Tanıtım
“Bir gün biri gelir, hiçbir yere koyamadığın tüm cümlelerini alır senden, onları öyle bir yere bırakır ki, ne zaman düşünsen hep sende durur.”
Öykünün başlangıcı
Beni tam on yedi dakika boyunca beklettin. Artık beni sevmediğin geldi aklıma. Terk ettiğin. Aldattığın. Öldüğün. Senin için öldüğüm... Hepsi dere tepe aştı geldi. Sen gelemedin yanıma. Saniyelerin ne kadar önemli olduğunu bilmeliydin. Az buz değil, tam on…Evden çıkarken bekletileceğimi hiç mi hiç bilmiyordum. İnce montumu mu yoksa kalın olanı mı giysem diye bir hayli düşündüm. İhtiyar bir ihtiyatlı olarak, neyse ki erken çıktım. Alt komşumla kapı önünde karşılaştık. Seninle buluşacağım için adamın yüzüne bile bakmadım. Ayaküstü siyaset konuşacak değilim. Zat-ı muhterem çok şey biliyor. Her konu hakkında bir fikri var. Devletin üst kademelerindeki görevlerini anlatıp caka satıyor. Neyin nesi kimin fesi olduğu umurumda değil. Madem pek bilgili bir adam, seninle buluşmak için acelem olduğunu bilmeliydi. Beklemeye ve bekletmeye tahammülüm olmadığını ise her ikiniz…Aksilikler yakamı bırakmadı. Alt komşum olacak işgüzarın konuşmaya tutması yetmezmiş gibi, kapıcının kızı gözümün önünde yere kapaklandı. Bahçeyi çocuk parkına çeviren bastıbacağı bir güzel azarladım. Annesine seslendim:- Al şu veledi, dizi kanıyor!Ne annesi ne de bir başkası geldi. Gecikeceğimden endişe ettim. Oysa sen henüz gelmemiştin, bir süre daha (ne kadar olduğunu çok iyi biliyorsun) gelmeyecektin. Telaşım ve vicdanım arasındaki muharebeden sen galip çıktın. Ardımda bıraktığımda çocuk, feryat figan ağlıyordu. Beni en az birkaç dakika oyalayan yaramazın bağrışı bir kulağımdan girdi, ötekinden çıktı. Fazla uzaklaşmamıştım ki karşı apartmanın balkonundan tanımadığım bir kadın beni kalpsizlikle suçlayarak feveran etmeye başladı. Çocuğun sesine kulak kesilmeyen ahali, bir ayağı çukurdaki yaşlı kadına duyarsız kalamadı. Kimse acelem olduğunu bilmiyordu. Mahalleli hoşaftan ne anlardı... Geri dönmedim. Postacı gibi yürüdüm, yani postacı olduğum günlerdeki gibi... Baş dik, adımlar birbirini kovalasın, kollar bir ileri bir geri.Seninle tanıştığımız zamanı hatırlıyor musun? Okulun ilk günleri torunumu liseye ben bırakıyordum. Okulun önünde konuşmuştuk. Torunum sana ders hakkında bir şeyler sormuştu. Peşi sıra biz tanışmıştık. O günden sonra torunumu okula bırakmayı alışkanlık hâline getirdim. Torunum bu durumdan şikâyetçiydi. Benden utanıyordu. Koca kız bir ilkokul öğrencisi gibi okula bırakılmak istemiyordu. Aslında derdim sendin, haberi yoktu. Ayaküstü sohbetlerimiz aylar sonra koyulaştı. Gücümü toplayıp kahve içmeye davet ettim seni. Geldin. Vaktinde geldin üstelik. Daha sonraki buluşmalarımızda da bir dakika olsun gecikmemiştin.Seninle buluşacağım pastaneye gitmek için bir süre belediye otobüsünü bekledim. Bu sırada bir kedi benimle yârenlik etmeye çalıştı. Kalbimde bir başkasına yâr olmadığını söyledim. Sırnaştı, sırnaştı... Tam on yedi tur attı etrafımda. Bacağıma sürtündü durdu. Karşılıksız bir sevdaydı onunkisi. Bunu açıkça ifade ettim. Yanımdan uzaklaştı. Çocukları ve kedileri yüz üstü bırakmak için cüretkârdım çünkü yüzüstü bırakılacağımı bilmiyordum.Otobüs geldiğinde insanlarla koltuk kapmak için yarıştım. Gençlere tavırlı bakarak yer isteyen yaşlılardan olmamak için başımın çaresine bakmalıydım. Boş bir koltuğa oturabildim. On dakikalık bir yolculuktan sonra şoför otobüsü durdurup bağırmaya başladı. Neye heyheylendiğini ilk önce kimse anlamadı. “Psikolojim bozuldu, inin otobüsten” diyordu. Ne kadar diretmek istesem de laf dalaşı yaparak vakit kaybedemezdim. Aksilikler silsilesi ondan kaçtıkça beni kovalıyordu. Bir darbe de taksicilerden yedim: Hiçbiri beni taksisine almak istemedi. Sanırım kısa mesafe gideceğim içlerine doğmuştu. Kimseden medet umulmayacağını anladım. Yürüyerek gitmeye karar verdim. Yaya trafiğinde bir sağa bir sola zikzaklar çizerek ilerledim. Pastaneye vardığımda buluşma saatimize on yedi dakika vardı. Yıllardır geldiğim dükkânda oturacak yer kalmadığından insanlar kapı önünde sıraya girmişti. Onların peşinde kuyruk oldum. Yürüyerek biraz ısınmıştım ancak hava hâlen soğuktu. Yağmur yağmıyordu; yağabilirdi. Fırtına kopmuyordu; kopabilirdi. Üşümüyordum. Neyse ki kalın montumu giymiştim. Peki ya giymeseydim... Geçen kış olduğu gibi zatürre olabilirdim. Zatürre olsaydım sorumlusu sen olurdun.İhtiyatlı davranmasaydım ben de senin gibi gecikebilirdim. Ancak tam buluşma saatimizde boşalan bir masaya oturdum. Garson sipariş için başıma dikildiğinde gecikeceğini bilmiyordum. “Arkadaşım gelince vereceğim sipariş.” dedim. Garson hayıflandı yahut bana öyle geldi. Kapının önünde biriken kalabalık, müşterileri olduğu kadar garsonları da geriyordu. Daha sakin bir yerde buluşmayı akıl edemediğim için kendime kızdım. Evlenme teklifi için doğru bir yer miydi burası? Şık bir restoranda teklif etmeyi aklımdan geçirmiştim ancak bu yaşta bize fazla kaçardı. İkimizinde çok sevdiği bu asırlık pastanenin uygun olduğunu düşünmüştüm. İçerisinin ve hatta kapı önünün bu kadar kalabalık olacağını bilsem elbette farklı bir yer seçerdim.Pek kıymetli hoca hanımefendi, bilmelisin ki fizik kuralları başına buyruktur. Sen günlerce hesap edersin ama her şey bir anda olup biter. Demem o ki fâni dünya. Kurulu düzen kurmak, efkârıumumiyede bir aile bacası tüttürmek… Einstein’ın emri Newton’un...Beş dakika geçtikten sonra başka bir garson gelip bir arzum olup olmadığını sordu. Arzum sendin. Senin gelmendi. Beni bekletmemendi. Geciktiğin on yedi dakika boyunca garsonlar ya yanıma geldiler ya da bakışlarıyla artık sipariş vermem gerektiğini ima ettiler. Sanki masayı işgal ediyordum. Bu mekânda fazlalıktım. Oysa daha önce buraya defalarca gelmiştim. Yaptıkları kabalık, senin yaptığın yanında önemsizdi. Öldüm öldüm dirildim. Gerildim. Kalkıp gitmeyi düşündüm: İlk eşimin mezarına gitmeyi, torunumu başka liseye kaydettirmeyi, cebimdeki yüzüğü garsona fırlatmayı, masayı devirmeyi, “Psikolojim bozuldu.” diye bağırmayı, bayılma numarası yapmayı, ambulans çağırttırmayı, hastanede ziyaretime geldiğinde seni kabul etmemeyi…Nihayet geldiğinde tüm bu düşünceler yüzünden dayak yemiş gibiydim. Yüzüne bile bakmadım. “Kendini beğenmiş.” dedim. İlişkimize kıymet vermemekle suçladım seni. Neler olup bittiğini anlamıyordun. “Buna katlanamam, benim de bir gururum var!” deyip kalktım. Aslında bir açıklama bekliyordum senden. “Trafik vardı.” deseydin, “Geciktim kusura bakma.”, “Benim kızı bir yere bıraktım.”, “Heyecandan üzerime ne giyeceğimi bulamadım.” deseydin yumuşardım belki. Hiçbir şey söylemedin. Söylemeyince iyice köpürdüm. Bir elim cebimdeki yüzük kutusundaydı. Gururumu yok sayamazdım. Hışımla ayrıldım yanından. Sahile doğru yürüdüm. Gözüm meydandaki saat kulesine takıldı. Bir oradaki saate bir de kol saatime baktım.Kol saatim on yedi dakika ileriydi.
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal