Tanıtım
Yıllar sonra Almanya’dan dönen babasıyla ilk kez gerçek bir bağ kuran Tarık, Sarı Sultan kamyonetle hayal ettiği mutluluğu yaşar. Ama mutluluk, bazen bir gürültüyle dağılır.
Öykünün başlangıcı
Kamyonetin kapı kolundan tutup da küçücük ayaklarıyla içine biner binmez, soluksuz bir tebessümle süzdü dışarıyı. Durgun ve donuk bakışların arasından vermişti pozu. Bütün mahallenin, hatta kendisini tanıyan hemen herkesin gözünde ölçüsüz bir çekicilik, hesap edilemeyen bir hava oluşturmuştu. Yıllar sonra babası Almanya’dan gelmiş, gelirken de tam da oğlunun istediği gibi bir sarı kamyonet getirmişti. Kamyonetin evin kapısına yanaştığını gördüğü anda, yüzünü bile hatırlamadığı babasının, geldiği fikrine sıkı sıkıya sarılmış, evden ayakkabılarını dahi giymeden fırlamıştı. Daha babasına bile sarılmadan, mahallenin girişinden beri arkasından koşturan çocukların gözünün önünde bir anda binivermişti kamyonete. Geniş geniş yayıldı koltukta. Şöylece bir bakındı boşluğa. Sonra ansızın babası olduğunu yalnızca annesinden bildiği yan tarafta oturan adamla göz göze geldi. Gözleri tirşe idi. Tıpkı kendi gözleri gibi. İçten içe “ Bu adam benim babam!” dedi. Sıkıca sarıldı babası oğluna. Öptü, kokladı. Karısının mutluluk gözyaşları dökmesine dahi aldırmadan, hatta karısını oğlundan daha çok sevdiğini belli dahi etmeyerek sıkı sıkı sarıldı oğluna. Usulca açtı kapıyı. Solmaya yüz tutmuş kırmızı karanfilleri de aldı eline. Ceketinin cebindeki gümüş kolyeyi bir kez daha kontrol etti yerinde mi diye. Arabadan indi. Kapıya yöneldi. Mahallelinin kalabalık bakışlarına aldırmadan kocaman sarıldı karısına. Karısı bir an, “Ali’m ne yapıyorsun, çok ayıp utandırma beni,” dese de aldırmadı Ali. Daha sıkı daha sıkı sarıldı. Sarılmanın bir mahremiyeti ortaya dökmek olduğunu ve dolayısıyla utanılacak bir davranış biçimi olduğunu yalnızca bu mahallede görmüştü. Hâlbuki birbirine sevgi bağı ile bağlı olan herkes sarılırdı. Sevginin en etkili ifade biçimlerinden biriydi sarılmak. “Gönül, kurban olduğum; sen benim karımsın. Bana ne el âlemden. Ben karıma sarılıyorum. Ben oğlumun anasına sarılıyorum. Yıllarca yolumu gözleyen Gönül’üme sarılıyorum.” Gönül’ün yüzü kızarmıştı kalabalıkta. İçten içe de sevinçten, mutluluktan uçuyordu. “Ali’m çok değişmiş.” diyordu kendi kendine. “İyi de olmuş.” Bir zaman Ali Almanya’da iken ve daha ne vakit döneceği belli dahi değilken için için beddualar ederdi Gönül Ali’ye. “Ne gerek vardı ta oralara gidiyordu. Boyu bosu devrilesice. Yuvan yurdun gözlerinde tütsün tütsün de için için yanasın. Türkiye’de iş mi yoktu. Ali’nin niyeti bambaşka idi.” Filan gibi. Ama şimdi ettiği o kötü sözlerinden çoktan pişmanlık duymuştu bile. Kocasının ellerinden, tıpkı kocasının yaptığı gibi, mahalleliye nispet yaparcasına sıkıca tuttu. Eve doğru yöneldi. Yine mahalleliye nispet yaparcasına evin dış kapısını çat diye kapattı. Bütün mahalle, kapının kapanmasıyla evlerine dağıldı. İyi bir mesaj vermişti Gönül. Kocasının kendisine ne kadar sadık bir eş olduğunu ispatlamıştı. Aylardır bütün mahallelinin arkasından, kocasının başka kadınlarla evlenmiş olabileceğini ima etmeleri çok zoruna gitmişti Gönül’ün. “Alın işte,” diyordu kendi kendine. “Kocamın nasıl bir adam olduğunu görün.”“ Bak arkadaşım bana Tarık derler bilirsiniz. Göreceksiniz aylar sonra bu kamyonetle köy köy oba oba dolaşıp malzeme taşıyacağım. Anladınız mı beni? Çocuklar sessiz sessiz Tarık’ı izliyorlardı. Bir an babası perde kenarından şöylece bir baktı: Tarık’ın elinde bir tespih, diğer eli cebinde, mahallenin bütün çocuklarını etrafına toplamış ve onların şaşkın bakışları arasında kamyoneti anlatıyordu. Edasında “Kırk yıllık şoförüm ben,” görüntüsü vardı. Babası tebessümle kapadı perdeyi.Tarık, işaret parmağıyla başparmağını birleştirmiş mahallenin çocuklarına adeta ders veriyordu:” “Şimdi mahallemizin sevgili gençleri, bu görmüş olduğunuz kamyonet, son model Alaman malıdır. Yani bir zaman öyleydi. Artık benim malım. Yani gördünüz babam bana almış, getirmiş. Dokunma arkadaşım dokunma! Ben sana dokun dedim mi? Biliyorum merak ediyorsunuz görmeyi. İçine binmek istiyorsunuz. Hatta sürmek istiyorsunuz. Aslında ben size mahallede bir tur attırırdım da, boş ver şimdi.” İçlerinden biri, “ Sen sürmeyi biliyor musun ki?” diye sordu. “Tabii biliyoruz oğlum, biz doğuştan, baba kontenjanından şoförüz.” Çocuklar Tarık’ın bu tepkisine hep beraber gülüştüler. Bir an Gönül Hanım pencereden, “Hadi Tarık oğlum gel, bak baban neler getirmiş,” diye seslendi. Tarık koşar adım eve girdi. Alman şekerlerinin olduğu kutuyu kaptığı gibi dışarı fırladı. “Evet arkadaşlar evet evet, şöyle tek sıra halinde dizilin bakalım. Herkes bir tane alacak. Birden fazla alan olursa kafasını kırarım ha! Peki şoför bey!” dedi diğeri. Ortamda gülüşmeler yükseldi. “Cıvımayın lan hemen,” dedi Tarık. Bir anda babasının gelişiyle hal ve hareketleri değişivermişti. Gün akşama döndüğü vakit girdi tekrar eve. “Baba, yarın sabah arkadaşlarımı kamyonete bindirebilir miyim?” diye sordu. Babası bir an başını öne eğdi. Gönül Hanım, ne olacak Ali’m bir tur biniversinler, çocuğun kalbini mi kıracaksın şimdi.” Dedi. “Olur,” dedi Ali. “Olur oğlum. Yarın sabah bütün arkadaşlarını bindirebilirsin. Hatta mahalleyi de gezdiririz.” dedi. Bir anda Tarık’ın gözleri parladı. Kendinden beklenmeyen bir sevinç çığlığı ile babasının boynuna sarılıverdi. Belki de hayatında ilk defa sarılmıştı babasına. En son babası Almanya’ya gittiğinde ya üç ya dört yaşındaydı. Şimdi on yaşında bir delikanlı olmuştu. Babasının yüzünü bile evdeki tek fotoğraftan hatırlamıştı.Bir an önce sabah olsun istiyordu Tarık. Yarın sabah, bütün arkadaşlarını kamyonetin kasasına dolduracak, babasıyla birlikte bütün mahalleyi dolaşacaklardı. Bir an, “Baba, bana da sürmeyi öğretir misin?” diye sordu. “ Tabi oğlum, öğretirim.” dedi babası. Velakin kamyonetin kendisinin olmadığını, Almanya’dan kendisiyle gelen aşağı mahalledeki Kazım’ın kamyoneti olduğunu söyleyemiyordu. Arkadaşlarına o kadar hava atmıştı şimdi çocuk. Hayal kırıklığına uğrasın istemiyordu. Ancak bir iki gün kendini mutlu hissetmesini istiyordu. Bir an Gönül Hanım, kocasının yüzünün düşkünlüğünden anlamış olacak ki, “Kamyonet senin değil biliyorum.” deyiverdi. Ali “Nerden biliyorsun,” der gibi bir ifade takınmıştı. “ Yüz ifadenden belli oluyor,” diye ekledi Gönül Hanım. Tarık’ı yatması için odasına götürdükten sonra Ali’ye döndü: “ Ali, bizim kamyoneti sattığını söyle de kurtul.” dedi. “ Vallahi kızmam.” diye de ekledi. “ Kocamsın. Onca sene sonra dönüp evine gelmişsin kızmam sana. Kızamam.” dedi. Bunu söylerken kocasının gözlerine baktı. Sonra dizinin dibine oturdu. “ De bakalım Ali’m kumarda yedin değil mi bizim kamyoneti?” Ali’nin başı öne eğildi. Kocasının ciğerini biliyordu Gönül Hanım. Bir an gerildiğini hissetti. İçin için dişlerini sıktı. Ancak kendisini toparladı. Hiçbir şey olmamış gibi sarıldı kocasına. Kocaman kocaman öptü birkaç defa. “ Hadi Ali’m,” dedi. “ Olacakla öleceğe çare olmaz. Canın sağ olsun; hadi yatalım.”Sabahın alaca aydınlığında uyandı Tarık. Kalkar kalmaz perde arasından kamyonetin yerinde durup durmadığına baktı. Yerinde olduğunu görünce de rahatladı. İçeriye, anne babasının yattığı odaya yöneldi. Annesi yarı uyanıktı. Babası ise henüz uyanmamıştı. Daha “Gelebilir miyim anne?” diyemeden, “ Gel hadi gel,” deyiverdi annesi. Aralarına uzandı Tarık. O esnada babası da uyandı. Önce yanağından sonra da başından birkaç defa öptü. Yetmedi, sıkı sıkı sarıldı. Bir anda babasının üstüne atlayıverdi Tarık. Boğuşmaya başladılar. Annesi oğluyla kocasının mutlu boğuşmaları karşısında bir kez daha tebessümlü bir iç geçirdi. Kalktı, mutfakta olandan kahvaltı hazırladı. Tarık’ın belki de ömründe ettiği ilk mutlu kahvaltısıydı.Sofradan kalktığı gibi dışarı çıktı. Anahtarı daha babası göremeden alıvermişti bile. Hışımla açtı kamyonetin kapısını. Anahtar girişini bulup büyük bir gürültüyle çalıştırdı. Sonra da ansızın dirseği direksiyon ortasındaki kornaya değiverdi. Mahallenin ortasında havalı bir korna sesi duyuldu. Tarık bir an korkuyla irkildi. Mahallenin Tarık yaşındaki çocukları toplaşıverdiler. Tarık hepsini bir bir kamyonetin bagajına bindirdi. “ Aman ha, dikkat edin. Kamyonetimi yamultayım filan demeyin. Yoksa kırarım kafanızı.” Eve koştu. Annesinin filmde gördüğü ve Tarık için aldığı, İlyas Salman ve Şener Şen’in şoförlük ederken giydiği kırmızı deri ceketini giydi. Güçbela aldırmıştı bu ceketi annesine. Aynada usulca süzdü kendini. Tespihini de eline alınca, bir an kendi kendine, “ Amma da fiyakalı oldum be!” deyiverdi. Ardından, “ Baba hadi baba yolcuları doldurdum bekliyorum.” dedi. Babası çıktı evden. Kamyoneti çalıştırdı. Önüne de Tarık’ı oturttu. Havalı kornanın bütün mahalleyi inlettiği ılık bir yaz sabahında Tarık, tarif edilemez bir mutluluk yaşıyordu. “Teybi de açalım mı oğlum?” diye sordu Ali. “Sen göster ben açayım baba.” dedi. Bütün mahallede son ses bir Burhan Çaçan yankıdı. Tarık, mahallelinin balkona çıkıp da imrenmeyle karışık kamyoneti süzdüğünü görünce kendi kendine, “ Annemi üzerseniz böyle bakarsınız işte.” dedi. Hayatının en mutlu günlerini geçirdiğine yemin edebilirdi. Bir taraftan bütün mahalleyi sağlı sollu süzerken bir taraftan da babasına, “Bu ne baba, bu düğme ne işe yarıyor baba, fren hangisi baba?” kabilinden sorular soruyor, bir an önce kamyonetin nasıl sürüldüğünü bilmek istiyordu. Komşuları Melahat teyze evlerine her geldiğinde, kızına şoför koca aradığını söylerdi. Öyle ki kaç defa memur, öğretmen, sağlıkçı talip gelmişti kızına da vermemişti. Şoförlük çok parası olan, üstelik de çok havası olan bir meslekti. Melahat teyzesinin söyledikleri bir bir aklına geliyordu Tarık’ın. Gün öğleyi az geçe döndüler eve. Tarık babasının yardımıyla kamyonetin kasasını açtı. Sonra da biraz geri çekilip, cebinden tespihini çıkardı: “ Evet arkadaşlar sakin sakin inelim. Sakın ha kasaya zarar vereyim filan demeyin. Parçası çok pahalıdır.” Bir an babasına döndü, “ Baba bu kamyonetin adı ne?” Sarı Sultan, oğlum.” dedi Ali. Tarık, kamyonete yanaştı. Usulca dokundu eliyle. “ Benim Sarı Sultanım. Canımın içi!..” diye diye sevdi uzun uzun. Ali, Tarık’ın bu lafları nereden bellediğine bir türlü anlam veremiyor, içten içe de gülüyordu. Gün akşamı buldu.Kazım’ın geldiğini pencereden gördü Ali. Hışımla fırladı dışarı. “ Ben getirecektim Kazım ağbi, ne diye geldin evime kadar?” diye sordu. Kazım, “İş çıktı Ali iş. Hem de büyük para. Ben götürüyorum kamyoneti.” Ali lafın devamını dahi getiremeden çalıştırdı Kazım kamyoneti. Tarık anlamaya çalıştı ne olup bittiğini. Uzun uzun baktı pencere kenarından. Yüzünde anlamsız bir ifade büyüdü de büyüdü. Sonra ansızın annesine döndü. Annesinin bakışlarını çok iyi tanırdı Tarık. Hiç ses etmedi. Dudakları büzüldü, büzüldü, büzüldü. Tespihini cebinden çıkardığı gibi pencereden babasının ayak dibine fırlatıverdi. Yerinden doğruldu. Odasına geçti. Battaniyeyi başına sıkı sıkı çekti. Annesinin babasının elemli bakışlarından emin; bağıra çağıra, salya sümük, dur durak bilmeden ağladı ağladı ağladı.
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal