Tanıtım
İki köylü, devletin verdiği sıtma ilacını kullanmaz. 'Kayda geçtik, sonra parasını isterler' diye korkarak yıllarca saklarlar. Devlete güvensizliğin trajikomik hali.
Öykünün başlangıcı
Davul gümbürdüyor, davulun gürültüsünü kıvrık, kıranta sakallı bir adamın sesi düğümlüyor:"Duyduk duymadık demeyin, nahiyeye gelin, ilaç dağılıyor ha!Davul sesi, köyde hiç de hayra alamet sayılmaz çünkü davulun çalması, muharebeden düğüne kadar bir sürü şeyler hatırlatır. Muharebe olursa can ister, düğün olursa mal. Düğünle muharebe ortası istenen yine bir sürü masraftır. Davulun sesi gerçektir, uzaktan hoş gelir. Şehirliler, davul seslerini şairce veyahut romantik dekorlar içinde hatırladıkları için, onu sadece müzik aletlerinden biri sanırlar... Halbuki uzun yollar, ince bir deride sese gelir. Ayrılıklar, hasretler, ölümler, büyük nostaljiler, tahsildarın yüzü, başka memleketlerin ve unutulan, uzaklaşılan insanların hülyası, bir tahta tokmakla kurutulmuş bir dana işkembesi arasında bitmeyen, tükenmeyen bir senaryodur. Her davul sesi kulakta bir ürperti ile bir sürü düşünceleri ayaklandırır. Sineması olmayan köylerde, herkes sinemayı yaşına göre davul sesi ile kendi kendine icat eder.Kıranta adamın, "İlaç dağılıyor." sözü, köyde serin bir rüzgâr gibi dolaştı ve davulun uyandırdığı korkuyu, ürperen bir kedi sırtını okşayan yumuşak bir el gibi sıvazladı. Değneklerine dayana dayana ilerleyen ihtiyarlar; saçları, anaları tarafından makasla merdiven merdiven tıraş edilmiş, yalın ayak büyümüş, dalakları mintanlarının üstünden göze batan, soluk renkli çocuklar; yularsız boş eşeklerini ite kaka sürükleyen kadınlar küme küme nahiye konağının önünde birikiyorlardı. Bir teselliye ve şüpheye benzeyen bu hal, köylülere yeniden yeniye konuşma imkânları hazırlıyordu. İlaçtan şüpheli şüpheli bahsediyorlardı:"Bu ilaç kele iyi gelir mi?”Bir başkası alaylı alaylı cevap veriyor:"İlaç değil mi, tabii gelir..."Bir başkası merakla soruyor:"Bizim eşeğin sırtındaki semer vuruğu yere sürsem yara geçer mi?”Bir başka köylü içindekini döküyor:"Bizim oğlanın dalağına iyi gelir mi acep?"Müdürlük dairesinin önüne biriken köylülere kapıdaki jandarma anlatıyor:"Baştan iki kişi kalkın... Sizler (bekleyenlere) oturun, bekleyin."Nahiye müdürlüğü dairesine girmek için ayağa kalkan köylüler; ayaklarındaki yemenileri yahut çarıklarını çıkarıyorlar. Kimi kapının bir köşesine kimi bir ahbabına bırakıyor, sonra içeri giriyordu. Binanın önünde bir yanda çömelmiş, bağdaş kurmuş insanlar bir köşede başlarını sallayarak kulaklarını ve kuyruklarını yelpaze gibi kullanarak sineklerle kavga eden eşekler bekleşiyorlardı. Sıra sol başta çömelen, iki ihtiyara geldi. Ayağa kalktılar, ikisi de çarıklarını çıkardılar. Birinci ihtiyar çarıklarını eline aldı. Genç bir köylü gülümseyerek: "Ayıp değil mi?” diye seslendi. Jandarma, edalı edalı kafasını salladı, yüzü sertleşti: "Bunak.” dedi...Yanındaki ihtiyar, dik dik baktı ve arkadaşına seslendi:"Ülen bize kubat adam derler, müdürün odasına elinde çarıkla girme.”İhtiyar, elindeki çarığını bırakmadan cevap verdi:"Mal canın yongasıdır.”Bir genç söze karıştı:"Ne de yonga...”İhtiyar, yine cevap verdi:"Onu ben bilirim. Bir yıl çalıştım, bir çarık edindim..."Jandarma, mektepte okumuş bir genç olacak ki hayret etti, sordu:"Burada pabucunu emanet etmiyorsun. Evini, tarlanı, kabını kacağını nereye bıraktın, el âleme nasıl emanet ettin?" İhtiyar yavaş yavaş anlattı:"Ne evim ne tarlam ne kacağım ne de eşeğim var. Topu topu bir çarıkçığım var. Bir çarıkçık.” Genç atıldı:"Yenmez, satılmaz..."İhtiyar: "Yenmez mi? Satılmaz mı?” dedi, karşısındakini süzdü. Sonra gülümseyerek sakalını sıvazladı:"Öyle bir yenir ki... Lezzetine doyamazsın.”Gençler ihtiyarın bu sözlerinden utandılar, "Bunak” diye söylendiler. Sonra birkaç delikanlı, jandarmaya dönerek: "O bunamış artık, istersen elinden çarıkları alalım." dediler. Delikanlılar ayağa kalktı, ihtiyara yaklaştılar.İhtiyar, onları şöyle bir süzdü:"Mal canın yongası dedim, beni bırakın, benimle uğraşmayın..."Delikanlılar, hep birden seslendiler:"Ayıp be, köyün namusu var..."İhtiyar, öbür köşede çömelen tek gözlü bir adama döndü:"Ülen çarık yenmez, diyorlar... Sen ne dersin?"Çömelen adam sırıttı: "Geç onları.” Dedi. "Onlar ne bilecekler, çarık nasıl yenirmiş...” Jandarma sordu:"Nasıl yenirmiş?"Tek gözlü adam ayağa kalktı: "Biz" dedi (elinde çarığı tutan ihtiyarı gösterdi). "Bununla bir mangada idik, muharebe sürüp gidiyordu. Bir hafta kadar yiyecek içecek bulamadık, ne bulduksa yedik..."Elinde çarığı tutan söze karıştı:"Son kalan benim çarığımdı, uyurken ayağımdan çıkarmışlar, kızartmışlar."Hep birden cevap verdiler:"O zaman muharebeydi...”"Yarın yine bir muharebe olabilir.”"Olabilir.”"İnsanlar birbirini yerken bir çarığın lafı mı olur.”"Onun için çarıkcağazımı elime alayım..."İhtiyar, çarığını muhafazada; kesesini, malını, mülkünü, tarlasını koruyan bir zenginden hiç de farklı değildi. Kalabalık, jandarmaya tekrar yalvardı:"Aman ağam... Köyümüzü ele güne karşı mahcup bırakma." İhtiyarın pabuçları, yakalanmış eşkıyanın elinden silah alınır gibi, zorla alındı. İhtiyar, arkadaşı ile birlikte merdivenleri çıkmaya başladı...Merdiven başına yaklaştıkları zaman, şu sesleri işitti:"Köyünüz yemyeşil fakat insanlarınızın hepsi dalaktan hasta... Hepsinin karnı davul gibi... Size bu ilaçtan veriyoruz.Bunları yutacaksınız, alın."Söz buraya kadar iyi idi... Fakat ses devam etti:"Yaz kâtip efendi, bunların künyelerini deftere."“Yaz künyelerini” sözü iki ihtiyarı da şaşırttı. Birbirlerinin yüzlerine hüzünlü hüzünlü baktılar. "En sonunda bu da mı başımıza gelecekti?” der gibi birbirlerini süzdüler. Mırıldandılar:"Deftere kayıt düşmeseydi iyi olurdu... Mademki kayıt düşüyorlar keşke gelmeseydik."Bunu söylerken iki ihtiyarın gözlerinde kırk elli yıl önceki dağlar, dereler ve bu nahiye merkezi canlandı. İki ihtiyar düşünüyordu:Mademki bizi kaydettiler, sonra da elimize bir şeyler verdiler... Muhakkak bir gün gelir bunun hesabını isteyeceklerdir. Parasını veremeyenlerin vay haline, devlet borcu hiçbir şeye benzemez. İnsan, öküzün boynuzu içine girse bir kere adı deftere girdi mi bulurlar, çıkarırlar.Çarığı bırakmak istemeyen ihtiyar şöyle düşünüyordu:Vaktiyle kurra neferliğine çağrıldığı zaman köyün delikanlılarıyla birlikte yola düzülmüşlerdi. Delikanlıların sırtlarında torbaları, önlerinde bir bayrak, bir zurna türkü söyleyerek ilerliyorlardı. Şimdi yanındaki ihtiyar, kara bıyıklı bir zaptiye idi. Kırata heybetle kurulmuştu. Yaya geçenlere tepeden bakıyordu. Bacağının arasına sıkıştırılmış martini heybetine bir kat daha heybet katıyordu. Merdivenden çıkan ihtiyar o zaman iki arkadaşı ile birlikte kafilenin içinden sıvışıvermişti. Fakat bu sıvışma zaptiyenin gözünden kaçmamış. Kaçaklara şöyle bir bakmış, istifini bozmamış; "Siz kaçın.” demişti. "Kaçın..." Elinde tuttuğu defteri göstermiş; "Adlarınız burada yazılı iken!”Bir gün bir başka vilayet şehrinde onu yakalamışlar, dokuz sene askerlik ettirmişlerdi. Eski zaptiye kaydının ne demek olduğunu daha iyi biliyordu, gözünün önünden binbir film çevrildi. İki ihtiyar bir noktada birleşiyorlardı:"Deftere kayıt düşmek iyi değildir.”Fakat bir kere başlarına gelmişti. İlacı aldılar: "Almazsak çoluk çocuk yine sırtımıza binerler. Kötü laf ederler. Bilinmez, belki de köye kötülük gelir.” diye düşündüler. Deftere künyelerini kaydettirdiler...Etrafta sıtma mücadelesi bütün şiddetiyle devam ediyordu. Bataklıklar kurutuluyor, sivri sinekler ortadan kaldırılıyordu. Çocuklar yeşil tarlalardaki nebatlar gibi gürbüzleşti, şiş karınlar yavaş yavaş ortadan kalktı. Birkaç yıl içinde köyde iki ihtiyardan başka sıtmalı kimse kalmadı. Kayıtlara göre onların da hasta olmaması lazım geliyordu. Bir gün bu hastaları nahiye merkezine çağırdılar. Doktorlara merak olmuştu. Hekimler fevkalade bir sağlık meselesi önünde bulunduklarını sanıyorlardı. İki ihtiyar titreye titreye nöbet içinde nahiye müdürünün dairesine girdiler. Doktor sordu:"Size bu kadar ilaç verdik, ne yaptınız?"Yanındakine dönerek: "Para ile filan satmış olmasınlar." dedi. İki köylü: "Haşa efendim.” dediler. "Satmak ne haddimize..." Kuşaklarını karıştırdılar (kinin tabletlerini masanın üstüne koydular). "Devlet verdiği malın hesabını sorar, parasını ister diye verdikleri ilaçları sakladık; günün günü olur, bugün değil, yarın değil bir gün parasını istersiniz, biz bunları ne ile öderiz beyim.”
Yazar
Benzer öyküler
Komedi / Mizah