Distory
Cüce kapağı

Cüce

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/cuce

Tanıtım

Caminin avlusundan başlayan hikâyede, Kartal Ağa’nın gölgesinde büyüyen Sait, sert bir babanın öfkesine, sessiz bir annenin direnişine ve Cüce adlı atın dayak sahnesine tanıklık ediyor. Güç, şiddet ve çocuk bakışının çatlağı.

Öykünün başlangıcı

Caminin avlusundaki gül ağacının yanında ellerimi önümde kavuşturmuş babamı bekliyordum. Gözüm, oturakların yanında suyu yiyip şişmiş, her biri başka çeşit takunyalardaydı. "Sıcak, kavur kavur bugün." diye düşündüm. Bir karasinek vızıldadı kulağımın etrafında. Elimle kurtulmaya çalıştım sinekten, hiştledim sineğin küçük kara vücudunu.Kalabalığa döndüm, on beşten fazla adam saydım. "Ablam dolmayı bol yapmıştır inşallah!" diye şişirdim göğsümü. Kartal Ağa, derlerdi babama... Bir gün babam uyurken, anamın mezurasıyla ölçmüştüm boyunu, korkudan kalbim yerinden fırlayacaktı. "Ben sana dedim abla! İki metreden fazla dedim." diye koştum ablamın yanına. Küsuratını bırakmıştım iki metreyi görünce. Uyanıverse acımazdı, dudağımdan kanı da getirirdi."Sait!" diye seslendi babam kalabalığın içinden. Ay gibi apaçıktı yine. Koca, güçlü bir devdi. "Atı getir." dedi. Kafamın tepesinde dönen sineği ardımda bırakarak, gül dalından bir tomurcuk koparıp ata koştum.Babamı bekletmeye gelmezdi. Cüce, gölgede geviş getiriyordu. Kır donunu sevdim. Buraların en heybetli atıydı. Doğduğu gün demişti babam, iri yarı olacak bu diye… Keyifle içmişti sarma sigarasını. "Cüce olsun adı." dedi, parlak çizmeleriyle samanları eze eze çıktı ahırdan.Yelesinde gezdirdim elimi; ipini, bağladığım narın belinden gevşettim. Cüce, başını sağa sola salladı, kişner gibi bir ses çıkardı. Gözlerinin altından çenesine uzanan yuvarlak hatlarına baktım. "Canım" dedim.Babam, arkasına aldığı adamlarla yürüdü bize doğru. "Ağalar sofra hazırdır, buyurun!" deyip atın tepesine tek hamlede oturdu. Dağ, dağ üstüne... Kartal Ağa dedin mi yürekler hop ederdi. Mavi gözlü, yüzü hep tıraşlı, siyah parlak şalvarının üzerinde beyaz gömleği, yürek hoplatan bıyıkları, kırçıllı kasketiyle dağ dağ üstüne Kartal Ağa demişsin sen. Topukladı atın kaygan karnını, hayvanın başı yön aldı."Buyurun ağalar!" dedim toplaşanlara. "Yemekler soğumasın."Ev, yürüme mesafesiydi. Asmanın altına vardığımızda ablam, yazmasıyla boynunun terini siliyordu. "Bacım!" diye seslendim, el ettim uzaktan. Gözlerini kısarak baktı yüzüme, incecik eliyle kesti güneşi; gölgeledi siyah gözlerini. "Cacıkları al, koş." dedi. Koşuverdim. Masaları sabahtan kurmuştum sofaya. Ablam masayı donatmıştı, her tabakta: bir patlıcan, bir biber, bir de kabak… Cacıkları hızlıca tabakların yanına dizdim. Ablam, koca isli bakır kazanın içinden parmaklarını üfleye üfleye çıkardığı dolmaları boş tabaklara diziyordu bir yandan."Anam nerde abla?" dedim. "Şişt!" dedi sertçe. Babam kükredi zaten anamı göremeyince.Su damlaları babamın tıraşlı yüzünde pırıl pırıl parlıyordu. Yüzünü kuruladığı beyaz mendili ensesine koydu sonra. Sofanın en serin yerine geçti, şalvarını belinden düzeltti. Masada oturmuş, sıcak dolmaları mideye indirebilmek için babamın oturmasını bekleyen adamlara uzun uzun baktı, sonra gidip masanın başköşesindeki yerine oturdu.Ağız şapırtıları metal tabaklara değdikçe çınlayan çatalların, kaşıkların seslerine karışıyordu. Canım bir şey çekmedi, gittim anama bakındım ama göremedim. Babam, adamları bir bir uğurladıktan sonra yaylaya bakan sedire geçip bağdaş kurdu. Ablam da köpüksüz, çift kaynamış acı kahvesini ayağına getirdi babamın. Yağlı tabakları el çabukluğuyla taşıyan ablama kıyamadım, işin ucundan tutup ortalığı toplamaya yardım ettim. Her hafta cemaate yemek vermek evimizin şanındandı.Son yudumunu kafasını göğe kaldırıp boğazına indirdiğinde Âdemelması güçlü bir canavar gibi oynadı yerinden yine. Öyle tanıdıktı ki bu görüntü... Sanki yukarı aşağı hareket eden bu kıkırdak parçası bize gözdağı veriyordu. Bir şeylerden, gelecekten bahsediyor gibiydi… Sonra bıyıklarının altından ince dudakları kımıldadı babamın:"Gâvurun kızı! Nerede bu ananız?"Ablam, usulca kayıveren bir yılan gibi kayboldu göz önünden. Zindanına kaçtı, mutfakta bulaşık yıkarken göz hizasında asılı duran Arapça Muhammed yazan yeşil, eskimiş tabelaya baka baka bulaşık yıkamaya başladı.Anamın sesi duyuldu bostandan:"Buradayım!"Babam, bir an durdu. Yemekte neden ortalarda görünmediğini sordu anama sonra. Anam ses vermedi. Eteğinde yemyeşil, parlak süs biberleriyle geldi avluya. Biberleri, çizgili kilimlerle örtülü divanlardan birinin üzerine döktü. Masanın üzerindeki bıçaklardan aldı, plastik masa örtüsüne dökülmüş kırıntıların üzerinde sinekler uçuşuyordu."Sait, boş şişe getir oğlum." dedi. Babamın onu izlediğini, kulağının onda olduğunu biliyordu ama Kartal Ağa orada değilmiş gibi davranıyordu. Şişeyi annemin önüne koydum, ince biberleri elinde hızlıca döndürürken bıçakla biberlerin karınlarına inceden kesikler atıyordu."Ay da acara dönmüş, turşu zamanı da değil ama…" dedi. Bana mı söylüyordu, kendi kendine mi konuşuyordu bilmem ama babamı saymıyordu. "Leyla’yı istemeye gelecekler, hazırlığınızı yapın." dedi babam birden. Anam hiç bozmadı istifini, cevap da vermedi. Biberlere ufak kesikler atmaya devam etti. Ne vakittir diretiyordu babam. "Duymadın mı?" diye kükredi sonra. Elim ayağıma dolanmıştı, ablamın mutfaktan gelen tıkırtısı kesiliverdi. Ortalığı bir sessizlik aldı."Gelmesinler." dedi anam. Tabağı aldı, kalktı yerinden… "Küçücük kız daha, nasıl vereceksin ufacık çocuğu koca adama?" aylardır kendini tutan babam, işte o an delirdi. Gözünden ateş çıkar gibiydi, kaşları titriyordu. Anam, o kadar ufak tefek bir kadındı ki; değil babamın, ergen bir çocuğun yanında bile kısa kalırdı. Babam ayaklandı, anama doğru uzandı, daha da esnedi. Anam, geri adım dahi atmadı, usul havada kımıldamayan bir yaprak gibi durdu karşısında."Neyin inadı bu, delirtecek misin sen beni!" diye bağırdı, iki adımda vardı anamın yanına. Ufacık bir meleği andıran anamın elindeki tabağı aldı, yere çaldı. Biberler sıcaktan ısınmış taşa saçıldı. O an, kesik atılmış biberlerle diğerlerinin birbirine karıştığını düşündüm. Mutfak kapısına baktım, ablam tek gözünü eşiğe dayamış, nefesini tutmuş bizi izliyordu. Korkudan hareket edemiyordum ama anam, ufacık tefecik anam, korkusuzca dikiliyordu Kartal Ağa’nın karşısında. Çok döverdi babam anamı eskiden... Çok şahit olmuştum. Bugün, bir başka bakıyordu bir başka kükrüyordu. Tokadı sallayacağı elini havaya kaldırdığında karşımda sanki önüne gelen her şeyi yakıp yıkacak bir canavar duruyordu. Yumruğumu ağzıma götürdüm, parmaklarımı ısırdım. Ablamın usulca ağladığını duyuyordum. Anam, narin bir heykeldi. Gözünü kırpmadı. Bıçak elinde duruyordu hâlâ. Oyalı yazması; bembeyaz yüzünü, fındık burnunu nasıl da ortaya çıkarmıştı. Bu yaşta hâlâ güzeldi. O tokadı yiyecekti belli, o tokadı yiyecekti ama gelsinler de Leyla’yı istesinler demeyecekti.Anamın, ablam için yediği ilk dayak değildi. Çok değil geçen yaz beni karşısına alıp "Sait!" dedi bana… Derin, geniş bir nefes aldı: "Zaman gelecek, tek başıma yetemeyeceğim oğlum. O zaman sen de dur yanımda." diye diye sevdi yüzümü. “Körpe daha, çocuk daha… Hem sevdiği kimse onunla evlensin kız. O zaman düğün, düğün olur. Ölümü çiğnemeden veremez kızımı istemediği birine.” dedi. Öylece bakmıştım yüzüne, kararlı gözlerine… Gâvur inadı mıydı, ana yüreği miydi, acı mıydı, intikam mıydı gözlerinin çanaklarına yürüyen bilmem ama babam da, hepimiz de biliyorduk ikna olmayacaktı anam.Babamın eli havada asılı kalmıştı, sanki içinden çıkan bir başka kendisi havadaki elini tutuyor fakat özü, içi tokadı patlatmak için can atıyor gibiydi. Uzunca bir vakit öyle kaldı, ağzı mühürlendi de tek kelime etmedi. Sonra ne olduysa anama öfkeyle bakıp elini indirdi, yerdeki birkaç biberi ezip geçip gitti yanımızdan.Anam, hiç kıpırdayamadı bir süre. Ben de dondum kaldım, ablam hâlâ usulca ağlıyordu. Zaman bir an önce akıp gitsin, gece olsun sonra sabah olsun, her şey unutulsun istiyordum. İçimden korkuyla harmanlanan tuhaf bir huzursuzluk çıktı. Geri gelip sanki anamı yerden yere çalacakmışçasına gözden kaybolan babamdan ödüm kopuyordu. "Leyla’yı istemeye gelecekler miydi? Anam neden öylece donakalmıştı? Eğilip biberleri yerden toplamalı mıydım?" diye düşünürken Cüce var gücüyle kişnedi. Sonra kişnemesi bir böğürtüye dönüştü. O an, o korkunç, boğazlanırmış gibi çağlayan hayvanın sesinden öyle titremiştik ki hep birlikte ahıra koştuk. Ahırın kapısını sonuna kadar açık görünce hemen yerden kocaman bir taş alıp koştum. Anamla ablam da peşimden geldiler. Ahıra yaklaştıkça babamın hırıldayan sesini tanıdım, nefesim kesildi birden. Açık kapının önüne geldiğimizde ablam şaşkınlıkla elini ağzına götürdü, donakalmıştım. Elimdeki taşı usulca yere bıraktım, bedenim bir pelte gibiydi. Babam, elinde uzun ve kalınca bir sopayla Cüce’yi öldüresiye dövüyordu. Atın gözleri büyüyor, kendini ipinden kurtarmaya çalışıyor, şaha kalkıyor, tir tir titriyordu acıdan hayvan. Kartal Ağa, kıyamadığı atına acımadan indiriyordu sopayı. At, ipini koparamadıkça deliriyor, babam sopayla yetinemediği yerde tekmeyle bacaklarına saldırıyordu hayvanın. Üçümüzde öylece kalakalmış babamı ve dayaktan mecali kalmayan Cüce’yi nefessiz izliyorduk. Babam, yorulmak nedir bilmeden; hırsla, hatta daha da büyüyen bir öfkeyle Cüce’yi dövmeye devam ediyordu. Köpükler saçılan ağzından, çıkan cümleler arasından bir tanesi, Cüce’nin kan gelen ağzından, ezilmiş etlerine dolanıp kulaklarımızda durdu:"Gâvurun kızı."

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/cuce

Yazar

İlay Bilgili
İlay BilgiliYazar · 1 eser · distory.co/yazar/ilaybilgili
Sayfası

Benzer öyküler

Dram / Duygusal

Keşfedebileceğin yazarlar

Cüce kapağı
Cüceİlay Bilgili · 11 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/cuce