Tanıtım
Rüyalarımı Verseler, çocukluğun dut ağaçlarıyla bugünün baş ağrılarını yan yana getiriyor. Annesinin ölümüyle sarsılmış bir evde, rüyalarını kaybetmiş bir ablanın gölgesinde suçluluk, kardeşlik ve nostalji arasında sıkışmış bir iç ses dinliyoruz.
Öykünün başlangıcı
*“Evvel zaman içinde dostlar ağaçlara ev kurardık**Tatlı bir düş içinde bir yere bir göğe bakardık**Gönlümüz kuş gibiydi dostlar dünyaya kanat açardık**Tutsak değildik zamana başına buyruk yaşardık”*Ablam bir şişe su siparişi verdi demincek. Annemin evine gelecekmiş su. Annemin adını, adresini verdi. Annem öleli dokuz, ablam rüya görmeyeli kırk yıl oldu. Anlatacaklarım tam da bununla ilgili.Komşunun İran tavuğunun bet sesiyle güne başlamak gibisi var mı? Akşama kadar inceden bir baş ağrısı olacak o ses. Uykusuzluk yetmiyor sanki. Kalkıyorum, sehpanın üzerindeki sigarayı alıp balkona çıkıyorum. Plastik tabureye oturmalı, karşıdaki tepelere bakmalı... Hadi gene iyiyiz, bugün hava çok sıcak olmayacak. Tepeler net. Sokaktan geçen birkaç kişi dışında hareket yok. Karşı evin penceresi aralanmış. *Allah allah, yıllardır o eve giren olmadı. Kim açmış ki pencereyi?* Ayağa kalkarak dikkatlice baktığımı gören yan komşu Hüseyin abi işaret ediyor. “Yeni sahipleri geldi.” Demek bizim perili, yatırlı komşu evi satılmış. Perili mi yatırlı mı bilmiyorum. Rivayet muhtelif.“Almanya’daki amcam bizi evden çıkaracakmış biliyor musun? Dedem de ölünce bu evde kalamazmışız.”“Ama ben seni çok özlerim. Gitmeyin lütfen.”“Ben de seni özlerim Sevda, sen benim en iyi arkadaşımsın.”“Belki bir çaresini buluruz.”“Ne çaresi? Ev satılığa çıktı bile. Bizde ne gezer o kadar para?”Bahçenin demir parmaklıklarına sabah esintisiyle dokunan erik ağacı, bizim tırmandıklarımızın torunu sayılır. Nisanda nohut büyüklüğüne ulaşan eriklerin mayıs başında en azılı katilleri olurduk. Kütür kütür, sulu sulu, yemyeşil papaz erikleri. Keşke iştahım da öyle kalsaydı.Banyodan plastik kovanın doldurulduğunu haber veren sesler geliyor kulağıma. Ablam uyanmış, arka balkonu yıkayacak sıcak olmadan. Sabah ayini. Balkonu yıkayacak, çayı koyacak, kahvaltılıkları mutfak masasına yerleştirecek ve ıhlaya oflaya yanıma gelecek. Midesinin ağrısını, doktor randevusunun yaklaştığını anlatacak. Sonra hiç ağrısı yokmuş gibi kahvaltıda ne yesek, bugün de rüya görmedim, diyecek. Cevabımı beklemeyecek. İştahlı olmadığımı bildiğinden sorusunu kendi yanıtlayacak: Şöyle bol domatesli, ekmek bandırmalı bir menemen yapalım. Sabah töreninin bilmem kaçıncı tekrarı. Hatıralarımı bölmesi birkaç saniye; o yıllara dönmem yürüme, koşma, araba mesafesinde hiçlik.“Şimdi sen eğil, ben şu büyük dala tutunayım. Başka türlü o daldaki eriklere uzanamayız.”“Olur mu dersin, ya düşersen? Annem kaç kere tembihledi. Tek başımıza ağaca tırmanmayacakmışız.”“Yaa hiçbir şey olmaz, ilk çıkışımız sanki!”“Tamam bak, dikkatli ol.”“Hah, düzgün dur. Kızım kıpırdanma, dengemi sağlayamıyorum Zeynep! Zeynep, dal kayıyor elimden. Çekil, üstüne düşeceğim.”Gidip iki kızı da kaldırıyorum gülerek. Çocukluk köyünün tozlu topraklı bahçelerinden beni kim çekecek, derken ablam giriyor salona. Sabah ayininin geri kalan repliğini ablamın kulağına fısıldayan gizli ses, suflesini verip bir yerlere gidiyor. Ablam ondan öğrendiklerini bir çırpıda tekrarlayıp mutfağa yollanıyor.“Kaç kere söylediler bize şu ağaca tırmanmayın diye. Bak dizlerin kanıyor.”“Olsun varsın. Geçer merak etme. Siz buradan taşınırsanız ben kiminle ağaca çıkacağım?”“…”“Ağlama, belki ev satılmaz.”Ben, şimdiki zamanla geçmiş zaman arasında anıları çekimlerken komşu evinin önünde beyaz bir araba duruyor. Beyaz örtülü, çiçekli elbiseli, ihtiyar kadın; sarı saçlı, kot şortlu, genç kadın; yaşlarının birbirine yakın olduğunu boylarından çıkardığım iki kız çocuğu; uzun boyu ve geniş omzu bira göbeğiyle tezat genç bir adam araçtan iniyor. Gülüşleri, konuşmaları, canlılıkları; ölü toprağı serpilmiş sokağa ilaç gibi geliyor.“Aklıma bir fikir geldi. Akşam filmde gördüm. Kimse görmeden sizin bahçedeki erik ağacına her gün bez bağlayacağız. Sokakta çocuklarla oynarken de evin altında yatır varmış diyeceğiz.”“Kimse inanmaz ki! Birdenbire nereden çıktı bu yatır demezler mi?”“Aman doğrucu Davut, o sırada sen de boş durmayacaksın. Geceleri ağlayarak uyanıp rüyanda ak saçlı, aksakallı, beyaz entarili, sarıklı, bastonlu bir dedenin seni bastonuyla dürttüğünü söyleyeceksin.”“Kızım şeytanın aklına gelmez bu! Tutar mı dersin?”“Tutmaz mı hiç?”Tuttu planımız. Hikayelere ihtiyaç duyan, onlardan medet uman bir sürü insan karşı evdeki erik ağacına renkli renkli bezler bağladılar önce. Biz anlatmayı seçtik, onlar inandı. Evin büyülü atmosferi hepimizi içine aldı aslında. Kapıdan girince üst kata çıkmak için kullanılan ahşap merdivenler daha çok gıcırdadı bizim yalanımızdan sonra. Salonun tavanındaki kristal avizenin şangırtısının rüzgârdan değil perilerden, yatırlardan geldiğini konuşmaya başladık aramızda. Evin altından gümbürtü geldiğini, yatırın mezarından çıkmak istediğini ekledi komşular.Yeni komşuları izlemeyi bırakmalı, mutfağa gitmeli şimdi. Saçımı gelişigüzel tepeden topluyorum. Enseyi açıkta bırakmak lazım. Doğru mutfağa. Takırtılı, şakırtılı kahvaltıyı hazırlamış tabii ki ablam. Hiç mi yorulmuyorsun, dününle bugünün arasında takvimden bir yaprak var sadece. Sonra alnındaki kırışıklıklar, geçen sene musallat olan el titremesi. Bir de boyun da kısaldı sanki ya da ne bileyim, bana öyle geliyor. İçimden geçenleri okurcasına bakıyorsun işte. Senin bu iştahsızlığın beni üzüyor, başka bir şey yapayım mı? Mesela pişi seversin sen. Hayır, diyorum. Kısa ve net. Sandalyeyi çekip oturuyorum. Kahvaltılarımızın olmazsa olmazı patlıcan közlemesinden ve menemenden azar azar alıp önümdeki çiçekli kuşlu tabağa koyuyorum. Arka bahçemizde bulunan ve mutfak penceresinden tepelerindeki dallar görünen ağaçlar, sabah esintisiyle salınıyor.“Ben sana demedim mi? Ağacın dalları yakında bezden, çaputtan görünmez olacak.”“Ben de bazen uyanıp ağlıyorum, rüyamda aksakal gördüm diye bas bas bağırıyorum. O değil de yakında gerçekten göreceğim hafazanallah.”“İlahi Zeynep, bir türlü büyümedin. Kendi söylediğimiz yalana kendimiz mi inanacağız?”“Evi almaya gelenler inansa yeter.”Ağaçların sakin salınışları içimi bunaltıyor. Bu manzarada çok eksik var. Kalkıyorum iç sesimle. Buzdolabına bakıyorum. Derdime derman bir soğukluk. Yarım litrelik su şişesini seçiyorum. İlaç niyetine. Ensemde, şakaklarımda gezdiriyorum şişeyi. Ablam çocuk gözlerle bakıyor, ojeli kadın parmaklarla çay bardağını tutuyor. Sürekli başın ağrıyor, benim doktora gitsene; sana da ilaç yazar. Bak ben ne güzel uyuyorum bebekler gibi. Başımı iki yana sallıyor, teklifi öteliyorum. Bari birimiz bu dünyaya ait kalalım, sen yetmedin mi onlara? Yok canım, ben de tam oralı olamadım. Geçen gün çok çağırdılar da geçemedim yanlarına. Ablamın arafı perili, yatırlı, karşı evin çocuk masallarından kaldı. Benim ağrılar annem öldükten sonra ablama yetememekten.“Ablam gece uyandı, bas bas bağırdı biliyor musun? Ak saçlı dede geldi, beni bastonuyla dürttü, diye ağladı sabaha kadar.”“Gerçekten mi? Anlatmıştık planı ona da hâlbuki.”“Yalan söyledik, biz uydurduk. Unuttun mu, diyorum. Yok, unutmadım ama bu başka, sahiden geliyorlar rüyama, diyor.”“ Eve bakmaya gelenler iki bez bağlayıp gidiyorlar. Bizim evin perili, yatırlı söylentisi tüm alıcıları kaçırdı. Amcam da ne haliniz varsa görün, dedi. İşe yaradı oyunumuz da ablanın inanacağını hiç tahmin etmezdim.”Ablamı yıllarca o hoca, bu doktor gezdiren annemin sabrı bende yok. Geceleri başında beklerken geçirdiğim uykusuz gecelere zaman zaman isyan ediyorum. Bugün de rüya görmedim, diyor ablam. Rüyalarımı bari bana verseler. Sevindiğinde etrafı aydınlatan parıltılar, gözlerinden yoz olmuş gitmiş. Aksakalı görsem söyleyeceğim de göremiyorum. Ya yanınıza alın beni ya rüyalarımı verin. Çocukluğa ait pembe bir yalanın ablamın rüyalarını alacağını bilemedik ki. Abla baksana, boşver rüyayı; menemen çok güzel olmuş, bitireyim mi?
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal