Tanıtım
Tedavülden kalkmak üzere olan bir banknot, darphaneden kumbaralara, sokak satışlarından çeyrek altınlara uzanan yolculuğunu anlatıyor. “Tedavül”, paranın gözünden ekonomi, suç ve değersizlik duygusuna bakan ironik bir iç ses.
Öykünün başlangıcı
Eline sıvaşan bulaşıcı bir maddeymişim gibi ucumdan tutmasıyla önündeki boşluğa bıraktı beni. Bilgisayar klavyesinin üzerine düşüp iki yana açılmamla tam ortamdaki derin yırtığın hava alması bir oldu. Avazım çıktığınca inledim, ağladım da. Ne var ki gözlüklerinin gerisinden bana bakan kadın sesimi duymuyordu. Hangi duygularla baktığını bilemezken yan bankodaki arkadaşına seslendi: “Şu iğrenç paçavrayı dönüşüm için ayırıyorum.” Bakışlarım buğulanırken “Al şunu, aşağıdakilerin yanına koy,” diye seslendiği kimdi, nasıl biriydi bilmiyorum. Tedavülden kalksam bu kadar gam yemezdim. Aşağıda, temizlikçi Ayşe’nin ütüsü gibi ağır, düz bir metal plakanın altına, diğerlerinin üzerine konulduğumda anladım yok hükmünde sayılanlara eklendiğimi. Ondan sonra hangimizin koktuğu, hangimizin yırtığının hangimizi acıttığı önemsizleşti. Tek merak ettiğimiz, nasıl yok edileceğimizdi.İnsanların huyudur, her şey gibi kendilerini de ister şakayla ister kavgayla üçe beşe ayırmak. Bütüne katlanamayıp ayırmayı sevdiklerinden hep. Bizce insanlar birörnektir. Çok çok nüanslarda farklılaşırlar ki o da en fazla iki türlüdür: uçucular, silikler. Bunu kocaman bir sayfa üzerinde seridaşlarımla daha tek vücutken ilk kez bir insanın temasıyla anlamıştım. Darphanedeydik. Hepimizi tek tek denetleyen o kırmızı elbiseli, hoş kokulu kadın gibi iç gıcıklayıcıydı her şey. Yumuşacık dokunuyor, hatta okşuyordu. Bizimle neler neler yapabileceği geçiyordu aklından. Bense kadının ilgisinden memnun, bu ışıl ışıl mekândan insan dünyasına doğuyor olmanın sevinciyle doluydum.Bizleri bu ağır plakanın altına istiflediklerine göre yerimize yenilerini sürecekler. Varlık sahası hiç boş kalmayacak! Şimdikilere aklım pek ermese de darphanede koca sayfanın üzerinde bir bütünken aramızda söyleşmiştik. Seçme şansı verseler kimlerin refahına, rahatına yardımcı olmazdık ki? Kiminin ihtiyaç duymazken bizi elde etmesiyle kiminin en acil durumunda dahi bize kavuşamamasına aynı tepkileri veremezdik! Vicdanımız sızlardı filigranın altında ve gamsızlık bize göre değildi! Gelgelelim böyle durumların ancak derdi tasası kalacakmış bize! Öyle ya, nereden bilecektik insanların her kaybettiğinin bizde biteceğini? Hâlbuki kendi kabahatleriydi, bizi bölüşürken eşitsiz yollara sapmaktan duygularının kötürüm kalması. Ne acı, kabahati bile onlardan öğrenmiş nesneleriz biz!Cüzdanlarına benzer insanlar. Dıştan başka, içten başkadırlar. Bu çift yüzlülükte kimi öyle uçucudur ki şuncacık değerimin olmadığını söylerken banka hesaplarında kur kur, gizli gizli biriktirir, kriptolarıma meyletmeden duramaz. Kimisi pis ellerine bakmadan hijyen uzmanı kesilir, kirimden pasağımdan dem vurur da madeni akrabalarımdan birini yolda görse, cebine indirmeden geçemez. Bir de düzenlerini Lidyalı atalarıyla biz bozmuşuz gibi sövmeleri yok mu; tüm parlaklığım solar, kahrolurum. Kral Alyattes bin yıllar evvel ilk atalarımı bastırdığında takas ekonomisinin zorluklarını gidermeye çalışıyordu. Gel de bunu günün cahillerine anlat. Keşke bir şeyler olsa da hepimizi tedavülden kaldırarak alış verişte gene sığır, koyun, tavuk kullansalar, maaşlar bilmem kaç somun ekmek üzerinden hesaplansa…Makinenin dışa açılan gözünden ilk kez insan dünyasına çıktığımda nasıl afiliydim. Öyle yeni, gıcır gıcırdım ki kenarlarımla insanların ellerini kesebilir, köşelerimle ellerine batabilirdim. Neyse ki beni varlığına ekleyen geçkin, yorgun adam, hiçbirine maruz kalmadı da cüzdanına, birkaç küçük banknotun yanına güzelce yerleştim. Piyasaya sürüldüğümden habersizlerdi. Burun kıvıran da oldu, kıymetimi öven de. Hepsine hazırlamıştım kendimi. Eve varmamla beni karısına uzattı. Gözleri parladı kadının. “Gıcır gıcır, kaygan, tertemiz. İnsan kendini güçlü hissediyor.” Bunları söyleyen birinin ertesi gün eve aldığı bohçacıya beni vereceğini bilebilir miydim? Yemek masasının üzerine yayılan uyduruk öteberiyi ağzı açık seyreden bu zevksiz kadının üç kuruş etmeyecek çer çöp için hiç pazarlık etmeden çıkarıp beni vermesini nasıl yadırgamıştım! Az sonra yaşayacaklarımı bilsem bundan şikâyet etmezmişim. Öyle ki bohçacı beni kıvırıp göğsüne sokuvermişti. Terli, berbat ten kokusu… İnanın, şimdi koca bir ömrün yorgunluğuyla şu ağır metalin altında ezilirken bile daha iyiyim.Sapsarı bir ampulün aydınlığına çıkarıldığımda saflığımdan eser kalmadığı düşüncesiyle dertliydim. Ne acemilik… Kaşla göz arasında nicemizle destelenmişim. Hiç değilse diğerleriyle yan yanayım diye avunurken başka bir adamın avcuna tıkır tıkır sayılanların ilki bendim. En değerli zamanlarımmış.Birinden birine o kadar hızlı geçiyordum ki bir süre sonra kimin bana sahip olduğunu takip edemedim. Çantalara, cüzdanlara, ceplere, kasalara girip çıktım. Beni verip karnını doyuran da oluyordu, birçoğumuzu birleştirip otomobil alan da. Temizlikçi Ayşe gibi döşemelerin altında, kitapların arasında biriktirdiği gündelikleriyle çeyrek altın alan da…Dolaşımdan uzak kalmaya alışık değilken tiner kokuları, makine yağları, volan gürültüsü arasında bir tezgâhın üzerinde bekletildim. Kısa süreliğine tatile çıkmış gibi hissediyordum. Neden şikâyet edeyim; ilk kez bu kadar rahattım. Ara sıra gelen adamın orama burama bakıp gitmelerini saymazsam yan gelip yatıyordum. Bir gün suratındaki ihtiraslı gülücükle geldiğinde korkutucuydu. Uçtan uca ürperirken sevinç çığlıklarına küfürleri eşlik ediyordu. Derken bir seridaşımı yanıma koydu. Ona adamın davranışlarındaki tuhaflığın nedenini sordum; cevap vermedi bana. Tekrarladım; değişmedi. Bir şeyler ters gidiyordu. Konuşmak için çabalıyor ancak ses çıkaramıyordu. Sonra çoğaldı tezgâhın üstü. Hepsinde benim numaram. Bu, bu, bu haksızlıktı. Ben ki sanılanın aksine salt kâğıttan üretilmemiş; pamuk, keten ve nice kimyasalla sayısız işlemden geçmiş mükemmel birleşimken benim seri numaram yanımdakilerde ne arıyordu? Korkarım, şu makineler daha nice benzerimi üretecek ve insanlar hangimizin gerçek, hangimizin sahte olduğunu ayırt edemeyeceklerdi. Öfkeden sızıp kalmışım. Kendime gelince banknotlara çıkışmanın yersiz olduğunu anladım. Benim gibi darphanede değil, gizli saklı izbelerde üretilmişlerse de, olsun, hepsini bağrıma basacaktım. İnsanların cami avlusuna bıraktıkları bebekler gibi üvey olmaya mahkûmlardı. Göğsümde ferah rüzgârların estiği bir açıklık büyürken inandım günahsızlıklarına, gözlerim doldu. Balyalayıp götürdüler. Bir daha haber alamasam da biliyordum; ilk fırsatta dışlanacak, yok sayılacak, imal edildiklerine pişman edileceklerdi.Hem uçucu hem silik insanlarla ilişkim sürdü durdu. Zamanın yıpratıcı etkileri sadece bedenimde bırakılan izlerden ibaret değildi. Ülkenin ekonomik çalkantılarıyla değerim de düştü. Ben dolaşadururken peş peşe ve yüklü miktarlarda yeniler doğdu. Eski kuvvetimden her anlamıyla uzaklaşmıştım ki küçücük, ışıl ışıl beyaz boşluğuma kalem çaldılar: 118219151821. Kirlendim. Ne çok ağladım. Fakat bir banknot her şeye alışıyor. Yine de saflığımı verdiğim, seri numaram kadar karışık, bu küsuratlı sayı neyin nesiydi? Birkaç gün sonra masanın üzerine yayılmış gazetenin sayılarla dolu sayfasında bir cetvel gibi benimle hiza alan adam kâh üzerimdeki sayıya kâh gazetedekilere bakıyordu. Uçmak isterken silik kalmış bu büyük kafalı adamın sıkıntıyla büzdüğü dudaklarında okudum hayal kırıklığını. Bir çöp gibi buruşturup atamasa da çakmak cebine gelişigüzel tıkıverdi beni! Çok geçmeden çekiştirerek yeniden gün ışığına çıkardığında değişik bir yerdeydim. Tombul parmaklarının arasından televizyon seyreden üç beş kişi seçebildim. Yıpranmışlığım bulandırıyordu artık gözlerimi. Yine de geçenlerde bir kasanın içinde rastladığım filigranı bile solmuş bir seridaşımı hatırlayınca şanslı saydım kendimi. Feci düşmüştü zavallı. Alınmayacağını bilsem hangi kalpazanın makinesinden çıktın, diye maytap geçerdim. İyi ki susmuşum. Lafladıkça tedavülden kaldırılmayı umduğunu söyledi. Benim çilemse televizyon seyredilen bu dükkânda katlanacakmış. Nerden bileyim? Tombul parmaklı adam aldığı abur cubura karşılık beni yarım akıllı oğlanın eline koyup gitti. Saniyesinde beyazıma beyazıma baktı oğlan. Hassas terazinin üzerine yaydığında anlamıştım başıma gelecek iffetsizliği. Nitekim veresiye defterinin arasından çıkardığı mavi tükenmez kalemin ucuna hohladığında bağırdım, çağırdım, ne çok ağladım. Boşuna. Hangi insan duymuş ki feryadımızı bu duyacak? Ve ikinci kalem çalındı kalan saflığıma: Düşünmem sensiz iyi miyim hoş muyum / Çek git yoluna divaneyim sarhoşum.O büyük banknotla bir cüzdandan gün ışığına çıkarıldığımda değerli olmayı nicedir unutmuştum. Herkesin gözü yeni banknotun üzerindeydi ve o, o kadar gıcır gıcır ve değerliydi ki gözlerimi ayıramadım. Pastanın mumlarını üfleyen sekiz yaşındaki atkuyruklu kız kıvırarak, iterek kumbaraya soktu hepimizi. O büyük banknotun yanı sıra benim gibi önemsiz, değersiz küçük banknotlar, madeni paralarla. Dışı parlaksa da içi boyasız, kalabalıktan dolayı havasızdı. Kızın bebekleriyle beraber kumbarayı da sevip okşaması genceltiyordu beni. Bu koşullarda sonsuza kadar kalmaya razıydım. Ne var ki bir gün apansız saldırıya uğradık. Kalbim küt küt atarken para deliklerinden gördüm bize ulaşmaya çalışan adamın gergin yüzünü. Köşesinden kanırtıp avcuna boşalttığında istisnasız titriyorduk. Cebine gelişigüzel sokuşturup telaşlı telaşlı koşturdu. Kabartma baskı, gizli görüntü filan kalmamıştı kimsede. Titriyorduk. Vara vara ağzı bozuk bir adama anlamadığımız bir şey karşılığında bırakıldığımızda şaşkındık. Günlerimiz okulların etrafında dolaşan, çocuklara gizli gizli küçük paketler veren bu adamla geçiyordu ki bir gün enselediler onu, üzerinde ne var ne yok hepsine el koydular. Biz dâhil. O hengâmede orta yerimde derin bir yırtık açıldı.Şimdi temizlikçi Ayşe’nin ütüsü gibi ağır bir metal plakanın altında beklerken tek merak ettiğim nasıl yok edileceğimiz.
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal