Distory
Denize Doğru kapağı

Denize Doğru

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/denize-dogru

Tanıtım

İki yıl denizden uzak kalan bir yazar, günde beş lira için çalışmaya gelir. Ama denize hasreti dayanılmaz. Bataklığa batar, ölümden korkar. İçinden Beyoğlu geçer, beş liralık hayatlar... Denize vardığında tepesinde çığlık atan kuşlar. İçinden haykırır: 'Boş ver! Beş liraya da boş ver!' Özgürlük ve yoksulluk arasında bir iç yolculuk.

Öykünün başlangıcı

Bir yıl deniz görmesem bir hoş olurum. Hele bir de bahar gelmez mi? Buram buram yosun kokuları tütmeye başlar burnumda. Bu kokuyu ilk olarak bir kara şehrinde, bir bahar sabahı, okula giderken duymuşumdur. Bana daha küçüklük zamanlarımı hatırlatan bu kokuda, birtakım somut hayaller de vardır. Bir Boğaziçi köyü, kolumda gene mektep çantam, sisli yahut güneşli bir sabah, bütün bir kışı kıyıda geçirmiş dalyan direkleri...İşte bu koku, oradan, o dalyan direklerinin üstündeki yosunlardan gelen kokudur. Ama nasıl fark etmemişim çocukluğumda o kokuyu? Fark etmemişim de, neden sonra bir kara şehrinde duymuşum. Nasıl olmuş bu iş?Bir kara şehrinde, bir bahar sabahı, okula giderken duyduğum o koku sonra sonra, ne çeşitli hayallerle zenginleşti! Denizden uzak kaldıkça, neler hatırlamadım denize ait! Hepsini de sevdim, hepsini de hasretle hatırladım. Hangisi kötü bu hatıraların? Güneşin, sulardan tavana vurup tavanda mekik dokuyan pırıltıları mı? Göz alan bir gün ışığında, sıram sıram bir takanın peşine takılıp gırgıra çıkan allı yeşilli alamanalar mı? Dalyan reisi "Şıra!" diye bağırdığı zaman şevkle ağlara sarılan tayfalar mı? Bir orkinos vurgunundan sonra, kıyıda kan içinde kalmış denizi seyreden çocukların bayramı mı? Gemileri, bembeyaz sabahları seslendiren sis düdükleri ile çan sesleri mi? Kayıkhanelerin içinde uğuldayan dalgalar mı? Deniz üstündeki odalarda, lodosun sabahlara kadar dinmeyen uğultusu mu? Bir oltanın iğnesinde çırpman bir balığın gittikçe beyazlaşarak suyun yüzüne doğru gelişi mi? Karanlık gecelerde ağlarını birbirinin üstüne atmamak için haykırışan kılıççıların sesi mi? Çavalyelerin, çamçakların üzerinde kurumuş balık pulları, feleklerde kurumuş deniz tuzları mı? Sabahın alacakaranlığında, ilk vapurların etrafında ölü bir tabiat gibi duran lüferciler mi? Kendini anafora kaptırmış, kıyı kıyı giden saman çöpleri, karpuz kabukları mı? Suyun içinde beyaz beyaz açılıp kapanan, avuç içinde bir anda dağılıveren denizanaları mı? Saymakla bitmiyor ki!Buraya da öyle bir kara şehrinden, denize en aşağı iki yıl hasret kaldıktan sonra geldim. Bir taşla iki kuş vuracağım. Hem bir iş bulacak, çalışacağım; hem de deniz kenarında olacağım. Gelgelelim, daha ikisi de olmadı. İş, yol çavuşluğu işi. Bu yol müteahhidinin yanında kâtiplik gibi bir şey. Ne yapacağımı da doğru dürüst bilmiyorum ama galiba, işçilerin çalışmalarına bakacak, gündeliklerini yahut haftalıklarını dağıtacak, müteahhidin bu bölgedeki hesaplarını tutacağım. Günde beş lira para verecekler; fena para değil. Yine işler aksi gitmezse... Gitmeye başladı da onun için söylüyorum bunu. Müteahhit, benim gelişimden bir gün evvel bilmem nereye gitmiş; bir hafta sonra dönecekmiş. "Gelirse beklesin." demiş. Bana bir çadır verdiler; o çadırda yatıp kalkıyorum.Sözde deniz kenarında olacaktık. O da olmadı. Gerçi, bulunduğum yer denizi görmüyor değil; görüyor görmesine ama en aşağı bir bir buçuk saatlik bir yerden.Önümüz dümdüz ova. Denizle bir gibi. Ondan sonrada alabildiğine deniz... Denize de pek benzemiyor, kurşun bir levhaya benziyor.Buraya geleli üç gün oldu. Ama şöyle bir kıyıya gidip o yosun kokusunu koklayamadım. Şöyle bir eğilip elimi suya değdiremedim. O eski hasret hep içimde.Beş lira için fena para değil dedim. Dedim ya, nedir beş lira şu zamanda? Şehirde olsam nasıl geçinirim bu parayla? Ev kirası mı veririm, üstümü başımı mı yaparım, karnımı mı doyururum, tramvaya otobüse mi binerim, kitap mecmua falan mı alırım, tiyatroya sinemaya mı giderim, hısım akrabam varsa onlara yardım mı ederim, evli barklıysam çoluğuma çocuğuma mı bakarım. Aklı durur vallahi insanın. Günde beş lira! Ecirlikten başka bir şey değil. Hoş o ecirliği de hak edemedik ya daha. Ya gelse de müteahhit: "Ben başkasını buldum, kusura bakma; sen dön geldiğin yere!" deyiverse ne yaparım?Hem, ne diye ukalalık ediyorum? Biz bu dünyaya ecir gelmişiz, ecir gideceğiz. Ben de müteahhit olacak değilim ya! Ne hakkım var: "Ben neden beş lira kazanayım da o beş yüz lira kazansın." demeye. Ben işsizim, o müteahhit. Ben fakir bir aileden gelmişim, o zengin bir aileden. Ama benim okumuşluğum varmış da onun yokmuş; kimin umurunda? O, işini biliyor, ben bilmiyorum. Mademki biliyor, yaşamak da onun hakkı. Ben köylü cigarası içemem, o isterse viski içer; ben kahveye gidemem, o bara gider; ben tramvaya binemem, o otomobile biner; hakkı değil mi?Denizi, hep çadırımın kapısından görüyorum. Mihnete alışmış insan, zaman zaman her şeye boş vermesini de biliyor. Bir aralık dedim ki kendi kendime: "Adam, sen de! Çekiver kuyruğunu. Gelmezse gelmez. İster çalıştırır ister çalıştırmaz." Yürüyüverdim denize doğru. Yürüyüverdim diyorum ya, dünyanın yolu! Öyle ha deyince yürünmüyor. Yolda çalışan, taş kıran işçilerin çekiç sesleri neden sonra kayboldu. Serildi mi önüme dümdüz bir ova! Git git bitmiyor. Ha vardım ha varacağım, diyorum; bir de bakıyorum, deniz hep o uzaklıkta. Etrafta ne insan ne de cin; koskoca ovada bir başımayım. Bir aralık, sağımda solumda; acayip otlar, sazlar, kamışlar belirmeye başladı. Bitki denilen şeyin hiç de böylesini görmemişim o güne kadar; içime bir korku düştü. Önüme bakıyorum, kimse yok; ardıma bakıyorum, kimse yok. Ne bomboş bir dünya; aklıma birdenbire Beyoğlu Caddesi geldi. Nasıl da tıklım tıklımdır! İnsanlar birbirine çarpa çarpa yürürler. Kimi omuz vurur, kimi birinin ayağına basar, kimi duvar dibinde bir kadını sıkıştırır. Öyle caddelerde, acele bir de işim oldu mu ne kadar güç ilerlerim! Ben koşmak isterim, önümdeki adam ya sevgilisiyle konuşmaktadır ya bir dükkânın camekânını seyretmektedir. Yanından sıyrılayım derken istemeye istemeye bir tarafına çarparım. Olmaz mı böyle şey? Olur, olur; adam kızar; dönüp bana:"Kör müsün?" der.Ben de kızarım:"Ne sallanıyorsun alık alık?" derim. "Patladın mı? Geçersin elbet!" der."Patladım, patlamadım, sen bir kere ona karışamazsın. Daha terbiyeli konuş!" derim."Ulan!" der. "Sen bana ne hakla sen diyorsun? Benim kim olduğumu biliyor musun?""Ya, sen?" derim. "Sen ne hakla bana ulan diyorsun?""Ulan da derim, her bir boku da derim, eşşoğlu eşek."Sanki onun eşek demesiyle eşek olacakmışım gibi, büsbütün alevlenirim:"Eşşoğlu eşek babandır!""Ulan senin sinsileni, sülaleni..."Bir anda etrafımızı çeviriverirler. Kalabalığın arasında bir polis peyda olur. Adam bar bar bağırmaya başlar:"Davacıyım! Davacıyım, polis efendi. İşte, bu kadar şahidim var! Bana bu kadar kişinin içinde...”Polis:"Bırakın gürültüyü de merkeze kadar teşrif edin kozunuzu orada paylaşırsınız."Adam hala bağırmaktadır:"Haydi, yürü bakalım merkeze! Kozumuzu orada paylaşırız."Bizim iş hapı yutar tabii. Düşeriz karakolun yoluna. Yolda kendi kendime düşünürüm: "Ne desem karakola gidince?" diye. Herhalde önce kim olduğumu sorarlar. İşte o zaman celallenirim: "Bilmiyor musunuz benim kim olduğumu? Ben bu memleketin..." Hayır, bu usul iyi bir usul değil. Ya tanımayıverirse polis? Öyle ya, okuyup yazması yoksa tanımayabilir. Üstelik öbür adam da mühimce bir adamsa? Mesela bilmem ne müdürü olduğunu söyleyiverirse? Tabii, benden çok onun sözünü dinlerler. Onun için ben beklerim. Önce o adam söylesin kim olduğunu, sonra ben. Büyükçe bir unvanla çıkarsa karşıma, ben ondan da ağır bastığımı hissettirmek için, alçaktan alıyormuş gibi bir cevap veririm:"Ben derim, müdür falan değilim. Ben alelade bir vatandaşım."Politikaya girişmenin tam sırası:"Bu memlekette hak sahibi olmak için mutlaka..." Açarım ağzımı yumarım gözümü.Ayağımın altındaki toprak, kunduralarıma yapışmaya başladı. Gittikçe çamur içine giriyorum. Şöyle ileriye doğru baktım: Bataklık. Sağa doğru gidersem sazların arasında kurakça bir yol bulurum diye düşündüm. O yana yürüdüm. Büsbütün batağa girdim. Sanki sazların arasından su fışkırıyor. Ama ne olursa olsun, mutlaka deniz kıyısına gideceğim. İki yıl bu, dile kolay! Gideceğim, denize gideceğim.Ayak bileklerime kadar batağa girdim. Her adım atışımda biraz daha batıyordum. Durdum. Başımın üzerinde kocaman kocaman deniz kuşları belirdi. Beyaz kanatlarını açmışlar, çığlık çığlığa dönüp duruyorlar. Ne vahşi, ne korkunç bir manzara! Onların çığlıkları dışında, insanın tüylerini diken diken eden bir ölüm sessizliği var. Ölümü düşündüm. Ölümlerin en kötüsü bir bataklıkta, çırpına çırpına, ümidin her an biraz daha azaldığını göre göre ölmekmiş gibi duymuştum. O geldi aklıma. Deniz uğruna, denize el sürebilmek uğruna ölüm! İstemiyorum ölmek. Oysaki bundan evvel kaç defa ölüme razı olmuştum. Razı olmak da değil intihar etmeyi bile düşünmüştüm.Kimileri derler ki intihar bir irade işidir. Ben buna inanmıyorum. İntihar bir iradesizliktir. Dünyadaki güçlükleri yenebilen, o iradeyi gösterebilen kimse kolay kolay ölüme razı olmaz. Ölüme razı olan, hiçbir şeyle cebelleşemeyen, bu savaşta bütün ümitlerini kaybeden kişidir. O ümitleri kaybetmek için de insanın, kendisini dünyaya bağlayacak hiçbir şeyi olmamalı. Ne para ne pul ne aşk ne muhabbe ne şeref ne namus. Ama şimdi ben öyle miyim ya! Hiçbir şeyim olmasa bile günde beş lira kazanabileceğim. Beş lira! Az para mı?Bu beş lirayla pekâlâ karnımı doyurabilir, ısınabilir, giyinebilir, dünyanın parasız olan bütün nimetlerinden faydalanabilirim. Gökyüzünün parlaklığı, denizin mavisi, ağaçların yeşili, toprağın sıcaklığı, suların sesi, havada uçan kuşlar,rüzgârın getirdiği çiçek kokuları... Nasıl vazgeçerim bunlardan? Hayır, ölmek istemiyorum...Peki, ya deniz? İşte, on beş dakikalık yolum kalmış, deniz kuşları çığlık çığlığa hala dönüp duruyorlar. Vazgeçemeyeceğim denizden. Tekrar etrafıma bakındım. Biraz daha kuru bir yol aradım. Galiba, azıcık gayret edip daha sağa gidersem kurak bir yere çıkabileceğim. Yavaş yavaş, sulara, çamurlara bata bata, o yana doğru ilerledim. Gayret! Biraz daha! Biraz daha!Dediğim oldu. Üstünde toz tabakaları bulunan, dümdüz, kupkuru bir yere geldim. Gelir gelmez de koşmaya başladım. Kıyıya bir an evvel varmalıyım.Sazlarla, kamışlarla örtülü bir tümseği atladım. Kıyıdayım. Ayaklarımın altında kumla karışık çakıl taşları. Sular ayaklarıma kadar geliyor. Sığ bir sahil. Sahilin üç metre gerisinde vatoz ölüleri, iri iri şeytan minareleri, içi boşalmış pina kabukları. Ne vahşi bir deniz! Hiç böylesini görmemişim.Beyaz kanatlı kuşlar,hep çığlık çığlığa, başımın üzerinde. İçimde sonsuz bir sevinç. Bağırmak istiyorum: "Boş ver!" diye haykırmak istiyorum: "Beş liraya da boş ver!"

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/denize-dogru

Yazar

Orhan Veli Kanık
Orhan Veli KanıkYazar · 7 eser · distory.co/yazar/orhanvelikanik
Sayfası

Benzer öyküler

Dram / Duygusal

Keşfedebileceğin yazarlar

Denize Doğru kapağı
Denize DoğruOrhan Veli Kanık · 13 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/denize-dogru