Tanıtım
James Joyce ile Dublin'de simit yediğinizi hayal edin! Yalnızlıktan sıkılıp kendini absürt bir İrlanda rüyasında bulan Şevket'in tuhaf macerası. Emniyet kemerlerinizi bağlayın! Buluntu dergisi 11. sayıda yayımlanmıştır.
Öykünün başlangıcı
Ellerimi uçlarından tutuşturulmuş çırayla ısıttım bugün. Kendimi çok başka yerlere, diyarlara taşıdım. Sıkılmıştım evde bir başına durmaktan, aynı televizyona, aynı telefona bakmaktan… Eşyalarımı topladım; kendime bir günlük bir gezi planladım. Bir gün uzaklaşacağım buradan. Hayatın sadece bir günü, varlığımı sorgulayacak kadar pençesine düştüğüm dertlerden uzak kalacağım.Arabaya atladım. “Ormanlara sür!” diye bağırdım kendi kendime. “Beni uçsuz bucaksız ormanlara götür. Yaban domuzlarının içine bir yere koy. Boz ayılar çıksın önüme. Daha derine inebilirsem Anadolu leoparıyla karşılaşayım; ‘Bir sen bir ben kaldık,’ diyeyim ona, soyu tükenmeyen bir o, bir de ben.”Yolların, uçsuz bucaksız yolların içinden geçtim yine. Gün dediğimiz şey, gittiğim her kilometrede tükendi. Bir ağaç kavuğunun altına çektim arabayı, dörtlüleri yaktım. İşte orada uyandım.Uyandığımda direksiyonun sağındaydım. “Nasıl geçtim acaba?” diye düşünürken korna sesleriyle irkildim. Kafamı kaldırdığımda yağmurdan yarı ıslanmış bir tabelanın üstünde O'Connell Street yazıyordu. “Allah’ım, aklımı çıldıracağım,” demeye kalmadan arka koltuğa biri bindi. Daha önce hiç görmemiştim. Kafasında fötr şapka, üzerinde janti bir takım elbise ve gözlerinde yuvarlak bir gözlük vardı. Benim konuşmama fırsat vermeden:“Sweny’s Pharmacy, please.” dedi.Ne dediğini anlamamakla birlikte kafa sallayarak kontağı çevirdim. Araba sanki kendini otomatik pilota almış gibi ilerliyordu. İşte o zaman saçma bir dünyanın içinde olduğumu anımsadım. Defalarca çimdik attım kendime; defalarca “Bu rüyadan uyanmalıyım,” dedim. Hatta bazen yüksek sesle düşündüm, yüksek sesle bağırdım.O sıra arkamdan bir ses geldi:“You’re not in a dream, my child. You’re simply inside a journey filled with secrets. Today, you’ll just be accompanying me for a single day.”*Sen kimsin kardeş?* demeye kalmadan içimde bir yerde sakladığım sesler yine uyandı.Dış ses: Joyce ulan, bu Joyce!İç ses: Ulan arabaya bindi bileli limon kokusu alıyordum, anlamalıydım. Ne dedi bu arada… Sanırım altyazı geçmemiz lazım.Dış ses: “Bir rüyada değilsin, benimle bir gün geçireceksin,” gibi bir şeyler dedi. B1 İngilizce seviyemle ancak bu kadar çevirebiliyorum. Neyse, devam edelim.Olan bitene mana veremeden, hazır araba kendi kendine çalışıyorken yağmurla temizlenen bu köhne caddenin içinde yürüyen insanlara, o insanların bir yere yetişme ya da yetişememe telaşına baktım. Kendimi etrafa bakmaktan alamıyorken araba yolun sağında bir yere kendini park etti. Kafamı kaldırdığımda tabelayı okudum:Sweny’s Pharmacy.Joyce arabadan inerken,“Come along then, my child,” dedi.Bildiğim kelimeleri aklımda birleştirerek, beni yanında istediği kanaatine vardım. Aşağıya indiğimde limon sabunu kokuları karşılıyordu beni. Joyce’un arkasından dükkâna girdim. Girdiğim dükkân ilk başta bir eczaneyi andırıyordu ama sadece bir eczane değildi. Dükkânın orasına burasına dağılmış eski kitaplar, ansiklopediler, gazete kupürleri beni mistik ve gizem dolu bir eczanenin içinde bambaşka yerlere sürüklüyordu.Joyce sabunları aldıktan sonra kapıyı açmama fırsat vermeden arabaya atladı, ben de arkasından girdim. Araba bu sefer çalışmıyordu. Sanırım benim kullanmam gerek diyerek kontağı çevirmeye yeltendim ancak araba yine çalışmadı. Arkadan yine o alışıldık ses tonuyla seslendi:“The car won’t start unless you put your seatbelt on, my child.”Dış ses: Kamu spotu.İç ses: Emniyet kemerinizi lütfen takın… O zamanlarda kemer var mıydı?Dış ses: Boş ver, karıştırma orasını.Kemerimi taktığım anda araba çalışmaya başladı. Joyce yine o bilindik ses tonuyla:“Let us go to the banks of the River Liffey, my child.” dedi.Araba kendiliğinden hareket etti. Ben de bu durumdan fırsat bularak yolda olan biteni izlemeye devam ettim. Her kilometrede burnuma yemek kokuları geldiğinden acıktığımı hissettim. Birkaç sefer “Yemek yemek…” dedim. Sonra Joyce da bu durumu anlasın diye dikiz aynasının köşesinden bakıp ona seslendim:“I’m hungry, man. I’m hungry, okay?”Joyce seslenişimi duymamış gibi kafasını camdan dışarı izlemeye çevirdi. Sonra tok bir sesle:“Hunger is the most honest companion, my child.” dedi.Dış ses: Açlık en büyük…İç ses: Çevirme, çevirme. Açlığın en büyük yoldaş olduğu bir ülkede yaşıyor.Bu açlığa daha fazla dayanamam diyerek, yere kadar uzanan kahverengi paltomun ceplerini yokladım.Dış ses: Yokla ceplerini… Aşk kırıntısı kalmış olmalı biraz.İç ses: Şebnem Ferah’ı severiz ama şimdi sırası değil.Uzun uğraşlardan sonra cebimden simit çıkardım. Simidi çıkardığım sırada araba kenara çekilmişti. Joyce bagajdan termosla çay çıkardı. Ben de marketten bir kalıp peynir aldım. Joyce ile nehir kıyısında yürürken simit–İngiliz çayı–peynir üçlemesini yaptık.Nehir alabildiğince uzundu ve etrafı sararmış yapraklarla doluydu. Burnuma tuz ve limonla karışık kokular geliyordu. İşçileri, yolcuları, eline eski püskü kitaplar tutuşturmuş entelektüelleri ya da entelektüel görünenleri görüyorduk. Joyce kendinden emin bir şekilde, elleri ceplerinde yürümeye ve beni de peşinden sürüklemeye devam ediyordu.Simitleri bir çırpıda bitirmiştik ama içimden “Bir çay daha içsek fena olmaz,” diyordum. Joyce tam o sırada bir kafenin önünde durdu ve içeri girdi. Tabelada Bewley’s Oriental Caféyazıyordu.Sanki dükkânın müdavimiymiş gibi koridorda ilerledi. Bir masaya oturdu. Yanına gelen garsona:“Two strong Irish tea, please.” dedi.Ben de karşısına geçtim. Joyce benimle hiç konuşmadan etrafı izleye izleye çayını yudumladı. Çayını bitirdikten sonra masanın üzerine koyduğu şapkasını alarak taktı ve bana dönüp:“Now we can head to Davy Byrne’s Pub.”dedi. Sonra arabanın oraya doğru hızlıca yürüdü, kapısını açtı, bindi. Kemerimi taktığım anda araba yine kendi kendine hareket etmeye başladı.Çok vakit geçmeden Davy Byrne’s Pub’ın önünde durduk. Joyce yine tez canlılığıyla önden ilerledi; kapıyı açtı, benim için de tutmayı ihmal etmedi. İçeri girer girmez bronz tezgâh ve yıllanmış ahşap kokusu çarptı yüzüme. Burnuma çarpan o ahşap, bu pubın hâlâ içeride bir yerde yaşadığını söylüyordu.Joyce oturdu ve hem bana hem kendine Gorgonzola sandviç ve Burgundy şarabı söyledi.Sandviçle birlikte parmaklarımı yiyecektim ki Joyce’un sesiyle kendime geldim:“A pub is never just a pub, my child. It’s where the city whispers its secrets.”Dış ses: Vay be. Şiir gibi konuştu adam. Neyse çevirelim.İç ses: Bu bar yalnızca bir bar değildir evlat; şehrin sırlarını fısıldadığı yerdir.Joyce bu cümlesinden sonra masadan kalktı. Arabaya doğru ilerledi, kapıyı açtı, bindi. Ben de bindim. Araba, Joyce’un nereye gideceğimizi söylemesini beklemeden hareket etmeye başladı.Az sonra eski bir mezarlığın önünde durduk. Girişte Glasnevin Cemetery yazıyordu. Joyce yavaş adımlarla ilerledi. Mezarların, ağaçların, etrafa saçılan yaprakların arasından uzun bir yürüyüş yaptı. Sonra bir mezarın başında durdu.Sanırım tanıdığı biri, diye düşünüp haline üzüldüm. Yanına gittim. İçimden Fatiha Suresi’nin başlangıcını hatırlamaya çalışırken yine o mistik ses tonuyla konuştu:“The dead, my child… they sometimes speak more than the living.And now, we may go to the place where everything began.”Dış ses: Bu cümleyi ben çeviririm. Ölüler, evlat… bazen yaşayanlardan daha çok konuşurlar.İç ses: Ve şimdi, her şeyin başladığı yere gidebiliriz.Arabaya bindik. Joyce bu sefer seslendi:“Martello Tower, please.”Araba yine kendi kendine hareket etmeye başladı ve ben de esnemeye başladım. Oturduğum koltuk artık bana rahatsızlık veriyordu. Uzaklardan bir duman kokusu geliyordu burnuma—sanırım bir yerler yanıyordu.Yukarı doğru kıvrılan bir yolun sonunda kuleye ulaştık. Joyce indi; paltosunun yakalarını yukarı kaldırdı, emin adımlarla kulenin girişine doğru yürüdü. Kulenin çatısına vardığımızda rüzgâr ve rüzgârın getirdiği tuz kokusu yüzümüze vuruyordu.Joyce o sırada sigarasını çıkardı.Joyce sigarasını kibritle tutuşturdu ve bana dönüp konuşmaya başladı:“Martello Tower, my child… It is not a tower.It is a wound in time where stories refuse to die.”Dış ses: Vay vay vay…İç ses: Martello Kulesi evlat… O bir kule değildir; zamanın içinde açılmış ve hikâyelerin ölmeyi reddettiği bir yaradır.Joyce’un bu müthiş cümlesinden sonra sigara dumanından rahatsız olduğumu hissettim ve öksürmeye başladım. Bir süre öksürdükten sonra alacaklı gibi çalan kapı sesiyle uyandım.Evde her taraf dumandı.Kapıda “Şevket! Şevket!” nidalarıyla bir güruh bekliyordu. Dumanın içinde süzülerek, yerdeki soda şişelerine çarpa çarpa kapıya doğru yöneldim. İçeri girenler mutfağa geçtiler.Sabah kalktığımda çayı demleyip ocağa yumurta koymuştum. Sonra da bu Allah’ın belası rahatsız koltuğa oturmuş; bilgisayardan da benim yemeğime ve hiç bitmeyen yalnızlığıma eşlik etsin diye bir şeyler açmıştım.Ne izleyeyim? diye karar vermeye çalışırken uyuyakalmışım. Yumurtayı da ocağa susuz koyduğumdan bir süre sonra yanmaya başlamış. Komşular gelmese belki ben de o yumurtalarla birlikte evde yanacaktım.Evi biraz havalandırdıktan ve mutfaktaki birkaç eşyaya veda ettikten sonra yine üşenerek bahçe kapısından içeri girdim ve bilgisayarı açtım. Son izlediğim video başlığında:Soluksuz İzleyeceğiniz İrlanda Dizileri yazıyordu.“Acaba ben ne izlemişim?” diye bakarken telefonum çaldı.— Abi naber, nasılsın?— İyiyim Ömerciğim, sen nasılsın?— İyiyim abi, geliyor musun bu akşam Taksim’e?— Nereye abicim?— Abi geçen hafta aradım haber verdim ya sana, Bloomsday var diye. Hani James Joyce barda oturup Guinness içip Joyce külliyatından bahsedecektik. Sana Fuat Bey de gelecek demiştim. James Joyce’un Türkiye şubesi olan Fuat Bey…— Neyse, unuttum herhalde. Gelirim ya, çok severim James Joyce’u.— Hadi abi ya, bana hiç okumadığını söylemiştin.Camı biraz daha açtım, o İstanbul’un mistik kömür kokusunu içime çektikten sonra ses tonumu kalınlaştırarak konuştum:“Life, my child, lingers in the quiet space between what we know and what we have yet toread.”Dış ses: Hayat evlat… bildiklerimizle henüz okumadıklarımız arasındaki o sessiz boşlukta gezinir.— Vay kralsın! Cümleye bak! Tıpkı Joyce gibi konuştun. Akşam görüşürüz.Telefonu kapattım. Sonra başımı camdan dışarı çıkardım.“Kralım ama devrik ve yalnız bir kral!” diye haykırdım.
Yazar
Benzer öyküler
Komedi / Mizah