepsinde çocuğun yüzüne kocaman bir nazar boncuğu emojisi yapıştırmıştı. Ve asıl bomba, Leyla ile komşu apartmanlarda oturuyor olmamızdı. Sohbet sona erdiğindeyse, Instagram’a koymak üzere cilalayıp hazır ettiği beş altı adet öz çekimimiz vardı bile. Giderken ‘Hoşça kal Kıymet. Adın nine adı gibi. Çok komik. Ama sevdim seni.’ demişti. Stanley termosu sağ elinde, kıvırta kıvırta cipine gitti.Müşteriler çekilip günün sonunda telefonu elime aldığımda beklediğim şey olmuştu. Leyla azdan da az takipçili sosyal medya hesabımın yeni takipçisiydi ve en az on yıllık iki gönderimin ikisini de beğenip altlarına şirin şebelek yorumlar yapmıştı. Leyla’nın hesabı çoğunluğu Leyla Su’nun sansürlenmiş çoklu gönderilerinden oluşan bir işletme hesabıydı. Fotoğrafların hepsi müzikliydi. Bazılarının arka fonunda ‘Para Bizde’ çalıyor, bazılarındaysa Mozart’la Vivaldi varlık mücadelesi veriyordu. Hesabının biyo kısmı ise dünyanın geri kalanı için zerre önem arz etmeyen söz, nişan, evlilik tarihleriyle doluydu. En altta da tahminimce akrabalarına ithaf ettiği iğneli bir deyiş vardı. ‘*Dosta kuzu, düşmana kurt. Rabbim önce kalp güzelliği versin. Yer gök yılan.’* gibi kafiyesiz geçişlerden ibaretti zikrettiğim deyiş. Yurtdışında, bayram arifesinde, otel şezlongunda, komşu cenazesinde herkesle ve her yerdeydi Leyla. Benim aksime, yastık içine tıkıştırılmış boncuk elyaf gibi dolu dolu yaşamıştı hayatı. Bense daha önce dediğim gibi çamaşır makinesinde bir başına kalmış, ıslak ve tülermiş çorap tekiydim.Hafta sonu ve hafta içleri tüm benliğimle Leyla’nındım. Çoğunlukla ben onun evine gidiyordum. Leyla’nın evindeyken kendimi Muhteşem Gatsby’nin şatosunda gibi hissediyordum. Benim kaygılarımın onda biri yoktu Leyla’da. Dert dedikleri, benimkilerin yanında toplu iğne başı gibiydi. Küresel ya da yerel hiçbir sorun için dertlenmeyip, keder kotasını nesli tükenmesinden endişe edilen Amerikan ev örümcekleri; ya da şempanzelerin mi burnu büyüktür bonoboların mı gibi mevzularla dolduruyordu. Leyla kendi cennetinde ömrünü güller gibi geçirirken, kocası Muhsin’se çok çalışıyor, çok kazanıyor, karısına bol bol itibar ediyordu. Bu itibar hissi, karısını iç dış kaskolanmış gibi hissettirdiğinden olsa gerek, Leyla beğendiği eteğin sekiz rengini birden alıyor, aldıktan sonra da ben gibi içi içini yemiyor, bilakis beklediği kargo gelince yeni cicileriyle göbekler atıyordu. Bu tek kişilik Leyla müzikalinde, sahneye inen kadife perdelerden sorumlu hademe gibi olsam da hayatımda ilk defa su akar yolunu bulur, bulmazsa da Allah kerim diyordum. Sonuçta, ömrümün bu kısmına dek koca bir mahalleye yetecek kadar kaygılanıp, kaygıdan tüm ülkeyi sarmalayacak otobanlar inşa etmiştim. Oysa Leyla’nın çiçekli köy patikaları vardı. Ve ben o patikalarda piknik yapmayalı asırlar olmuştu.O ev gezmesi senin, bu açılış benim koşturup durduğumuz balayı vari zamanlarda Leyla’nın gününü organize ederken Leyla Su’nun oyun kulübünde olacağı zamanlar her şeyin merkeziydi. Leyla tüm gününü ve günümüzü 12.30’la 16.30 arasındaki oyun kulübüne göre organize eder, bu saat aralığına meydan okuyan bir alternatifi yok sayardı. Leyla Su’nun oyun kulübü ve yine Leyla Su’nun nazar boncuğu emojili bin bir çeşit fotoğrafı. Bu ikisi, orta yaşın tansiyon ilacı ve şeker ölçüm cihazı gibi, Leyla için ziyadesiyle kıymettardı. Bense mütemadiyen etkileşim sarhoşu ve de Leyla’nın deyim yerindeyse Mecnun’uydum. O, hayatıma girdikten sonra neredeyse hiçbir şey ters gitmemişti. Ziplenmiş bir mutluluklar dosyasına aralıksız tıklayıp duruyordum. Benim Leyla’da ne bulduğum şüphesiz belliydi. Peki Leyla neden beni seçmişti? Bir Barbie bebeğin bir yalı kazığı ile ne işi olabilirdi ki? Sorduğumda ‘Fazla kurcalama Kıymiş.’ demişti. ‘Kurcalarsan kurtlanırsın. Nasip de geç.’Aralık, Ocak’ı, Ocak Şubat’ı, Şubat Mart’ı kovalamış, kuzey yarım küreye nasip olarak Nisan düşmüştü. Nisan şahsım adına en sevimli bulduğum aydı. Kaprissiz, kararında neşeli ve kibirsiz. Ama bu güzelim ayda eksik olan şey Leyla idi. Ay girdi gireli arayıp sormuyor, sosyal medya hesabında Leyla Su’nun fotoğraflarını arabesk şarkılar eşliğinde nazar boncuksuz paylaşıyor, oyun kulübünün servis şoföründen aldığım bilgilere göre de kızını *öylece* kulübe bırakıp yine aynı tatsızlıkta bir *öylece*yle almaya geliyordu. Evde kendi kendime yaptığım çok sayıda konuşmanın ardından gidip Leyla’yı görmeye karar verdim. Belli ki ters giden bir şeyler vardı. Olsa olsa Leyla’ya benim lanetim bulaşmıştı. Suç bendeydi. Kızın cillop gibi hayatının üstüne Katerina kasırgası gibi çökmüştüm.Kapısını açar açmaz boynuma atladı Leyla. Kaşı, bıyığı uzamış, fönsüz saçları tiftiklenmiş, neon sarısı saç uçları da kırılmıştı. Asıl kırık olan kalbiydi. Ki, anlamam saniyelerimi almıştı. ‘Muhsin beni aldatmış Kıymiş.’ dedi Leyla. ‘Hem de Leyla Su’nun oyun kulübündeki jimnastik hocasıyla.’ Ardından hıçkırarak ekledi. ‘İkisini de hallettim ha. Kızın ayağı alçıda. Muhsin de annesinde.’Acı neşe gibi eften püften bir his olmadığından alelusul işler yaptırmıyordu insana. Mutluluk iki hoplatıp zıplatıyor ardından bir iki fos kahkaha attırıp salıveriyordu insanı ama keder öyle mi? İnsana galaksiler miktarınca *yeniden muzaffer olma yöntemi* sunuyordu. Leyla mikro savaşında kendince galip gelmiş, muhataplarının ikisini de nakavt etmişti. Bu belli ki Leyla’nın Mohaç’ıydı. Kısacık sürede zafer kazanmıştı benim pembeden komutanım.Teselli etme mevzusunda bir hayli kötü olduğumdan tek yaptığım Leyla’ya kucak açıp, defalarca kez anlattığı intikam hikâyesini Gassal’ın ilk sezonunu heyecanla izliyormuş gibi yapmaktı. Leyla’ya gelişimin üstünden taş çatlasın üç saat sonra, Muhsin bir kamyonet dolusu kırmızı gül ve annesiyle Leyla’nın apartman kapısında belirmişti. Kamyonetin içinden çıkan Roman müzisyenler klarnet eşliğinde ‘Ellerimde çiçekler, kapında sırılsıklam!’ şarkısını söylerken nümayişi asıl başlatan, Muhsin’in kolundaki en ünlü pırlantacı poşetinde arzı endam eden tek taş, beş taş, elmas bilezik ve pırlanta küpelerdi. Olan biteni bilmem kaçıncı derbisini kazanan karizmatik futbol antrenörü edasıyla balkon camından izleyen Leyla, uzun süre istifini bozmayıp kostaklanmış, şarkının onuncu kez tekrara gireceği sırada aşağı inip kocasının ve kayınvalidesinin boynuna atlayıvermişti. Sarılmanın etkisiyle kayınvalidesi boğula yazmış, Muhsin’se öksürüğe tutulmuştu. Bense kucağımda Leyla Su’yu hoplatıp zıplatıyor, Leyla’nın bir sonraki sosyal medya paylaşımları için veri topluyordum. ‘Ne tuhaf!’ dedim kendi kendime. Markete gidip sarı bez bulamadığımda Leyla’nın aldatıldığında hissettiğinden kat be kat fazla acı çekiyorum. ‘Ben de dandik acılar, peşi sıra gelen bedelsiz mutluluklar istiyorum Allah’ım!’ diye sessizce bağırdım. ‘Lütfen bu dünya müsameresine beni de dâhil et!’Bundan sonrası mı? Her popüler romantik komedi filminde olduğu üzere, Leyla, Muhsin’i affetti. Muhsin allem edip kallem edip oyun kulübündeki öğretmeni işinden etti. Hatta karısının içi daha da rahat etsin diye kulübü satın alıp adını ‘Leyla Su’nun Oyun Kulübü’ diye değiştirdi. Leyla kayıt alırken *çocuklarıyüzündenazarboncuğuylapaylaşma sözleşmesi* hazırlattı. Dostluğumuz tam gaz devam ederken, aldığım son güncellemelerle Leyla’nın Kıymiş’i olan bendeniz, arkadaşıma verdiğim sözü tutup kurtlanmayayım diye kurcalamaktan vazgeçtim. Şimdilik kurcalama arzum başıma vurduğunda anında mazinin tüm deliklerini sıcak silikon tabancası ile hunharca doldurmaya girişiyorum. Bir de aralıksız kitap satıp elim erdikçe hoşaf kaynatıyorum.
Yazar
Benzer öyküler
Komedi / Mizah