Distory
Bir Kış Gecesi kapağı

Bir Kış Gecesi

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bir-kis-gecesi

Tanıtım

Kış gecesi İstanbul'da bir deli, adamı kartopu oynamaya, kızak kaymaya zorlar. Kurtuluş yok! Delinin saatler süren kabus esiri olmanın absurt komedisi.

Öykünün başlangıcı

Sular kararmaya başlamıştı. Fırtınadan, tipiden göz gözü görmüyordu. On sene evvelki o meşhur ve öfkeli kıştı. Yirmi dört saattir durmadan, şiddetle yağan kar, İstanbul’un açık, ıssız mahallelerinde hemen bir arşından fazla karanlık peyda etmişti. Ortalıkta in cin kalmamış, herkes erkenden evine, dükkânına çekilip kapanmıştı. Zemherinin ferman dinlemeyen bu karlı, fırtınalı akşamında sokakta yalnız ben vardım ve belki benim gibi canından bezmiş bir iki sarhoş daha...Vapur, kayık, araba, tramvay ve bütün vasıtalar durmuş; bütün dükkânlar, evler derin bir uykuya dalmıştı. Rakının hızıyla balık pazarından Balat’a kadar olan mesafeyi hiç yorgunluk duymadan, hiç üşümeden ve hiçbir engele tesadüf etmeden kat ettim fakat Balat’tan Eğrikapı’ya çıkan dik yokuşu tırmanırken o kadar zahmet çektim ki yokuşun üst başına vardığım zaman ter içinde, sıcaktan bunalıyordum.Okmeydanı sırtlarından kopan şiddetli sağanaklar: damlardan, boş meydanlardan kavrayıp yığdığı karlar, orada hemen bir insan boyunu bulmuştu. Beş dakikalık yokuşu tam yarım saatte çıkabildim... Oradan ötesi artık düz ve açıktı. Şimdi rüzgâra, tipiye, soğuğa karşı göğüs göğüse çarpışarak yürümek lazımdı. Daha eve varmak için bir hayli yolum vardı. Hem buradan ötesi artık şehirden hariç mezarlıklar, viraneler, bostanlar arası idi. Evvela buradan geçmeye pek gözüm kesmedi. Zaten ispirtonun tesiri de azalmıştı. Döneyim dedim, aşağı caddeyi takiben Defterdar yoluyla gideyim...Lâkin nedense yine duraksayarak ve biraz kuruntulu yürüdüm… İçimde iki korku vardı: Biri kar yığınları arasında kalarak bunalmak; diğeri kurtlar tarafından parçalanmak.- Böyle büyük kışlarda o civarlara çoğunlukla kurtlar iner-Karın sıklığı gittikçe artıyordu. Fırtına uğultusundan başka uzakta yakında bana cesaret verecek ufak bir ses, ufak bir ışık, bir hayat eseri yoktu. Kanlı Bostan’ın önüne geldiğim zaman korkum büsbütün arttı fakat bu korku çoğu akşamlar geç vakit oradan geçerken duyduğum hırsız korkusu gibi değildi. O yönden o kadar emindim ki çünkü bu havada hangi hırsız buralarda yol beklemek deliliğinde bulunabilir ve bulunsa da benden başka kimi bulurdu. Böyle bir gecede benden başka dışarıda kaç akıllı vardı ki?...Çabalaya çabalaya, düşe kalka, yata geriye kavisler çizerek ve rüzgâr önünde çevirme hareketleri yaparak durmayıp hiç ara vermeden ilerliyordum. Bir aralık başımı arkama çevirdim, bir de baktım ki sarf ettiğim bunca gayretle çalışmaya rağmen hâlâ olduğum yerdeyim yahut Kalekapısı’ndan ancak bir mezarlık boyu açılabilmişim... Artık ümidim büsbütün kırıldı, kuvvet ve dermanım büsbütün kesildi, geriye dönmeye ve Kaleiçi’ndeki polis karakoluna sığınmaya karar verdim. Tam bu esnada sol taraftaki dutlukta bir hışırtı oldu. Eyvah! Kurtlar geliyor dedim, imdat diye bağıracak oldum. Lâkin kâbuslu rüyalarda olduğu gibi boğazıma bir şey tıkandı, ağzımı olanca genişliğiyle açtığım halde bir türlü bağıramıyordum. Bu hâl, birkaç saniye devam etti. Ardından dutluğun duvarından önüme taze mezardan çıkmış kefenli bir ölü gibi bembeyaz bir cisim atladı ve ben artık kendimden geçtim. Bilmiyorum bu atlayan cisim orada benimle ne kadar meşgul oldu, beş dakika mı, bir çeyrek mi, yarım saat mi? Kendime geldiğim zaman ben, karın içinde arka üstü yatıyor ve baş ucumda biri oturmuş:- Haydi kalk, hey bizim köylü, kalk kartopu oynayalım! diyordu.Bu kardan bembeyaz olmuş uzun sakallı, beyaz pos bıyıklı, beyaz kalın kaşlı, beyaz uzun kirpikli, iri ve akı siyahından pek fazla, daima hareket eden ve gece insanın üzerine doğru gelen bir otomobilin feneri gibi parlak ve korkunç gözlü biri idi. Beni iki elimden tuttu, kuvvetle çekti, ayağa kaldırdı. Tekrar baktım; uzun, iri, zebellah gibi bir şey... Ayaklarında diz kapaklarını geçen hantal çizmeler, boynunda tüylü bir atkı, başında bir kalpak vardı fakat sırtı âdeta çıplaktı. İnce bir basma mintan altında göğsü, bağrı açıktı. Artık ben: karı, fırtınayı, kışı, kıyameti, evi, barkı, hatta kendimi unuttum, merak ve korku ile:- Kimsin sen, ne istiyorsun? dedim.- Ben benim, sen kimsin?- …- Söylesene sen kimsin?- Ben de benim...- Haydi kartopu oynayalım!Şimdi biraz anlamaya başlar gibi oldum. Acaba dedim deli mi? O hiç ara vermeden zorluyordu:- Haydi kartopu oynayalım!- Canım Efendi, şimdi kartopu sırası mı? Rica ederim, müsaade buyurun, pek fenayım eve gideyim.- Ulan deli herif, hiç bu vakit mehtapta eve gidilir mi? Haydi bakayım, geç sen şöyle karşıma!- Aman rica ederim...- Geç diyorum sana, geç bakayım!Deli bu... Laf anlar mı? Kızar, boğazıma da sarılır. Şimdi ona muhalefet etmekte bir nevi delilikti. Peki dedim. Lâkin burada kar yığınları içinde top oynamak değil kımıldamak bile mümkün değil. Burayı atlayalım, ileride kotraların yanında düz bir meydan vardır ki rüzgârdan da korunaklıdır. Orada oynarız.- Peki, uygun. Haydi yürü bakalım!Yürü ama nereye yürüyeceğiz? Ben yarım saatte, o da bin zorlukla buraya kadar gelebildim. Burada, kar, benim boyumun iki mislini geçiyordu. O ise dağlar deviren bir dev gibi kar tepelerini yuvarlayarak zahmetsiz ilerliyordu. Döndü baktı ki, ben geride kalmışım; “Yazık” dedi. “Yazık sana, genç delikanlı olacaksın? Kanadı düşük karga gibi sallanıyorsun.” Bağırdı:- Gel buraya bin sırtıma!Ve ardından tuttu, belimden kavradı, ufak bir lastik topla oynar gibi kaldırınca beni omzuna aldı ve yine karları yararak, fırtınaları atlayarak ilerlemeye başladı. Herifin omzunda iken aklına esip de, kaldırıp beni biraz ilerideki bostan kuyusuna atsa diye ödüm patlıyordu. Dediğim yere gelinceye kadar beraberce birkaç defa yuvarlandık ve birkaç defa hendeklere düştük, duvarlara çarptık; ikimiz de sanki un değirmeninde yuvalanmış gibi tepeden tırnağa kadar bembeyaz idik. Benim belki bir saatte geçemeyeceğim o tehlikeli geçidi, o devâsâ herif beş dakikada geçti, düzlüğe geldik:- Burası mı?- Evet efendim.Keşke hayır deseydim, keşke daha ötede deseydim, keşke ta evin önüne gelinceye kadar herife kendimi taşıttırsaydım. Evet der demez, kaldırdı beni yere öyle bir atış attı ki, eğer yerde kar olmasaydı muhakkak kaburgalarım kırılırdı. Şimdi ne yapacaktım, bu delinin elinden nasıl kurtulacaktım? Kaçmak meselesi hep zihnimi kurcalıyordu lâkin nasıl kaçabilirdim? Ben daha iki adım atmadan herif enseme yapışacaktı. Baktım kollarını sıvıyor, sordum:- Hayrola!- Kartopu oynayacak değil miyiz?- Aman!...- Amanı, zamanı yok, haydi çabuk ol, sıva kollarını!- Aman babacığım bu havada kol sıvanır mı?- Sıva diyorum sana yoksa şimdi...Fena hâlde gözlerini açtı, üzerime hücuma hazırlandı, naçar sıvadım, geç karşıya, dedi, geçtim.- Sıkı dur!- Duruyorum.Alnımın ortasına bir tane yapıştırdı. Gözlerimden ateş fırlıyor zannettim. Derken bir daha, bir daha... Sonra emretti:- Ne duruyorsun, at, yoksa...İsteksiz olarak yerden bir avuç kar aldım, attım.- Öyle olmaz, öyle olmaz, adamakıllı sıkı yap, sonra at, haydi durma!Artık oyun kızıştı. O bana, ben ona hiç soluk aldırmıyor, eğer biraz duracak olsam, yumrukla üzerime hücum ediyordu. Ben yoruldum, bittim, canım ağzıma geldi; iler tutar yerim kalmadı. Nihayet yorgun bir şekilde olduğum yere düştüm. Geldi, “Ne o, yoruldun mu?” dedi.- Aman pek fena oldum.- Haydi kalk gidelim.- Nereye?- Bir sıcak kahveye, birer çay, nargile içelim.- Şimdi kahve nerede, çay nerede?- Ne oldu kahvelere?- Efendim daha gündüzden hepsi kapandı.- Neden? Saat kaç?- Saate kim bakar bu havada.- Öyle ise aşağı inelim, bir araba bulup Beyoğlu’na çıkalım.- Canım efendim, mahsus mu söylüyorsunuz? Araba filan kaldı mı meydanda şimdi?- Yürü bakayım, yürü! Haydi ben şimdi gider, kahve de bulurum, araba da...Ben yine yürüyemiyordum. Tekrar sırtlayınca beni, omzuna aldı, şimdi hem söyleniyor hem gidiyordu:- Sanki kar yağmış da kıyamet kopmuş. Kahve, araba bulunmazmış.Ben hiç ses çıkarmıyor mütevekkilane akıbeti gözlüyordum. Bostanları, kotraları geçtik, Otakçılar Camii’ne yaklaştık. Orada hafif bir yokuş vardı. Deli, yokuşa gelir gelmez kaldırdı. Beni yine yere attı ve yüzüme bakarak:- Bu yokuşta ne güzel kayılır.Eyvah! İşte şimdi iş fenalaştı. Dedim ki:- Burası iyi değil, ileride başka bir yokuş var, orada kayarız.- Yok olmaz, burada kayacağız.- Ne ile kayacağız. İsterseniz müsaade buyrun. Benim hâne buraya yakındır, gidip benim çocukluk kızaklar var, alıp geleyim.- Öyle yağma yok, kaçarsın, kızaksız kayarız.- Kızaksız nasıl kayılır?- Evvelâ sen yüzükoyun yere yatarsın, ben de üstüne yatarım.- Eey!- Öyle kayarız. Sonra ben alta yatarım, sen binersin, nöbetle böyle sabaha kadar kayarız.Deliye itirazın belki büyük bir felaketle neticeleneceğini biliyordum. Korkudan peki dedim ve arka üstü yattım. Bu kızak kaymak değil, ölüp ölüp dirilmekti. Yokuşun altını buluncaya kadar ne eziyetler çektim. Tekrar kalktık beraber üst başa çıktık.- Haydi bakalım şimdi ben üst başa çıkıyorum.Böylece beş on defa indik kalktık. Zannederim gece hayli ilerlemiş, saat on biri geçmişti. Melûl melûl herifin yüzüne bakıyor, ah elinden ne vakit kurtulacağım, diye düşünüyordum.- Ne o, dedi, uykun mu geldi? Şimdi gider bir mükellef otel açtırır yatarız. Yürü bakalım!Birkaç adım yürüdük. Yoruldunsa sırtıma alayım, dedi. Teşekkür ettim. Caminin önüne geldiğimiz zaman sordu:- Burası nedir?- Cami.- Yatsı okundu mu acaba?- Çoktan efendim, bu vakte kalır mı?- Ben yatsıyı kılmadım, sen kıldın mı?- Hayır efendim, evde kılarım artık..- Abdestin var mı?- Hayır..- Gel şurada çeşme olacak.. Birer abdest alalım, yatsıyı kılalım.Bereket versin, çeşme donmuştu. Eğer su olsaydı, mutlak herif beni, çırılçıplak soyup baştan aşağı güzel bir de ıslatarak orada kaskatı donduracaktı.Kaçmak için türlü çare, tedbirler düşünüyor fakat bir türlü muvaffak olamıyordum. Artık üşüyor, tiril tiril titriyorum çünkü kartopu, kızak esnasında kızışan vücudum soğumuştu.Herifin yeni bir meşgale icat edeceğinden korkarak hafif hafif ilerliyorduk. Camiyi geçtikten sonra önümüzde geniş bir çayır vardı. Oraya gelince beriki durdu.- Oturalım biraz dinlenelim, dedi.- Ben üşüyorum, donacağım, yürüyelim!- Üşüyor musun? Yazık sana be, yazık sana. Ben senin kadarken karın içinde çırılçıplak yuvarlanırdım.- Efendim ben de eskiden öyleydim lâkin son zamanda biraz hastalık çektim.- Sen küçükken karlı havada ne yapardın bakayım, ava gider miydin?Av lafını duyunca bütün bütün fenalaştım, sarsıldım. Şimdi ava gideceğiz diye tutturursa, dedim ve lafı kapatmak için kekeledim:- Biz kızak kayardık, kardan aslan yapardık...- Hah aslan dedin de, hatırıma geldi, haydi şimdi aslan yapalım.Nereden söyledim, söylemez olaydım. Bu kadar güçlüğün, bu kadar yorgunluğun üstüne şimdi bir de bu... Artık her şeyden ümidimi kestim ve artık ben bu gece sağ kalmam, ölürüm dedim. Biraz yan çizmek istedim, her zamanki gibi ellerini açarak gırtlağıma doğru hücum etti. O zaman başladık aslan yapmaya. Ben karı taşıyor, o şekil vermeye uğraşıyor fakat göz ucuyla daima beni gözlemliyordu. Şimdi kar biraz durur gibi olmuş, bulutlar yükselmiş, tek tük yıldızlar görünüyor ve acı bir karayel yüz ve ellerimi kamçılıyordu. Herif sanki eskiden ustaymış gibi çayırın ortasına aslandan başka her şeye benzeyen alelâcayip bir şey yaptı ve bana sordu:- Nasıl benzedi mi?- Mükemmel efendim!- Pençeleri nasıl?- Tıpkı aslan pençesi!- Şimdi kaşını, gözünü, bıyıklarını ağzını yapalım. Onlar için kömür filan ister. Yarına kalsın efendim.- Sus sen karışma. Kömür yerine başka bir şey kullanalım. Gel bakayım sen şöyle!Beni yakınına çekti, başımdan fesimi aldı. Karlarını silkti, sonra püskülü kopardı, cebinden bir küçük bıçak çıkararak püskülü ikiye kesti, onlarla kaş, göz yaptı ve yine sordu:- Nasıl?- Mükemmel efendim!- Şimdi bıyık ister (bir saniye kadar düşündükten sonra) senin bıyıklarını kesip koysak nasıl olur?- Aman efendim benim bıyıklarım ufak gelir. Bıyıksız olsun.- Bıyıksız aslan olur mu?- Efendim dişi aslan olmaz mı?- Ha, sahih dişi arslan olsun. Ağzını nasıl yapalım?- Siz bilirsiniz!- Ağzını yapmak için havuç ister, müsaade edin bir havuç bulup geleyim.- Olmaz, seni bir yere koymam, beni aldatıp kaçarsın. Sende havuca benzer hiçbir şey yok mu acaba?- Bende havuca benzer ne olur efendim?- Hele düşün bir kere...- Ne düşüneyim efendim?- Düşün diyorum sana, havuca benzer bir şey düşün! Yoksa...- Bende havuca benzer, havuca benzer… Aman Yarabbi, fenalaşıyordum, sam vurmuş söğüt yaprağı gibi sararıp soldum, titremeye başladım.Herif bıçak elinde gözlerini dört açmış bekliyordu. Birden bağırdı:- Hâlâ düşünüyor musun?Şimdi artık hayat memat arasında ilahi bir yardım beklerken gayet garip, hiç akıl ve hayale gelmeyen bir tesadüf, beni bu çok müşkül mevkiden kurtardı. İleride, sırtta bir kışla vardı. Askerler uzun ve tiz bir perdeden saat borusu çalıyordu. Deli boruyu işitince şaşırdı ve sordu:- Bu ne?- Boru!- Ne borusu?- Yuf borusu efendim!- Kime bu yuf borusu?- Kime olacak, bize!- Ne için?- Tabiî bu havada, böyle gece yarısı Allah’ın dağında deli gibi işler yaptığımız için..- Kim çalıyor o boruyu?- Mahalleli.- Vay bize yuf borusu çalıyorlar ha! Vay bize ha! Haydi, haydi ne duruyorsun! Biz de onlara çalalım, haydi durma!İki elini boru vaziyetinde ağzına götürerek başladı o da:- Târit, târit, târâriit!Ve sonra bana da işaret etti:- Sen de!Şimdi ikimiz birden:- Târit, târit, târâriit, târâriit!Ben artık fırsattan istifade avazım çıktığı kadar bağırıyor ve boru taklidi yapmak bahanesiyle:- Can kurtaran yok mu?diye haykırıyorum... Polisler, bekçiler ve sesimizi duyan birçok kimseler koşup geldiler ve bu suretle saatlerden beri elinden çektiğim kalmayan delinin en son, en büyük ve en korkunç şerrinden beni kurtardılar.

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bir-kis-gecesi

Yazar

Osman Cemal Kaygılı
Osman Cemal KaygılıYazar · 9 eser · distory.co/yazar/osmancemalkaygili
Sayfası

Benzer öyküler

Komedi / Mizah

Keşfedebileceğin yazarlar

Bir Kış Gecesi kapağı
Bir Kış GecesiOsman Cemal Kaygılı · 18 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bir-kis-gecesi