Tanıtım
Ziya, eski dostu Ramazan’ın cenaze haberini alınca, ölüm karşısındaki garip sevinçlerini, yalnızlığını ve hayata tutunma inadını saklamaya çalışıyor. Mizahla kırılan bir yas hâli; ölenle ölünmüyor ama herkes biraz eksiliyor.
Öykünün başlangıcı
Ev huzursuz, perdeler kapalı, Ziya garip, sonsuz bir bekleyişte sanki. Ama ara sıra keyif aldığı şeyler de oluyor hâlâ hayatta. Belki de ondan daha yaşlı, ince ince özenle işlenmiş altın renkli nakışların üzerinde ağır ağır geziyor parmakları, kimisi kocaman nasır bağlamış, kimisi bir deri bir kemik kalmış. Bir parmağı kadifenin üzerinde sürünüp geri kalsa da sağlam olanlara bakıp içini rahatlatıyor. Yaşlandıkça daha azıyla mutlu olabilmeyi öğrenmiş gibi. Mevcudu azalmış ağzında, dişliğe öykünen sertleşmiş diş etleriyle gülümsüyor, neden güldüğünü düşünmüyor. Duvardaki yıllanmış takvimde gözü. Ne zamandır şöyle oturup enikonu düşünmediğini hesaplamaya çalışıyor. Olmuyor. Bilmem ne zamandan kalan takvimle zamanın peşinden iki ileri bir geri yürüyor. Aklına estikçe bir yaprak koparıp kendi gününü yaşıyor. Dışarının boğuk, yapışkan sıcağında tek bir pencerenin dahi açık olmadığı evinde, terden sırılsıklam bir şubat gününün tuhaflığını yıllar öncesinde bırakmış gibi kaygısız. İşe yarar birkaç duyguyla devam etmek için yolda yükünü boşaltmış, gemiyi asla terk etmeyecek ihtiyar kaptan, kuruyacak belki de gemisinde. Gençliğinde her boş anında yaptığı gemi maketleri aklına geliyor. Hiçbiri yok artık. Nereye kaybolduklarını hatırlamıyor. Yüzdürecek bir yerim yok nasıl olsa, diye mırıldanıyor. Sesini kendi bile duymuyor. Sakin ol, senin duyduğunu bilmiyor.Katlanmış göbeğinin arasından sızan ter, damla damla koltuğu ıslatırken buruşuk, rengi atmış derisini saran, yeşil damarlarında hızla dolaşan kan, içini ürpertip, gözlerinin ferini söndürüyor. Başını geriye doğru bırakıp karıncalanan gözlerini kapatıyor. Karanlık bir girdap.Sıkıca örttüğü perdelerin, evin içine saldığı kızıl bir sessizlik içinde geçirdiği günler birbirinin aynısı aslında. Dün de kararmıştı gözleri, güç bela yatağa atmıştı kendini. Yine öyle yapmaya karar veriyor. Aslında bir karar değil bu, alışkanlığın pençesinde istemsizce savruluyor Ziya. Yatak odasına doğru, boydan boya tüm evin zeminini ele geçirmiş, kelleşmeye başlayan halıya ayağını sürterek yürüyor. Yüz üstü yatağa bırakıyor kendini. Öylece düşmüş gibi, düşüp bayılmış gibi. Çıplak vücuduna temas eden serin çarşafın çok geçmeden ısınacağını biliyor. Böyle zamanlarda yatağın hiçbir zaman bir başkası tarafından doldurulmamış boşluğuna doğru, en azından uykuya dalana kadar santim santim kayar. Yine öyle, fark ettirmeden, bir salyangoz gibi, izi buruşuk, çarşafta.Tam uykuya dalacakken kapı çalıyor. Bir tek kapıcı çalar Ziya'nın kapısını. O da ayda bir, aidat zamanı gelince. Daha geçen gün verdim ya aidatı, diye söylenerek yataktan kalkıyor, asabi. Aslında içten içe seviniyor, fena mı iki çift laf ediyor, esip gürlese de, ama bu herif on numara oyuncu, kendini bile kandırıyor.Rengi sarıya çalan bir atlet, baldırlarını ancak örten bir şort giyip kapıya doğru yürüyor. Delikten bakıp kimin geldiğini görmeye çalışıyor. Gördüğü ancak siyah saçlarla kaplı bir kafanın tepesi. Açmakta tereddüt etse de merak ağır basıyor.“Merhaba amca, ben Uğur.”Kolsuz kırmızı penyesinden fırlayan kürdan gibi incecik kollarıyla, kapkara bir çocuk, karşısında durmuş, elini uzatıyor. Biriyle tanışmayalı ne kadar olduğunu düşünüyor. Bulamıyor. Zaten aradığı hiçbir şeyi bulamıyor. Ama bazen, bazılarıyla tekrar tekrar tanıştığına emin. Gibi. Farkına varmadan çocuğun minik elini tutan eline takılıyor gözü. Ürperiyor. İki el, birbirine asla değmemesi gereken iki uç gibi. Hayatın fazlasıyla sürreal bir tablosu ya da kısacık ve gerçek bir özeti. Çocuğun farkına varamayacağı bir gerçek olsa da onu ürkütmemek için gülümsüyor.“Memnun oldum Uğur. Ben de Ziya.”“Biliyorum Ziya amca. Ben zaten sizi tanıyorum.”“Öyle mi? Hay Allah. Yoksa ben de seni tanıyor muyum?”“Beni tanısanız tanırdınız herhalde. Bilmem, yani tanıyor musunuz?” diyor çocuk, aklarından çok karası olan gözlerini şaşkınca açarak.“Yani tanısam tanırdım ama ben tanımadığıma göre tam da şimdi tanışıyoruz. Tekrar memnun oldum Uğur.” deyip ağzını açmadan gülümseyerek devam ediyor. “E hadi uzatma da söyle bakalım neden geldin?”Gözlerinden bir anda boşalıveren yaşları yalnız bırakmak istemeyen sümüklerini çekerek başını önüne eğip, hüznün incelttiği sesiyle anlatmaya başlıyor.“Dedem öldü de. Babam 'Git haber ver oğlum.' dedi.”“Tamam çocuk... dur ağlama artık yeter. Dede dediğin ölür zaten. Deden ölmeseydi de sen ölseydin daha mı iyiydi? Vakti gelen gider. Böyle bil bak bunu. Kimmiş senin deden?”“Dedem sizin arkadaşınızmış. Babam öyle söyledi.”“Adı ne senin dedenin? Bir sürü arkadaşım vardır benim.” diyor palavracı Ziya, gömmediği biri kalmış gibi. Neyse çocuk bunu bilmiyor ama artık sen biliyorsun.“Ramazan.”Hayatındaki Ramazanları hızlıca listeliyor zihninde. Daha sonra ölmüş olanları eliyor. Kalan sağlarla konuşmaya başlıyor. “Tamam bildim. Sen bizim Abdestsiz Ramazan'ın torunu musun? Aynı onun gibi bakıyorsun. O da böyle mel mel bakardı. Sen de var azıcık alıklık sanki.”Çocuğun gözyaşları kurumuş, bilmediği bir dili konuşan adamı anlamaya çalışıyor.“Biz dedenle gençlikten ahbabız. Askerliği de birlikte yaptık. Lakabını da askerde taktıydık zaten. Bir komutanımız vardı çok iyi adamdı. Bak rahmet istedi. Neyse bi gün deden içtimaya geç kalmıştı. Beni yolladılar bulayım diye de nereye baktıysam bulamadım. Sonra bi baktık koştura koştura geliyor. Komutan bi köpürdü tabi. Tam tokadı yapıştıracak, deden can havliyle, vurmayın komutanım abdest alıyodum valla, dedi. Komutan şaşırdı elbet. Meğer deden kaç zamandır abdestsiz dolaşırmış, o gün de tatbikat var ne olur ne olmaz diye abdeste niyet etmiş. Sonra içimize içimize güldük biz. Komutanın karşısında öyle çok gülmek olmaz bak, kulağına küpe olsun.”“Ama amca dedem askerlik yapmamış ki. Almamışlar onu askere. Tek gözü görmüyodu da.”“Ha şimdi oldu, baştan desene evladım. O zaman sen Kör Ramazan'ın torunusun.” Şansını denemek için uygun bir lakap bulup çocuğa sallıyor.“Dedem kör değildi ki. Bi gözü görmüyordu sadece.”“Ha bir göz ha iki göz. Kör kördür. Sağlam gözünü kapatınca göremiyordu ya. Ee şimdi nasıl deden? Sağlığı sıhhati yerinde mi?”Hiç hatırlamadığı eski dostunu hatırlamak için çabalamıyor. Yorgun. Hatırlamayı bırakalı bir hayli zaman oldu. Ne kadar olduğunu bile hatırlamıyor. İyice bunadı Ziya.“Bilmem. Yani öldü ya amca. Nasıl olunur ki ölünce?”“Ben ne bileyim çocuk. Sen de bir âlemsin. Daha önce ölmüş gibi bir halim mi var?” Derin bir suskunlukla, bir cevap arayışı içinde olan çocuğun tuhaf bakışlarından kaçmak için konuşmaya devam ediyor. “Hadi çocuk bak dinleniyordum tam da. Söyle söyleyeceğini de git sen iyisi mi. Yoruldum dikilmekten.”“İşte dedim ya amca. Dedem öldü. Yarın cenazesi var da onu diyecektim.”Cenaze haberini duyunca içi kaynıyor. Nasıl hoş bir seda şu ölüm kelimesi, ölen kendisi olmadıkça. Bir sevinç hissediyor da çocuğun karşısında açık etmekten çekiniyor. Heyecanını bastırmaya çalışarak ufaklığa doğru eğiliyor.“Yarın kaçta cenaze evladım?”“Öğle namazı, dedi babam. Hacı Osman Cami dersin, dedi bi de.”“Tamam yavrum. Muhakkak geleceğim. Vah dostum vah. Kör Ramazan da gitti ha, desene iyice yalnız kaldım. Toprak beni çağırıyor artık.” Neredeyse kıkırdayarak ağzından çıkan cümlelerin arasında çocuğa bakıyor. “Yalnız sen kendini üzme artık yavrum. Deden gittiği yerde rahattır. Sen dua et yeter.”“Tamam amca. Her gece dua edicem.”Kapıyı kapatır kapatmaz az önceki yorgunluğundan, ihtiyarlığından eser kalmıyor. Odasına gidip dolabın karşısına geçiyor. Cenazeler için ayırdığı, yılların kocamış bekârı olmanın verdiği kıvraklıkla, jilet gibi ütülediği takım elbiselerden birini seçip, dikkatle duvardaki çiviye asıyor. Arife günü bayramı bekleyen bir çocuğun tatlı telaşı ruhunu sarıyor. Üzerindeki atletle şortu çıkarıp bir kenara fırlatıyor. Perdeyi aralayınca akşamın alacasının bulaştığı gökyüzünü görüp seviniyor.İyi ki perdeleri açmıyor, pörsümüş vücudunun sallanıp duran etlerini konu komşuya sergilemesi rezilliğin daniskası olurdu doğrusu. Banyoya gidip tıraş köpüğünü bir güzel köpürttükten sonra kırlaşmış sakallarına iyice yediriyor. Usturayı alıp yüzünü gererek dikkatle tıraş oluyor.En son kimin cenazesine katılmıştı? Bulamıyor. Onun için mühim olan, toprağın altına kimin girdiği değil toprağın altına kendisinin girmemesi. Sanki kalabalık azaldıkça payına düşen ömür artıyor. Hayatına dönüp baktığında dişe dokunur anları bulmak için çabaladığının farkında. Yaşamak bir hırs, diye geçiyor içinden öyle anlarda. Sanki düşünen o değilmiş gibi. Sürekli oynadığı bir oyunun tek oyuncusu Ziya. Kendini mat etmemek için şahlara kenardan oyunu izletiyor.Burada biraz duralım. Hakkını yememek gerek, çünkü Ziya hep böyle değildi. Tamam, yine garip bir herifti, neticede insan yedisinde neyse yetmişinde de odur, derler. Bir de, can çıkar huy çıkmaz, falan derler. Derler de derler ya, isteyen birkaç güzel yanını görürdü yani. Eskiden. Ama yine de tuhaftı işte, hani biriyle konuşurken içinizde tarif edemediğiniz garip ama bulanık hisler oluşur da ne olduğunu tam anlayamazsınız ya, onunla yolu kesişen herkesin ağzında öyle kekremsi, garip bir tat kalmıştır.Bir zamanlar sabahtan akşama kadar çalışmaktan canı çıkardı. O zaman, ne yalnızlığı umursar, ne mutsuzluğu hissederdi. Gençlik, önündeki koca ömrün seyrine dalıp, hayallere dibine kadar gömülüp de geriye dönüp yarım bıraktıklarını göremediğin bir hataydı. Ziya da herkes kadar düştü bu hataya. Yanında yöresinde, dur oğlum bak ömür geçiyor, kendini toparla sonra pişman olursun, diyen de yoktu zaten. Ziya pişman olduysa bile farkına varmadı.Dalıp gidince yanağını kesiyor. Derin kesikten isteksizce birkaç damla kan çıksa da akmaya mecali yok gibi oracıkta asılı kalıyor. Banyoya girip iyice keselendikten sonra kurumadan kendini yatağa atıp uykuyu çağırıyor. Başka bir gün olsa kafasını yastığa koymadan uyumaya başlardı ama o akşam farklı hissediyor. Ertesi gün heyecanıyla akşamı yatsı ediyor. Yatsıyı sabah etmesine ramak kala dönüp durduğu yatakta devinimsiz kalıyor.Takım elbiseyi giyip gür saçlarını tarıyor. Evden çıkıp köşedeki durağa yürüdükten sonra sıradaki taksiye binip doğrudan mezarlığa gidiyor. Cenaze namazlarına katılmayı sevmez Ziya. Gereksiz kalabalığın içinde ağlaşanları görmek saklı sevincini örseler. Kör Ramazan mezarına kavuşmadan, o kabristandan içeri giriyor. Az yürüdükten sonra hemen sağındaki Teke Süleyman'ı bir baş selamıyla geçiyor. Yaşarken bozuşmuşlardı. Meymenetsiz herif, diye mırıldanıyor. Cenazesine sırf alışkanlıktan katılmıştı ya aradığı keyfi bulamamış, bir kürek toprak bile atmadan hayal kırıklığıyla mezarlıktan ayrılmıştı. İlerliyor. Fedai'nin mezar taşının dökülmüş boyası, ölümden sonra da bir şekilde ihtiyarlanıldığının kanıtı gibi, gözüne batıyor. Zaten silik bi herifti, diye geçiyor içinden.Sağlıklarında yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, ölüleri de birbirlerinden çok fazla uzaklaşamamış gençliğinin okey masası dostları Ferhat, Kerim ve Hürmet'e uğruyor. Gerçi Ziya aralarına sonradan, biraz da zorla katılmıştı. Tırnaklarıyla kazıya kazıya okeye dördüncü olan Ziya, arkadaşlarının ıstakalarını çoktan devirmiş, elinde topladığı taşlarla dönüp duruyordu. Mezar taşları arasında yavaş yavaş dolaşıp tanıdığı ölüleri biriktiriyor. Ölüler hanesine atılan her artı, yaşama keyfini katlayan bir çarpıya dönüşüyor. Ziya ölmüyor ama etrafında kim varsa ölüyor. Tek başına artan bir değer. Sonsuza uzanan bir küsurat.Sonsuz yalnızlığını sonsuz mutluluk olarak hissediyor.Mezarlıktaki keyif turunu tamamladıktan sonra Kör Ramazan için açılmış çukurun başında beklemeye başlıyor. Çok geçmeden cenaze kalabalığının sesini duyuyor. Tabut omuzdan omuza Ramazan için tahsis edilmiş çukurun başına ulaşıyor. Cenaze sakinleri -artık salya sümük ağlayanlara, dövünenlere ne kadar sakin denilebilirse- U düzeninde çöküp, tabuttan çıkarılıp çukurun dibine konulan, kefene sarılı şeye bakıyor. Aslında hepsinin hüznü kendi sonuna. Bazıları gözünü kaçırsa da Ziya tebessüm etmemek için kendini zor tutuyor.Kör Ramazan ebedi karanlığına uğurlanırken kürek elden ele dolaşıyor. Ziya aralardan sıyrılıp küreği merhumun oğlu olduğunu tahmin ettiği adamın elinden kapıyor. Küreğin her boşalışında ruhu dinçleşip palazlanıyor sanki. İçindeki coşkulu mutluluk etraftaki kalabalığı aldatan gözyaşlarına dönüşünce, küreği elinden almaya niyetlenenler kalakalıyor. İhtiyar bedeninden beklenmeyecek güçle, içi dolmuş çukuru tek başına kapattıktan sonra olduğu yere çöküyor. Hoca, ölünün üzerine toplanan dikkati kendine çekmek istercesine boğazını temizleyip konuşmaya başlıyor.“Ey Âdemoğlu! Biliniz ki cehennemin ateşi yoktur. Hataya düşen her fani ateşini yanında götürür giderken.”Dünyaya ve ötesine dair öğütlerini korkuyla harmanlayıp, acılı insanların aklına kazımaya çalışarak fırsattan istifade ediyor gibi, alçalıp yükselen bir tizlik. Ziya sıkılmaya başlıyor. Ayağa kalkmak isterken yumuşak toprağa basıp sendeleyince gençler hemen kollarına yapışıyor.“Gözlerim karardı birden. Çok severdim rahmetliyi. Kimsem kalmadı artık. Ah ah. Hayat zor da en zoru yaşlılık be evladım.” diyor sağ kolunu tutan gözleri dolu gence.“Ziya amca iyi misin?” diyor, koşarak yanına gelen Uğur.“İyi değilim çocuk. Hadi siz beni şu çıkışa kadar götürüverin.”“Olmaz öyle amca. Dur şu cenaze arabasına bindirelim seni. Bizim ahbap zaten. Seni bi hastaneye falan bırakır.” diyor sol yanındaki genç.“Tamam evladım.”Cenaze arabasına oturana kadar harap olmuş, ömrünün son demini yaşayan ve adım adım ölüme yaklaştığının farkına varan yaşlı rolüne devam ediyor. Yola çıktıkları an rahatlayıp etrafı izlemeye başlıyor. Dışarıda dönüp duran kalabalığın içinde kimi bastonuna dayanmış karınca misali ilerleyen kimi de tekerlekli sandalyeyle bir genç tarafından itilen yaşlılar dikkatini çekiyor. Evine yaklaştıkça, yalnızlığında cenazeyi dönüp dönüp baştan oynatacağı anları düşünüp keyifleniyor.“Delikanlı şu karşıdaki caddeden sağa dönüver.”“Bi hastaneye götürseydim amca seni. Bir baksalardı. Daha kötü olma sonra.”“Gerek yok. Evde dinleneyim geçer, dilaltımı aldım mı tamamdır.”“İyi madem de kimin kimsen var mı evde?”“Var var. Meraklanma sen. Hem ben daha ölmedim. Bakarım başımın çaresine. Ben ölünce nereye istersen götürürsün.” diyerek kesik bir kahkaha patlatıyor, adamın şaşkın bakışlarına aldırmadan. Yükünü boşaltıp hafifleyen yeşil kamyonet sağa dönüp bir iki dakika yol alıyor.“Evladım, müsait bir yerde indir beni bakalım. Şurdan iki adım zaten, az ayaklarım açılsın.” diyor Ziya. Sağa yanaşan delikanlının şaşkın bakışları arasında. Kapıya tutunup beceriksizce zıplıyor kaldırıma. Toparlanıp dimdik yürümeye başlıyor sokakta.Eski binaya giriyor. Merdivenleri tırmanıp kapısını açtıktan sonra hızlıca soyunuyor. Takımını askıya düzgünce asıp, gömleği kirliye atıyor. Salona geçip, takvimden kopardığı yaprakla, kadife koltuğa oturuyor. Belki de ondan daha yaşlı, ince ince özenle işlenmiş, altın renkli nakışların üzerinde ağır ağır geziyor parmakları. Yaşlandıkça daha azıyla mutlu olabilmeyi öğrenmiş gibi. Mevcudu azalmış ağzında, dişliğe öykünen sertleşmiş diş etleriyle gülümserken, neden güldüğünü bu kez çok iyi biliyor.
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal