Distory
Kıyıda Dün (201?) kapağı

Kıyıda Dün (201?)

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/kiyida-dun-201

Tanıtım

Öykünün başlangıcı

Dün (201?)Her gün kafamı meşgul eden ilk soru, o günün bir öncekinden farkının ne olacağıydı. Sorunun kendisi, uzun zamandır ucunu aradığım, oynadıkça elime dolanan ve incelen bir ipti. Hikâyesiz her gün canımı sıkıyordu. Benim olmadığım bir yerlerde yaşamın gürül gürül aktığı sanrısında olduğum naif yaşlardaydım. Arayışımın tonu her gün koyulaşıyor, mizacıma ters gelen işlere girişiyor, evrenden can sıkıntımı giderecek bir şeylerle beni oyalamasını istiyordum. Ne kaybettiğimi bilemediğimden ne aradığımı da bilmiyordum. İnsan kendisini keşfetmek için hep yeterince zamanı olduğunu sanıyor.Doğru dürüst kahvaltı etmeden yollara düşüyor, ilgimi çekecek bir insana rastlayana kadar durmaksızın yürüyordum. Üniversite sonrası sürecin, zannettiğim gibi seçeneklerimi değerlendirmek için gereken bir süreç olmadığını insanların bana bakışlarındaki müstehzi ifadeden anlamıştım. Bakışlardan anlam çıkarmakta öteden beri iyiyimdir. Sözlerin yanıltıcı olduğunu çocukken anlamıştım ve bir şeyin gerçekle uyumunu sözün çıktığı ağızdan değil, yüzün ifadesinden çıkarmayı öğrenmiştim. İnsanın ailesi dahi çocuğunu koruma gerekçesinin arkasına sığınarak durmadan meşru yalanlar söylediğinden ben de anlamı daha derinden çıkarmaya alışmıştım. Zahmetimin karşılığı, hayata ilişkin daha gerçekçi beklentilere sahip olabilmekti.Zaman, ileride içinde güçlükle hareket edeceğim takım elbiselerin moda gereği üzerime yapışan gömlek ve pantolonları gibi salt varlığıyla bile bana sıkıntı veriyordu. Arkadaşlarım kıyamet kopmuşçasına bir günde kaybolmuş, başka çevrelerin insanları olmuştu. Oysa bana her gün oynamaya devam edecekmişiz gibi geliyordu. Anaokulundan üniversiteye arkadaşlar değişse de oyun baki kalmayacak mıydı? Yaşanacak ani kırılmaları önceden kestirip buna göre pozisyon alanlardan olamadım hiçbir zaman. Daha çok, kendine fazla bir güvenle umursamaz, yaklaşan kopuşlara karşı hareketsizdim. Kaybedecek önemli şeylerini erken yaşlarda kaybetmeye başlamış olanlardandım. Öksüz hem annesi olmayan hem de bağı olmayan kimseyi ifade eden bir kelimedir. Etimolojiye saplantılı bir ilgisi olan üniversite arkadaşım İsmet, haddinden fazla içtiğimiz bir gece söylemişti. O da kaybolanlardandı. En son Sırbistan’a müzisyenlik yapmaya gitti diye duydum. Yolu açık olsun. Kendi içime doğru hatıraları kıra kıra düşünmeyi bırakmalıydım, ne var ki elimden gelmiyordu.Kapısından her sabah hevesle çıktığım, önden yüksek giriş, arkadan hemzemin dairemde geceleri uyuyamıyor; vakit geçirmek amacıyla kitaplara ve filmlere tutunuyordum. Henüz bir banka hesabım ve babamın ek kartını saymazsak kredi kartım yoktu. Tutunacak maddi bir şeyim olmadığından, zamanı olduğundan katbekat yavaş deneyimliyordum. Aynı sınıfta, eşit koşullar altında yıllarımızı beraber geçirdiğimizi sandığım arkadaşlarım çoktan sınıfsal kimlikleri doğrultusunda yeni pozisyonlar almış ve bu pozisyonlara alışmıştı. Fakülteden uzaklaşalı daha henüz birkaç ay olmasına rağmen onlarla tanışıklığımızın üzerinden yıllar geçmiş gibiydi.Olan bitene şaşırmamakla beraber, yetişkinliğin imkanlarıyla savruldukları farklı noktaları tasavvur etmeye dimağım yetersiz kalıyordu. Bana öyle geliyordu ki sokakta karşılaşsak herkes birbirini yıllar öncesinden anımsamaya çalışır gibi inceleyerek bakacaktı. Gençken ihtiyarlamıştık ki bu yaşlılığın, çürümüşlüğün geri döndürülmesi en zor biçimidir. Oysa ben alabildiğine eşitsiz bir düzende, benden önceki öğütülmüş, hakkı yenmiş çok sayıda zeki ama fırsat bulamamış insan adına adaleti sağlayacağıma inanıyordum. Yirmi yaşında insan kendini her anlatıya inandırabilir. Fransızcada *inné* kelimesi bir insanın doğuştan sahip olduğu şeyleri, *acquis* ise sonradan kazandıklarını anlatır. Yaşadığım coğrafyada, hangisinin daha önemli olduğunu anladığınızda yetişkin sayılıyordunuz. Ne yapalım geç yetiştik.Rüya ile gerçek arası, meteliksiz geçirdiğim günlerle gecelerin arasında bir yerlerde, umudun daire kapımın dışında olabileceğini hissettiğimden sık sık sabahları kendimi dışarı atıyor; para harcamam gerekene kadar sokaklarda, parklarda ve deniz kıyılarında geziyordum. Yeterince parası olmayanlar hep bir şeylerin kıyılarında gezinir. Deniz kenarları, yol kenarları ve vitrinler… Sokakta kendi halinde yürüyen insanlar bile gösterinin bir parçası artık. Hiç değilse ilginç bir insan ya da etkinlik görebilseydim.İnsan nedense hep umudun daire kapısının dışındaki dünyada olduğuna inanır da kendi zihninde olabileceğini hiç düşünmez. Benim de o sırada böyle bir düşünce aklıma uğramıyordu. Ulaşım bile ciddi bir masraf kalemi oluşturduğundan yürüyecek hâlim olmasa dahi yürümeyi tercih ediyordum, buna her ne kadar tercih denilebilirse… İnsan, yokuş aşağı yollardan olması gerekenin üstünde bir keyif alıyorsa bu durumu ortadan kaldırmak için çabalamalı diye düşünüyordum. Bir yandan da yoksulluğu ya da daha iyimser bir tabirle orta sınıf dar gelirliliğini bohemle maskelemeye üniversite yıllarından beri alışık olduğumdan, yakın çevreme bunları tercih olarak göstermekte zorlanmıyordum. Anlatıya dair bir problemim yoktu. Çoğu insan gibi ben de çoktan olmuş olan ya da olmakta olan her şeyi başka bir biçimde sunmakta zorlanmazdım. Retorik ne için vardı? Sonuçta kirli saç ve sakallarımızı kadınlara bohem kimliğimizin bir gereksinimi gibi dayatıyorduk. Basit gerçek, çoğu zaman berbere gitmeye bile üşenen bir kayıtsızlık haliydi. Kadınlar da muhtemelen benzer şeyler yapıyordu; ancak biz onları henüz masal kahramanı zannediyorduk. İnsanın hep çocuk kalan hali mi erkek? Yoksa yaştan bağımsız bir az gelişmişlik meselesi mi?Beni yalnızca annemin gerçek anlamda tanıdığını düşünüyordum. Sırt çantamla geçerken uğramış gibi umursamaz bir havada zilini çaldığım eski evimin içine daha adımımı atmadan anlardı. Mutsuzluğumu sesimin tonundan tanırdı. Çehresi buna göre değişirdi. Saçlarının uçlarında grinin kırık bir tonu, tüm gece yüzünde hep daha iyisini umduğu halde hedeflediğinden eksik bir şeyler elde eden yine de şükreden insanların yarım kalmışlığıyla gülümsemesi asılı, benimle sohbet ederken dünyada kendine ait hiçbir dert ya da tasası yokmuş; her şey bütünüyle ve sadece benimle ilgiliymiş gibi davranırdı. Ben de tüm bencilliğimle bunda garipsenecek hiçbir şey yokmuş gibi davranırdım.Hayat bana, tarifi telafisinden oldukça güç bir kazık atmış gibi hissediyordum. Aşina olmadığım hislerle uyanıyor, kendime her gün daha çok yabancılaşıyordum. Dünyadan beklediğim hiçbir değişim gerçekleşmezken iç dünyamda beklemediğim büyüklükte sarsıntılar yaşanıyordu. Geriye dönüp, kendimi bildim bileli günde on saatten fazla çalışarak geçtiğim ülkenin en prestijli okul sıralarını ve sandalyelerini kırmak, ateşe vermek, hayata dair bizden sakladıkları için hocalardan hesap sormak istiyordum. Benim ve arkadaşlarımın düştüğü duruma sinsi bir sevinçle yaklaştığını güçlükle gizleyen ve okulların önemli olmadığını vurgulayan ama neyin önemli olduğunu da asla söylemeyen biçimsiz çenelerin ortasına sağlam bir yumruk atmak gündelik bir hayalimdi. Her gün ilk işim somut bir hedef arayan öfkemi yatıştırmaktı. Herkesin yüzeyselliğiyle dalga geçerken derini görememiş, ilk önemli dalgada suyun altında kalmıştım ve ışık bana çok uzaktaydı.Gereğinden fazla güvendiğim niteliklerim sayesinde aşacağıma inandığım çeşitli ayrımların darbeleri, sıklıkla çevreden aldığım haberler biçiminde yüzüme çarpıyor; mücadele gücümü korumak için ne yapacağımı şaşırıyordum. Üniversitede, amfilerden çok kantinde ve meyhanelerde gördüğümüz arkadaşlar bir bir devlet kurumlarına ve kurumsal olarak tabir edilen uluslararası şirketlere giriyor, Türkçesi genellikle pek bir şey ifade etmeyen İngilizce ünvanlı işleri, kimlikleri kılıyorlardı. Okulu uzatan ya da hoppalıkları veya saflıklarıyla bilinen, arkadaş arasında dalga geçilen minik etekli kadınlar tek tek üniversitelerin araştırma görevlisi kadrolarına yerleşirken, aileden varsıl olanların bir kısmı babasının şirketinde geleceğin CEO’su olarak işe başlıyor veya kendini keşfetme amacıyla Hindistan, Çin veya bir başka egzotik ülkeye taşınıyordu. Daha mütevazı olanlar ne çok ne de az olan bir tutarı, yurt dışı yüksek lisanslarının kariyerleri için vazgeçilmez olacağını vurgulayıp ailelerinden edinerek, olabildiğince çok sayıda kadın ve erkek tanıyarak evlenmeye çalışıyorlardı.Sonuç, çoğu zaman yurda kesin dönüş ve orta düzey bir firmada orta düzey bir pozisyonun eski arkadaşlarla buluşulan fasıl ortamlarında, birinci kadehte ballandırılarak, dördüncü kadehte *batsın bu dünya* diyerek anlatılmasıydı. Kimse içinde ilerlediği yazgıyı kestiremiyor, kendisine layık görmüyordu. Farklı olduğuma yürekten inanarak, zamanda ve mekânda asılı kalmışçasına yaşadığım günlerin içinde, olan biteni henüz ben de tam anlamıyla kavrayamıyordum.Düşüncelerimin anılarda çakılı kaldığı, birkaç saatlik uykuya özlem duyan göz altlarımla eflatun bir geceyi daha noktalamıştım. Hafifçe yağan yağmurun sesi beni dışarı çıkmaya zorluyordu. Aklım, beni sırılsıklam ıslatabilecek yağmura yönelik tedbir arayışlarında gezinirken anahtarımı unuttuğum korkusuna kapıldım. Ceplerimi kontrol etmeden kapıyı çekmemeliydim. Uzun bir oyalanma sonucu cüzdanımla çakmağımın arasında cebimin derinliklerine sıkışmış anahtarlığın metaline elimin değmesiyle elim değil yüreğim soğudu. Yüzüme yerleşen salak gülümsemeyi bina dış kapısına çevirdiğimde içeri girmekte olan orta yaşların başında, aydınlık yüzlü, esmer bir kadınla karşılaştım. Saçları oldukça kısa, dişlerinin gülümsemesiyle çıplak bıraktığı kısmı bembeyazdı. Bir dişinde rujunun nokta boyutunda silik bir izi vardı. İnsani her hatayı kadınlarda fazlasıyla severdim. Putların kırılmasından hangi genç haz almaz?“İyi günler.”Şaşkınlığın gölgelediği gülümsemesi henüz silinmeden karşılık verdi.“İyi günler.”Gereksizce coşkulu verdiğim selama şaşırmıştı. Üç aydır bu apartmanda olmama rağmen ilk kez komşumla diyalog kurmuştuk. Daha önce karşılaştığımızda birbirimize doğru dürüst bakmadan belli belirsiz kafa selamı verirdik. Eşi, sabah erken saatlerde evden çıkıp geceleri geç döndüğünden onu hafta sonları hariç pek görmüyordum. O da genellikle bakkala markete çıktığını düşündürecek bir kıyafetle ve yalnız olurdu. Dış kapı zillerinden soyadlarının Şebnemler olduğunu öğrendiğim bu çifte dair bu zamana kadar hiçbir şey dikkatimi çekmemişti. Soyadları dışında.Birkaç kez eski apartmanımızın ince duvarları sağ olsun, geceyle sabahın buluştuğu saatlerde sevişme sesleri duyar gibi olmuştum. Ancak o saatte sevişmeleri de yapabilecekleri diğer her şey gibi anlamsız olan bu çiftin rutinlerine ilişkin pek kafa yorma gereği hissetmedim. Bazı hatıralar o kadar derindedir ki çekip çıkarmanız için kıyıyla bağınızın kopması gerekir. Bunu henüz tam anlamıyla kavrayabilmek için gerekli yeteneklerden uzakta olduğumu biliyordum.Apartman kapısının otomatiği yine bozulduğundan elimi hafif paslı, bakır görünümlü tele değdirdiğimde belki de fazlaca oyalandığımdan olacak bayan Şebnemler bana seslendi. Bu beklemediğim bir şeydi, ona döndüm.“Yağmur artacak gibi, ince giyinmişsiniz.”Hava durumuna ilişkin bu malumata dair ne diyeceğimi bilemediğimden sustum. “Bence daha kalın bir şeyler giyin.” diye ekledi.“Teşekkür ederim, fazla uzaklaşmayacağım.”“Siz bilirsiniz.”“Çok naziksiniz, tekrar teşekkürler.”Şaşırmıştım. Biraz ilgisine, biraz da mekân ve zamandan bağımsız düzgün Türkçesine. Gündelik hayatta önceden tanımış olduğum hiçbir kadın TRT spikeri gibi konuşmazdı. Temiz ve yeknesak. Saatler sonra eve sırılsıklam geri döndüğümde, beni görmesinden ve dalga geçmesinden korkarak anahtarı kilide hızla yerleştirip hayalet gibi içeri girdim. Suyun sıcak yanını özlediğimden, kendimi duşa attım ve çocukluğumdan beri düşkün olduğum, sadece düşüncelerimle baş başa kaldığım bu dakikaları uzatabildiğim kadar uzattım. Mezuniyetime paralel noktaladığım, neredeyse ilk gençliğim kadar süren ilişkimin samimi ve mahrem detayları birbiri ardına aklıma doluştu; ardından Sezen’in ilişkimize ilişkin tüm sahiciliği parçalayan saçmalıkları ve bunlara verdiğim karşılıklar aklıma çöreklenerek ilk imgelerin yarattığı şefkat duygusunu geriye bir şey kalmayana kadar parçaladı. Sezen uzun bir süre boyunca beraber olduğum ilk kadındı ve son olmaması için ayrılmıştım. Aldığım kararın kusursuzluğuna kendimi bir kez daha ikna ettikten sonra yine anılarla oyalanışıma kızdım ve yeni bir şeyler düşünememiş olmanın verdiği iç sıkıntısıyla hızlıca kurulanarak duştan çıktım. İnsan durmadan yeni şeyler aramalıydı. Yüzümü ne kadar silsem de çiğ damlalarına benzeyen üç damla, yere düşmekten korkar gibi alnımda, burnumda ve çenemde asılı duruyordu.Hayatın yeni bir sayfasına geçmek için her zaman yeni bir kalem gerekmese de en azından kalemin ucunu sivriltmek gerektiğini kendime hatırlatarak giyindim. Bir yandan da bayan Şebnemler’in soyadını daha önce nereden duyduğumu düşünüyordum. İsimleri hatırlardım; fakat soyadları bir özelliği olmadıkça akılda kalması güçtür. Aklım geçmiş ve bugünün karmaşasındaydı.

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/kiyida-dun-201

Yazar

Ali NurdoğanYazar · 3 eser · distory.co/yazar/alinurdogan
Sayfası

Benzer öyküler

Dram / Duygusal

Keşfedebileceğin yazarlar

Kıyıda Dün (201?) kapağı
Kıyıda Dün (201?)Ali Nurdoğan · 16 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/kiyida-dun-201