Tanıtım
Yenikapı’nın arka bahçelerindeki dut ağaçları ve çocukluk oyunları ile büyürken taşınan evler… “Dut Ağacı”, bir genç kadının gövdesi ve gölgesiyle hesaplaştığı karanlık bir büyüme hikâyesi.
Öykünün başlangıcı
On yedi yaşında memleketinden geldiğinde ilk kez bu semtle tanışmış babam. Yeniden oraya taşındığımız için mutlu. Aksaray’da yeraltı çarşısını bitirip kalabalığın arttığı caddeden sağa dönünce, ileride başlıyor odun depoları. Babam bu depolardan birinde çalışıyor. Yenikapı Sahile uzanan yol üzerinde. Beyaz İnci Gazinosu’nun hemen arkasındaki sokaklardan birinde oturuyoruz. Taşınıp geldiğimiz mahalledekini andıran bir ev ve düş damlayan dallarıyla dut ağaçlarına açılan kocaman bir bahçe var. Yenikapı’nın arka bahçelerinde, dallarına çocukluk düşlerimi astığım dut ağaçları.Bu yıllanmış ahşap evi tadilat ettiriyor babam. Tadilat biter bitmez arka bahçeyi annemle birlikte elden geçiriyorlar.Kimi günler Beyaz İnci’nin önündeki yoldan geçen renkli tabelalı otobüsleri izliyorum. Lüks arabalarıyla Çakıl Gazinosu’na eğlenmeye giden insanlara bakıyorum. Seyahat eden, eğlenen, yaşayan bu insanlara gıptayla bakıyorum. Bu şehirden hiç çıkmadığımı düşünüyorum. Hiçbir eğlenceye davet edilmedim. Bir gün ben de başka şehirlere gideceğim, eğlencelere katılacağım, başka hayatlar tanıyacağım diye geçiriyorum içimden.Evde beş kişiyiz. Odamı Güz ve Suna ile paylaşıyorum. Güz, kafası yastığa beş kala uyuyanlardan. Ben yatağımda dönüp durduğum tüm o gecelerde Tanrı’yı düşünüyorum. Onu içimdeki karanlığa benzetiyorum. Var olup olmadığını düşünüyorum. İçimdeki karanlık kadar gerçek oysaki… Ona içimden yakarıyorum. Sesimi dibini beklediğim boşluk duyuyor sadece. Sonraları vazgeçiyorum. Yakarmama gerek kalmıyor. Sadece kendi sesimi duyuyorum. Tanrı’yı içimdeki boşluğa bırakıyorum, uykuyu da. Karanlığı kucaklıyorum hep. Karlı bir gecenin içinde üşüyen bir kedinin ağlayışını işitiyorum, yine uyuyamıyorum.Eve taşındıktan üç ay sonra annemle gelebiliyoruz. Babam, tadilat için gelen ustalarla kalıyor. Bize yeni sokağımızı, büyükçe bir parkı gezdiriyor. Patlayan şekerle tanıştırıyor bizi. Burada eski bakkalımızda olmayan bir sürü şey olduğunu söylüyor. Elime aldığım paketteki şekerleri avcuma döküyorum. Güz, paketi gösterip daha önce yediğini söylüyor. İnanmayan gözlerle bakıyorum.- Böyle yırttın ya direkt ağzına, deyip paketi ağzına boşaltıyor. Gördün mü? diye sorup dilinde patlayan şekerleri gösteriyor.Avucumdaki şekerleri ağzıma atıyorum. Tadını sevmiyorum.Parkta kestane satın alıyor. Babam ezelden buralı. Eski mahallemizi anımsıyorum. Özlüyorum da. Güz ve Suna çabucak alışıyor. Ben hala elini ayağını nereye koyacağını bilmeyen bir misafir tedirginliğindeyim.Gece on ikide televizyonda okunan İstiklal Marşıyla birlikte gün bitiyor. Yataklarımıza dağılıyoruz. Pencereden bahçedeki dut dallarına ilişiyor gözüm. Bembeyaz bir heyula görüyorum. Kollarından ağaçlara çivilenmiş, yüzünden yaşlar akıyor yere. Herkes gece uykusuna dalıyor. Sessizliği ve dut dallarının hışırtısını dinleyerek yatıyorum. Orada sallanan gövdeyi düşünüyorum. Benim gövdem olmasını diliyorum. Yaşlarla yıkanan yüzü ıslaklıktan berraklaşıyor. Erken yiten bir hayatla acıtmak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim kurallar, anlam veremediğim imkansızlıklar var. Hepiniz! diyorum. Küçük dünyanız sizin olsun, diye haykırıyorum. Dut ağacından sallandırıyorum esrik gövdemi. Bahçedeki esintiyle sallanan gecede, gövdemin dut dibindeki ıslak yerde yüzükoyun yatışını görüyorum. Birazdan çıkagelecek, beni dipsiz bir kuyuya götürecek ölümü düşlüyorum.Her yanım çürükler içinde temiz çarşaflar, beyaz önlükler arasında yatıyorum.- Burası acıyor mu?diye soruyor.Acıyor ama başımı sallıyorum. Altımdaki ıslaklığı fark etsinler istemiyorum.- Hayır. Gitmek istiyorum.Kahkaha atıyorlar.Arkamdan:- Hemen değil, daha değil, diye fısıldaşıyorlar.Makineler ve kablolar içindeyim. Gövdeme değen soğuk cihazın beni yükseltip alçaltarak bir kenara fırlatışını seyrediyorum. Saçlarımın dibine kadar günlerce titreyerek yatıyorum.Sonra bir gün gerçekten de hastaneden çıkarılıyorum.Salonun dibindeki yatakta yatıyorum. Simge de geliyor. Babam büyük bir tabakta ikimize de dut ikram ediyor.- Bu kadar özenle yaratılmışız işte, daha kıymetli çok az şey var deyip elindeki dutu gösteriyor.O yıl kız yurdunda kalıyorum. Okula Aksaray’daki üst geçitten yürüyüp Orient Oteli’nin arkasındaki sokaklardan geçerek gidiyorum. Kentin güneşi artık kesiliyor, gri yağmurlar başlıyor. Soğuk havada önündeki kaynar salep kazanını, köşedeki turşucuyu geçip okula doğru ilerliyoruz. Okulun önünde bekleyen geçkin müdire ve ondan da katı Naciye Öğretmen üstümüzü, gözaltlarımızı, saçlarımızı kontrol ediyor. Boğazına kadar ilikli yakalarına, sımsıkı kapalı ağızlarına bakıp yüzün ve giysilerin ardındaki gerçekliği merak ediyoruz. Gömleğin göğse kadar çözülüşünü, dudakların gevşek bir gülümseyişle açılışını hayal ediyoruz.Yan tarafta bize arkası dönük binada erkek yurdu var. Okul çıkışlarında kapıda bir erkekle karşılaşmak müthiş bir olay. O günlerde tek heyecanımız bu. Giriş çıkışlarda karşılaşıyoruz bazen. Tüm kızlar hep birlik kikirdiyor, fısıltıyla birbirinin kulağına eğiliyor, daha cesur olanları erkeklerden birine göz kırpıyor. Bir kişi olsun istiyor her biri, kim olduğunun önemi yok.Simge’yle aynı sınıftayız. Çocukluk günlerinin coşkusundan sonra büyümenin ağrısında da birlikteyiz. Yaşamı anlama çalışıyoruz, daha kötüsü anlaşılmaya. Herkes gibi. Anlamaya çalışmaktan yaşamaya fırsat kalmıyor. Sadece güzel olan tek bir şey var, kalabalıkların ve caddelerin ihtişamı.Simge’nin abisinin arkadaşlarından Hayren, bize takılmaya başlıyor. Simge’yle birlikte gülerek yüzüme bakıyorlar. Benimle ilgilendiğini anlıyorum. Bir sergi titizliğinde bize hayatla ilgili bildiklerini anlatıyor. O sıralar takıldığı üniversite arkadaşlarına, tanıdığı evlere götürüyor bizi. Korumacı bir abi tavrıyla yanımızdan ayrılmıyor. Onu atlatabilsek ne iyi olacak. Tanınmasına müsaade edilmeyen tüm o erkek gövdeleri özlemiyle geçen geceler. Boğazına kadar kapanmış kadın yakaları. Ayıplayan bakışlar.Dut ağacı düşlerinden kaçtığım bir gece, Hayren’le gittiğim evlerden birinde, bir delikanlıyla kalıyorum. Hayren ne zaman biriyle buluşsam kokumu almış gibi peşimden geliyor. O geldiğinde delikanlıyla mum ışığında yemek yiyoruz. Ondan kaçtığımı anlıyor. Yine de çıkıp geliyor. Beni odaya, kolumdan çekerek sürüklüyor.- Dur!- Duramam, ne oluyor sana? Sensiz olamam.- Olursun. İstemiyorum seni. Senin verdiğin boşluğu da. Beni hissizleştiriyorsun.- Beni sevdiğini söyle ya da öldür.- Gel, otur şöyle. Bırak bunları.O gece Hayren’den sonra o delikanlıyla sevişiyorum. Her şey düzenlenmiş. Delikanlı da Hayren de bu oda da bu düzenin parçası. Uyutun beni! İyi değilim! Hastalanıyorum! Uyutun! Sokağa fırlıyorum.Dokunduklarında acıyor diyeceğim, söz veriyorum.Dokunduklarında acıyor diyeceğim, söz veriyorum.Dokunduklarında acıyor diyeceğim…Dut ağacı heyulası sallanıyor yine. Islak çimlerde ayaklarım geziniyor. Dallarından düşlerimi sarkıtıyor. Bembeyaz. Bembeyaz sicimi boynuma doluyorum. Beyazlık silinene kadar boşlukta sallanıyorum.
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal