Distory
Bol Teyel kapağı

Bol Teyel

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bol-teyel

Tanıtım

Bir kadın, “yaşadıklarımızdan sadece birini” anlatırken; aile içi çatlakların, yarım kalmış cümlelerin ve tutmayan dikişlerin içinden geçen, başı ve sonu belli olmayan bir hayat parçası açılıyor. Bol Teyel, ilişkilerin hiçbir zaman tam tutmayan yerlerine bakıyor.

Öykünün başlangıcı

Geçmiş zamanda olup bitmiş olayların sonuçlarını anlatıyordu, dersimiz tarihti. Öğretmenimiz dikkat çekici uzunluktaki boyundan ötürü Leylek adını taktığımız yaşı geçkince dul bir kadın. Kasabamıza geldikten kısa bir süre sonra herkes türlü şekillerde ondan bahsetmeye başladı; dul oluşundan, giyiminden, makyajından... Önceleri benim için sıradandı; herkes gibi ben de ondan "Leylek" diye bahsediyordum, o kadar. Zamanla onun bana ilgisi arttı, derslerde özellikle bana bakıp gülümsediğini gördükçe hatta bazı tenefüslerde yanıma gelip diğer derslerimin durumunu sordukça sinirim bozulmaya başladı; soğuk cevaplarla geçiştirdim, arkasından konuşmanın dozunu artırdım. Ne o zaman güzel bir genç kızdım ne de sonradan bir kuğuya dönüştüm, doğrusu güzellikle derdim olmadı hiç. Olmadı da yine de Leylek’in arkasından en çok çirkinliğinden dem vuruyor, kocasının da bu çirkinliğe dayanamayıp öldüğünü söyleyecek kadar işi ileri götürüyordum.Geçmiş zamanda olup bitmiş olayları anlatıyordu, bitti sandığı olayların birbirine eklenerek devam ettiğini görmeyecek kadar kör müydü bu kadın? Bir savaş bitince devam eden etkisi yeni bir savaşı doğururken o savaş bitmiş mi oluyordu yani? Topraklar fethediliyor; ama hikâye bitmiyor, sonra aynı toprak bir antlaşmayla kaybediliyordu. Evet, bir antlaşma... Mürekkebi kurumuş da olsa bir imza, savaş meydanlarında dökülen kanlardan daha etkili oluyordu. Tarihe dair anlatılanlara, sırf anlatandan ötürü burun kıvırmam sayesinde farkında olmadan tarihi ve hayatı sorgulamaya başlamıştım.Leylek’in bana birden başlayan ilgisinin sebebi; bu hikâyenin, hikâyemin, belki de bütün hikâyelerin asıl kahramınına, anneme gelip dayanıyordu. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Ağarmış saçlarını boyamayı aklının ucundan bile geçirmemiş anneme... Yaz kış sırtından çıkarmadığı sütlü kahverengi yeleğinin kenarı sökülmüş sağ cebinde her an bir yere gidiverecekmiş gibi, evin anahtarını taşıdığı halde evden dışarı kolay kolay adım atmayan anneme. İster okul günü olsun ister tatil, kaçta kalkarsam kalkayım annemi dikişlerinin başında bulurdum. Tuvaletin kapısını açınca çamaşır suyu kokusu karşılardı beni, mutfakta kahvaltım hazırlanmış olurdu. Üzerinde hiç bulaşık biriktiğini görmediğim mutfak tezgâhımızı, kirlenmeyen camlarımızı ve tüllerimizi o zamanlar yadırgamazdım; oysa bugünden bakınca zihnimdeki tek resmi dikiş dikmek olan annemin evin diğer işlerini ne vakit yaptığını anlamak zor.Geleni gideni de eksik olmazdı üstelik... Provaya, kumaş vermeye, giysisini almaya gelenler bir yana; Hatice ablasıyla dertleşmeye alışmış genç hanımlar, pekâlâ daha aydınlık evlerde daha neşeli sohbetlere katılabilecekleri halde nedense annemi yalnız bırakmayan vefalı dostları eksik olmazdı evimizden. Üstelik annem ne konuşurken ne dinlerken başını işinden kaldırıp da yanındakinin yüzüne bakamazdı, hep yetiştirmesi gereken işler vardı.Zaman zaman mahallenin kızlarından dikiş öğrenmeye gelenler de olurdu. Onların annemle yakınlaşmalarını kıskanır, ben de dikiş öğrenmeye niyetlenirdim. Annem ilgimin fazla uzun sürmeyeceğini bildiği halde sesini çıkarmaz, beni de bir yanına oturtur, tatlı tatlı anlatırdı:“Bu iki kumaş birbirinin parçası, ikisi birbirini tamamlayacak. Önce onları üstü üste koyar bol teyelle tuttururuz.”İğneyi, kumaşın üzerindeki sabun izi boyunca batırıp çıkarır, ipi tamamen çekmez, bol bırakırdı. Sözleşmiş gibi kıvrılırdı kumaş üzerinde bırakılan ipler, halka olurlardı. İnci gibi dizilirdi halkalar sabun izi boyunca. Sonra benim en sevdiğim kısım başlardı... İki kumaşı birbirinden ayırırdı annem, en fazla yarım santimlik bir mesafe kalırdı aralarında. Kumaşların bu hali, kimi zaman pek çok kolla birbirine sıkı sıkı sarılmış iki kişiyi andırırdı, kimi zaman da uzun bir tren yolunu... Annem, körelmesin diye kâğıt kesmeme izin vermediği makasıyla iki kumaşı bir arada tutan iplikleri ortasından keser, kumaşları birbirinden ayırırdı. Makasın metal kanatlarının birbirine sürtünürken çıkardığı cılız kıyırtıyı dinlerken “Bu kumaşlar birbirinin parçası, tamamlayıcısıydı, değil miydi? Niye ayırıyoruz onları?” diye sorardım. “Bazen kısa, geçici ayrılıklar olur.” der, kumaşları kenara bırakırdı.Annem dikiş dikmeyi hayatın kendisiymiş gibi anlatıyordu. Leylek, olayları oluş sırasına göre sıralıyordu. Oysa benim kafamda sıralamalar bozulmuştu. Leylek ilk olarak ne zaman geldi evimize, hatırlamıyorum. Ona kapımızı açtığımda öğrencisiydim; beni görünce tanır gibi oldu, henüz özel olarak ilgilenmiyordu benimle. Çingene pembesi bir kumaş çıkardı çantasından, annemin kumaşı eline alıp parmaklarının arasında gezdirişinden anladım, kaliteli bir şeydi. Herkes gibi o da Hatice abla dedi anneme; abla deyişinde, başkalarının abla deyişinden farklı bir ton vardı. Bana öyle gelirdi ki birinin yaşına duyduğunuz saygıyı ifade etmesi gereken bu sözcük, onun dilinde bir öğretmen için dikiş diken terziye yerini bildiriyordu.Babam eve ne zaman gelmemeye başladı? Söyledim ya, olayların sıraları karışık... Annemin, bize bol teyel yapmayı öğrettiği bir akşam babam evde yoktu, bunu biliyorum. Annemin, komşumuza kızının çeyizini yetiştirmesi için canla başla yardım ettiği günlerde evdeydi ama fazla konuşmuyordu. Annem, ikindi çayının yanına salçalı tost yapmam için beni mutfağa gönderdiğinde kısık ve boğuk sesinin mutfağa ulaştığını bilmeden ağlıyordu, yanında vefalı dostlarından biri vardı, ona babamdan dert yandığını anladım.Leylek’in, çingene pembesi döpiyesinin omuzlarına vatka dikti annem. Böylece boyu daha heybetli, daha ezici oldu. Annemse, sırtındaki sütlükahve rengi yeleğin ağırlığından olsa gerek kambur duruyordu yine. Onları yan yana gören biri hiç ortak noktaları yok sanırdı. Sonraları başka şeylerde diktirdi anneme, evimize sık gelir gider oldu haliyle. Zamanla çay ikramımızı geri çevirmemeye başladı. Hatice “abla”sına kendine dair az ve yüzeysel bir şeyler anlattı, laf olsun diye dikişe dair bir şeyler sordu. İşte ben hep bu yakınlığa bağladım Leylek’in bana olan ilgisini... Ancak, sıralamalar ne kadar karışsa da farkında olduğum bir şey vardı ki, o da Leylek’in bana daha sıcak davrandığı günlerde artık evimizden ayağını kesmiş olduğuydu. Tam da babamın evden gidişinin yarattığı boşluk nedeniyle gergin olduğum zamanlardı ve bir yandan da etrafımda konuşulmayan ama hissettirilen kötü ihtimali destekliyordu Leylek’in birden başlayan ilgisi. Bir anda, bütün öfkemi kadının suratına boşaltabilecek deli yaşlardaydım; ama yapmadım. Sanırım içimde bir yerde sütlü kahverengi bir yelek vardı ve onun verdiği olgunlukla kamburlaşmıştı ruhum. Leylek ise herkesin dilinde bir “macera” olarak dönüp duran dedikoduyu kendi gerçeğine dönüştürmeyi uman bir kadın olarak pek çok cephede savaşıyor, beni kazanmaya çalışıyordu.Tarih, aralarında yüzyıllar geçmiş iki olayı birbirinin peşi sıra gerçekleşmiş gibi verir, yıllarca sürmüş acıları tek cümleye sığdırır. Oysa, evinizin ortasında büyük bir yangın çıkmışsa zaman denilen şey anlamını yitirir, bir saniyelik bir gecikme bile büyük bir yıkım olur. Bir an önce bitsin istersiniz. İşte tam da bu sebeple, hikâyenin burasında; aradan "yıllar, aylar ya da günler geçti” diyemeyeceğim, aradan sadece tarifi imkânsız bir zaman dilimi geçti. Kenara bırakılan kumaşlar orada kalmadı elbet, bol teyelin işaretlediği yer boyunca dikiş makinesiyle birbirine dikti annem onları, kumaşlar birbirini tamamladı. Ben bol teyelden kalan ipleri temizlerken annemin vefalı dostlarından biri Leylek’in kasabadan taşındığını söyledi, laf arasında aklına gelivermiş bir şey gibi. Yine de engel olamadı sesinin çatlamasına... Dikkatle bakıyordu annemin yüzüne. Annemin eline iğne battı, sütlükahverengi yeleğinin kenarı sökük cebinden temiz bir peçete çıkarırken evin anahtarı da şıngırdadı yerinde. Çay koymak için mutfağa gittim rahat rahat konuşsunlar diye. Ocakta kuru fasulye kaynıyordu, babam döndüğünden beri onun sevdiği yemekler daha sık pişer olmuştu.Bazı olayların geçmişte olup bittiğini sanırız. Oysa onlar birikir bir yerde, kötü huylu bir ura dönüşür zamanla. Biten bir hikâye yeni ve yine keyifsiz bir hikâyeye evrilmiştir sadece, yeri gelince biri yazar onu da... Ben sadece yaşadıklarımızdan birini, her şeyin başı ya da sonu olmayan bir hikâyeyi yazdım. Yazarken tarihin bir açığını daha yakaladım: Savaşların, sadece kaybedenleri olur.

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bol-teyel

Yazar

Evşen Yıldız
Evşen YıldızYazar · 8 eser · distory.co/yazar/evsenyildiz
Sayfası

Benzer öyküler

Dram / Duygusal

Keşfedebileceğin yazarlar

Bol Teyel kapağı
Bol TeyelEvşen Yıldız · 11 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bol-teyel