Tanıtım
Seyrek bir sokakta yere yığılan Latif’e kimse tam olarak bakmaz; herkes kendi telaşıyla geçip gider. Bir kedi, birkaç köpek ve bir çocuk, şehrin umursamazlığına karşı sessiz tanıklık eder. Gündelik hayatın içindeki görünmez bir çöküş.
Öykünün başlangıcı
Gezi iştahlı bir sabahın diyeceklerinin peşine düşmeden yürüdüm bu sabah. Yapacak işim olduğu için çok mutluydum. Yürüyordum ama hızlı değil. Zaten düşünürken hızlı yürüyemem. İki şeyi aynı anda yapabilmek gençlik ister, o da ben de kalmadı artık. Hızlı değil yürüyordum, çünkü akşama Hüsnü ile atacağımız bir teki düşünüyordum. Ne kadar istesem de o anı iple çekmeye öğleden sonra başlamak zorundayım. Nihayetinde yaşlandım ve sabrım giderek azalıyor. Karım öyle olmadığımı düşünse de aslında sabırlıyımdır. Belki de ona karşı sabırlı değilim. Birbirine birikiyor zamanla insan. O kadar çok cümle hesaplaşmak için sırada bekliyor ki haliyle erken kızıyorsun her şeye.Gideceğim yere sahilden gitmeyi severim genelde. Çünkü deniz ve kalabalık, aklıselim olana bile sıkıntılarını kolayca unutturur. Aklıselim sayılmam. Selim ismiyle eskiden beri alıp veremediğim var, lakin söylemeyeyim. Ağzımızdan çıkan her lafın faturasını ödediğimiz günlere kaldık. Biz gençken daha başkaydı sanki. Sizde de böyle olu yordur muhtemelen. Geçmişin, şimdiyle mukayesesinde hep aklanması da tuhaf bir şey doğrusu.Katılır mısınız bilmem ama kalabalık yaşlılara iyi geliyor. Gerçi yazın sahilden yürümek daha zor oluyor, yol boyu krem ve yanmış ten kokusundan mahvoluyor insan. İnsanların güneşten bu kadar korunmak istemesini de anla mış değilim doğrusu. “O zaman güneşlenmeyin kardeşim.” Yağlan yat kızar, yeniden, yeniden. Neyse sabah sabah kızdırmayayım kendimi yine. Kızarmış deri kokusundan sola döndüğümde, sıcaktan da iyice bunaldığımı fark edince yolumu değiştirip sükûndan eser yok bir sokağa saptım. Tabii ki bilerek. Sessizlik ağır geliyor bana bu sıralar. Kıvrılarak akan bir yol vardı önümde ve yokuş çıkmam gerekiyordu. “Aman olsun” dedim. Göze alıp alamayacağımı düşünmeden yürümeye devam ettim. Cesareti yaşlanmıyor insanın. Burnumdaki etten mustarip biri olduğumdan ağzım açık nefes alırım. Bu yüzden dilim damağım erken kurur. Çok susadıysam da umursamadım. Dedim ya, insan yaşlılığa erken ikna olmuyor. Uzun zamandır sırtım da ağrıyor. Sanki koluma bıçak saplanıyor bazen nefes alırken. Şöyle bir gerinebilsem, cesaretle kollarımı kaldırıp omuz başlarımı arkaya yaslayabilsem rahat layacağım. Kireçlenme laneti yüzünden tüm kemiklerim betondan tümseklerle dolu sanki. Biraz soluklanmak için oturacak bir yer var mı diye etrafa bakındım. Sanki bu sabah daha bir yoruldum gibi geliyor bana. En çok da diz kapaklarımdan korkuyorum. Arada adilik yapıp yol ortası kilitleniveriyorlar. Öyle uygunsuz yerlerde beni çaresiz bırakıyorlar ki anlatamam. Akşam da yatağa geç gitmeseydim keşke. Bu denli yorulmam biraz da o yüzden. Karımın da çenesi hep yatakta açılır nedense. Normalde yatmadan önce çaktırmadan sorarım ona, “Diyeceğin bir şey yoksa ben yatıyorum” diye. Dün akşam ne olduysa sormadan yattım. Yattım da iyi mi oldu sanki. Karım benden yarım saat sonra gelmesine rağmen başladı envanteri dökmeye. Yerli yersiz aklına ne gelirse anlatmaya ve sorular sormaya. İlkin uyuyor numarası yaptım. Lakin külyutmaz o. Anası da öyleydi. Ne yapar eder kendini dinlettir. Zaten onda bir ses var, ölümden uyandırır insanı. İzin vermez ki rahat ölesin. Çok halsizim bu sabah. İyi uyuyamadım haliyle. Karım diyecekleri bitince hemen uyudu. Benim uyku gitti, gelmez. Televizyon izledim biraz. Ancak saat ikiye doğru uykum geldi.Bu yol da amma uzadı. Bilmediğim sokaklara niye saparım ki! Ben hep böyleyimdir, önce yaparım, sonra kızarım kendime. Suçluluk duymak hoşuma gidiyor. Daha doğrusu geçmiş için keşke biriktiriyorum. Yaşamak başka nedir ki zaten. Pişmanlık biriktirmek. Karım “Sen kendine kızmaktan pek memnunsun canım. Mutsuz olmak için elinden geleni yapıyorsun” diyor ve “mutluluk kaşıntı yapıyor sana”yla da kahkahasını sebeplendiriyor. Haklı belki, arkadaşlarım da aynı karım gibi dalga geçiyor benimle. “Oğlum” diyorlar, “haberin olsun. Sen böyle hep kendine kızıp suçlu luk duyunca boyun daha da kısalıyor. Zaten yaşlandıkça kısalıyoruz. Ee sen de ortadan az uzun boyluydun eskiden de.”Kumral ince telli saçlarımın sakallarıma karıştığını söyleyerek de işin dozunu kaçırıyorlar. Yüzüm de tuhaflaşıyormuş. Kocaman ağzım büzülüp dudaklarımın ardına gizleniyormuş, yok artık. Bunu kabul edemem doğrusu. Ağzımın dudu kuşu gibi küçücük ve sohbetli olduğunu söylerdi annem. İnsan eski günlerini özlüyor. Yorulmak nedir bilmeyen halini de tabii. Bu sıralar tuhaf şeyler hissettiğimi saklayacak değilim. Özellikle de susadığımda oluyor. Panik oluyor, çaresiz hissediyorum kendimi. Tıpkı çocuk gibi. Yalnız olmak istemiyorum. En çok da annemi özlüyorum. Biraz hızlanmam gerek. Hemen su bulmalıyım. Sokak da inadına bitmiyor. Yokuşun başındaki markete varana dek bir aksilik olmasa bari. Nefes alamıyor gibiyim. Hayır, koskoca adamım ben. Susuzluğa dayanabilirim. İşin aslı dizkapaklarımdan korkuyorum en çok. Kilitlenmezler inşallah. Şansın da belası. Herkes hızlı hızlı geçti yanımdan. Etrafta kimsecikler kalmadı. Nerede bu çocuklar yahu. Ahhh. Eyvah lanet olası dizlerim. Biraz masaj yaparsam rahatlarlar belki. Yok yok, en iyisi yürümeye gayret etmek. Hemen su bulmalıyım. Ooffff. Başım. Başım. Başıma kim taş attı, taş da nereden çıktı şimdi. Offf çok acıdı. Biraz dinlensem iyi olacak. Sol kulağımın arkasından gelen bu sıcaklık da ne? Otursam, olmaz. Yolun ortasında şimdi, olacak şey mi! Yokuş bitmek üzere. Ha gayret. Dizlerim açıldı sanki ama yüzüme yüzüme vuran, gözlerime karaltı da veren bu sıcaklık ne ola ki! Başım dönüyor, kahretsin. Hemen su içmeliyim. Evet, çaresiz kalınca oluyor bunlar. “Az kaldı, yürü Latif, hadi aslanım. Sen kolay pes edecek adam değilsin. Anne, anne. Sen misin anne.” Hemen kendime gelmeliyim. Ne için dışarı çıkmıştım ben. Kahretsin, unuttum. Yaşlı başlı halimle ne işim var benim dışarıda? Ne saçmalıyorum ben. Niye yaşlı olayım. Hava da karardı sanki. Yağmur yağmaz inşallah. Off bacaklarım çok halsiz. Gözkapaklarım da niye ağırlaştı böyle? Evim neresi benim? Ben neredeyim? Aklım. Hep güvendiğim hafızam. Neredesiniz? Gözlerimi açıp kapasam şu karaltı gider mi? Niye büyüyor karanlık? Ah elimle tutabilsem, dokunup kaldırsam onu gözlerimin önünden. Ellerim, sanki onlar da yok. Yürümeliyim. İçim boşalıyor, akıyor sanki. Sımsıcak. Azar azar vücudumdaki boşluklar, özellikle de kafamın içi doluyor gibi. Kulaklarım, göz çukurlarım şişiyor sanki.Olduğu yere yığıldı Latif. Yığıldığı yer keşke yol ortası olsaydı...``` ***```“Oğlum kaç. Hızlı kaç dedim sana, yakalayacaklar bizi şimdi”yi nefes nefese söyleyene “Hal mi kaldı lan koşacak, keşke oyunlarını bozmasaydık oğlum ya, yakalanırsak işte o zaman boku yedik” diye cevap verenin nefesi daha sakindi. Arkadaşlarından açık ara önde koşan diğeri, bu kadar çok cümleyi duymamıştı bile. Uzun cümle kuran, başına inen kocaman bir taşla sendeledi ve “Allah” diye inleyip kıvrık sokak sayesinde peşinden atılan bir taş, bir taş daha’dan etkilenmeden önüne çıkan metruk eve saklandı. Aradan beş on dakika geçmemişti ki, “Bunlar nereye kayboldu lan.” “Nereye olacak olum. O g t v r nl r elbet girecek delik bulmuştur”la peşlerinden koşan çocuklar, sokaktaki kedinin ödünü patlattılar. Küfürbaz çocuğun kelimesinden düşen öeee de olan bitenden habersiz, öylece yerde uzanan Latif’in yanında aldı soluğu.Çocuklar sokaktan el ayak çekince tüm sokağı sessizlik kapladı. Az evvel metruk eve saklanan çocuk korkuyla başını uzatıp sabahın telaşından eser kalmamış seyrek sokağa baktı. Kıvrıklığıyla her şeyi saklayan sokak, Latif’i de saklıyordu işin kötüsü. Çocuk evden hızla çıkıp gözden kayboldu. Sessizlik sokakta beş on tur attı. Vakit öğleden sonrasıydı. Bir iki inledi Latif. “Yardım edin” gibi bir şeyler geveledi. Boz bir köpek duydu onu. Hemen yanına koştu. Sonra uzun uzun havladı. Bir iki köpek daha geldi Latif’in yanına. Akşam henüz herkesin kabulü olmamıştı ki gelenleri gören sokağı bir telaş sardı. Annesinin adımlarına ayak uyduramayan bir kız çocuğu:“Anne burası neresi, nereye gidiyoruz”“Nereye olacak eve gidiyoruz. Kestirmeden. Hadi konuşma da yürü, yoksa ağabeyin kapıda kalacak.”“Anne amca niye yerde yatıyor?”“Hadi kızım bırak amcayı şimdi. Hızlı yürü”yle, çantasında anahtar arayan uzun boyunlu bir adam da küfürle geçti sokaktan. Ödü patlak halde sokağa dönen kedi, Latif’i fark edince yanına gelip bir iki miyavladı. Baktı ses yok. Üstüne uzanıverdi. Sokağın temposuna uygun soluyordu. Gelen geçene miyavlıyor ardından iki kere bakıyordu onlara sanki. Latif için de bakıyordu. “Pişt. Pişt. Bu adam da niye yerde yatıyorsa artık. Üstü başı da pek düzgün. Pişt. Pişt. Başka yatacak yer bulamadın mı?” diyen yaşlı kadın, üst damağına yapıldığı günden beri oturmayan takma dişini düşürdü. “Hiç damak kemiğin kalmamış teyze. Ben ne yapayım? Çok uzun yıllar dişsiz gezmişsin demek” diyen dişçiye, “Ee evladım çocuk okutmak kolay mı bir başına. Diş yaptırmaya gelinceye kadar. Ooo ihtiyaçlar bitiyo mu”yu dışından, “Sen benden beter ol inşallah. Bir beceremedin damağa dişi oturtmayı. Her konuşmada takma diş düşer mi? Hiç mi çaresi yok bunun”u içinden söyler ama hiç çaktırmazdı. Düşündüklerini ele vermeyecek kadar fersizdi gözleri. Telaşla takma dişlerini yerden aldı ve kediye kızgın bir tekme savurdu. “Sara hastası herhalde zavallıcık” diyecek olduysa da vazgeçti. Bir kırık damak ve üç kırık diş ona yeterdi. Morali iyice bozulmuştu kadının. Kızı “Bu kaçıncı diş düşürmen, az konuş be anne”yle yine azarlayacaktı onu. Elindeki kırıklarla karanlığa mecbur sokakta yürüdü gitti kadın. Sokak lambaları yanmaya başlamıştı. En karanlık sokağın lambası yandı önce. Zamanın, Latif’in üzerinden aktığı sokağın.Ardından, sokağı hoyrat bir hızla geçen arabanın farıyla aydınlandı sokak. Gözlerini refleks gereği kırptı Latif. Adam, “Allah allah ne oldu adamcağıza böyle acaba. Yazık ya, hiç mi insan evladı yok bu sokakta. Ne zamandır yatıyor acaba?” diyerek cep telefonuna dokundu bir gayret. “Kahretsin” dedi. “112’yi arasam, işin yoksa saatlerce durumu anlat, adres ver’e yetmez bu şarj”la eve girerken hâlâ homurdanıyordu. Yemekte konuşulacak konu çıkmıştı adama.Sonra çöp atmak için sokağa inen kadın kendisine havlayan köpeğe “hoşt” demek için arkasına bakınca gördü Latif’i. Elindeki çöplerle koştu yanına. “Hay aksi, ilk defa telefonum yanımda değil. Bak sen şeytanın işine. Lazım ya” dedi ve “Hemen ambulans çağırmalı”yla hızla çıktı evin merdivenlerini. Elleri doluydu. O telaşla çöpü atmayı unutmuştu. Eğilip çenesiyle bastı zile. Kapıyı “Kırmızı arabam yoooook. Nerdeee anne. Hemen bul dedim şana, şalaklık” diye ağlayan küçük oğlu açtı. Hem ağlama sesine tahammül edemeyen hem de çocuklarına hiç kıyamayan kadın, oğlunun odasına kırmızı arabayı bulmaya gitti. Elindeki poşetleri yere bırakıp o telaşla buldu kırmızı arabayı. Sonra “Anne araba oynayalım,”, “Yemek hazır mı Nermin?”, “Anne açlıktan midem bulanıyor”la rutin görevlerini yerine getirdi kadın. Akşamın suçu değildi bu telaş, evli ve çocuklu olmanındı. Çöp kokusunu duyan kocasının bağırmasıyla Latif’i hatırlayan kadın, kocasının şaşkın bakışları eşliğinde hemen cama koştu.
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal