Tanıtım
Darülaceze’nin avlusunda iki yaşlı adam, torun ziyaretleri, beklemek, unutulmak ve hayatın bekleme salonuna dönüşmesi üzerine konuşuyor. Araya eski aşkların, memuriyetin ve İskender kebap hayallerinin sızıntısı karışıyor.
Öykünün başlangıcı
– Senin torunlar geldi mi bu hafta? Göremedim.– Nerede azizim… Altı aydır gelmiyorlar. Onlar gelmeyince ben de gidemiyorum.– Gitsen keşke, kendini bir hatırlat. İş güç yoğundur belki.– İnsan bekliyor… Beklemeye alışınca da başka bir şey gelmiyor elden. Damat biraz huzursuz. Pek gidesim de gelmiyor açıkçası.– E, haklısın sen de. Allah kolaylık versin. En azından bekleyecek bir kızın, torunun var.– Öyle…– Ben olsam gündüz vakti bir uğrardım. Çocuklara bir çikolata alırdım, sevinsinler.– Çikolatayla hangi çocuk seviniyor artık, azizim? Çocuklar her şeye sahip.– Olsun… Dede çikolatası başkadır, ha!– Öyledir belki de…– İyi oldu sahile indiğimiz. Ben de bayadır inmiyordum. Eski pazar sabahlarını hatırlattı.– İyi oldu ya… Gelmem diyordun dizlerim ağrır diye. Tıkılıp kaldık dört duvar arasında.– Bak sana ne anlatacağım… Aslında pek kimseye anlatmadığım bir şeydi bu. Benim için hayli ilginç. Bugün düşününce, şu ihtiyar kafayla hâlâ anlayamıyorum.– Hayırdır inşallah?– Bundan tam kırk beş yıl kadar evvel... Fakülteye yeni yazıldığım sene... Aslında bundan kırk bir sene kadar evvel, fakülteyi bitirdiğim sene bir hadise yaşadım.– Başlarken mi, bitirirken mi?– Nasıl anlatacağım bilmiyorum ya… Başlayayım. Hadise 1964 yılının Haziran ayıydı sanırım. Fakülteden çıkıp Beyazıt Kütüphanesi’ne gitmiştik arkadaşlarla. Ama dur, şuradan başlayayım: 1961 yılı Eylül ayıydı. Fakülteye kaydımı yaptırmıştım.– Sen de bir karar ver ihtiyar, kafam karıştı. 61 mi, 64 mü?– 1961 yılı Eylül ayıydı sanırım. Okula kaydımı yaptırmıştım. Biraz gecikmiştim ama fakülte memuru sağ olsun, baya yardımcı olmuştu. Kendimi kusursuz bir neşe içinde bulduğum nadir anlardandı. Şimdi anımsayınca öyle olduğunu fark ediyorum. Kaydımı yaptırır yaptırmaz kütüphaneye koşmuştum. İlk kez büyük bir kütüphaneye giriyordum. Yoncaya girmiş eşek gibi…– Hahahaha, çatlatmasaydın bari kendini.– Galiba çatladım... Kütüphane devasa. Kucaklayabildiğim kadar kitabı alıp bir masaya oturdum. Hepsini karıştırıyorum. Memur ters ters bakıyor. Ben de biraz utanıp bazılarını yerine koydum. Vakit geçti. Otobüse yetişmem gerektiğini hatırladım, kalktım. Kitapları yerine koyarken bir şey oldu… Sanırım yere yığıldım. Gözlerimi açtığımda biri beni tutmuş, adımı sayıklıyor. “Bestami! Bestami!” diye tokatlıyor. Uyandım da, adımı nereden biliyorlar diyorum. Sonra fark ettim, yanımda kâğıt vardı, ismim yazıyordu. Ama bunlar başka… Sanki beni uzun süredir tanıyorlar. Biri gazoz getirmiş. “Bestami, al iç,” diyor. Ben hayatımda içmemişim gazozu daha. Nereden icap etti de gazoz getirdiler?– Sen de ne soruyorsun ihtiyar, iç işte gazozunu.– Mesele gazozda değil azizim. Aldım içtim tabii… Ölmüşlerinin canına değsin.– Ha şöyle.– İçtim, kalktım, bir yere oturdum. Dolmuşa geç kaldım diyorum içimden. Ne yapacağım? Etraf biraz değişmiş. Az önce oturduğum masa yok ortada. Raflar, kitaplar var. Nereye geldim bir anda? Biri çantayla cüzdan getirdi. “Kalk, doktora gidelim,” diyor. Diğeri, “Kendine gelir şimdi, uğraşmayalım doktorla,” diyor. Ben, “Yok bir şeyim, eve giderim,” diyorum. Cüzdana baktım, içinde para var bayağı. Ben gelmişim okula beş kuruşsuz. Bu para benim değil diyorum. “Senin işte, dokunmadık,” diyorlar. Ben, “Bu benim değil, param yoktu zaten,” diye direttim.– Allah Allah, çete falan mı bunlar? Önce paran var deyip sonra “Paramı çaldılar” desinler diye mi?– Değil azizim… Öyle olsa benden ne alacaklar? Temiz bir dayak yer, yoluma bakardım.– Ee, mesele neymiş?– Meseleyi hâlâ çözemedim. Çanta verdiler, “Hadi gidelim,” dediler. Aldım çantayı, dışarı çıktık. Açlık bastı. “Sabahtan beri bir şey yemedik,” dediler. Ben de ne derlerse “he” dedim. Lokantaya gittik, bir çorba içtik. Çorba iyi geldi ama hâlâ yabancıyım ortama. Bir tuhafım. Denize girdin mi hiç?– Girdim tabii, gençken.– Uzun süre kalınca baş döner ya, etraf garip gelir. Aynen öyleyim. Eve gideceğim, bunlar bırakmıyor. Başladılar kendi aralarında konuşmaya. Fakülteden konuşuyorlar. Acaba oradan mı tanıdılar beni diyorum. Dedim ki, “Ben de bugün kayıt yaptırdım, siz hangi fakültedensiniz?” Gülüştüler. “Nasıl geçti anlamadık ama güzeldi,” diyorlar.– İhtiyar, amma uzattın. Ne oldu anlat artık.– Dur azizim, anlatıyorum işte hatırladığım kadar. “Bugün iyi çalıştın,” diyorlar. Baya kitap almışım ama çalışmadım ki bir şeye. “Ne yaptın, çalışman bitiyor mu?” diyorlar. Boş boş bakıyorum. Biri şüphelendi. “Bestami, benim adım ne?” diye sordu. “Bilmiyorum,” dedim. Şaşırdılar. “Siz kimsiniz?” diye sordum en son. Telaşlandılar. Bir taksiye bindik. Eve gideceğim, “Nereye götürüyorsunuz?” diyorum. Bağırdım, direndim. Üç kişi tuttular, bir eve götürdüler beni. “Amcamlara geçeceğim,” diyorum. Bizimkileri aramışlar, memlekete otobüse bindirip yolladılar beni.– Anlamadım. Tanımadığın adamlar seni memlekete gönderdi, sen de gittin?– Ben de anlamadım azizim. Babamı soruyorum, “Nerede babam?” diye. Evdekiler hıçkıra hıçkıra ağlıyor. “Anne, ne oldu? Neden ağlıyorsun?” diyorum. “Oğlum, ne oldu sana?” diyor. “İyiyim anne, ne oldu ki?” diyorum. Haberim yok hiçbir şeyden.– Nasıl yani?– Ben hafızamı kaybetmişim azizim.– Allah Allah… Gerçek mi bu?– O gün bayıldığımda, yani 1964 yazı… Hafızam gitmiş. Dört yılı silmiş kafam. Ayıldığımda, beynim dört yıl öncesine dönmüş.– Doktora falan gitmedin mi?– Gittim tabii. Ama doktor da pek bir şey anlayamadı. Sonra ben de peşini bıraktım. Diplomanın elime geçmesiyle konuşmayı kestim herkesle. Arkadaşlar da kimseye anlatmamışlar. Mersin’e kadar geldiler, iki üç defa ziyaret ettiler. Anılar anlattılar. Sağ olsunlar.– Sonra?– Çobanlık yaptım. Ekin ektim. Babam rahmetli olmuş. Anneme abim bakmış. Sekiz yıl köyde anneme baktım. Sonra evlendim. Annem vefat etti. İstanbul’a döndüm. Biraz çalıştım, sınavlara girdim. Memur oldum. Emekli oldum. Bir yıl sonra hanım vefat etti. Çocuk da yok… Bildiğin gibi.– Vay be ihtiyar… Hayatın roman olmuş.– Kimsem kalmayınca geldim işte acezeye. Bekliyoruz. İnsan beklemeye alışınca, bekliyor.– Hiçbir şey hatırlamıyor musun o yıllardan?– Hiç… Bu da benim hikâyem olsun.– Olsun ihtiyar. Eee, senin emekliye zam geldi mi?– Gelmiş… Elli lira.– İyisin ha. Ne ısmarlıyorsun?– Ne ısmarlayayım?– Ağanın eli tutmaz!– Hahaha! İyi, gel… İkindi kaçacak. Sonra bir İskender yer miyiz?
Yazar
Benzer öyküler
Dram / Duygusal