Distory
Yaşamak Gibi Bir Şey kapağı

Yaşamak Gibi Bir Şey

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/yasamak-gibi-bir-sey

Tanıtım

Yetmiş yaşındaki bir adam, annesinin yatağının başında beklerken, ölmüş annesiyle yer değiştirme isteğiyle yaşayan babaannesi arasında sıkışıyor. Yaşamak, uzun sürmek mi; yoksa az ama dolu dolu olmak mı?

Öykünün başlangıcı

Babam dört aydır annesine bir bebek gibi bakıyor. Birazdan neredeyse tek yediği şey olan lapa çorbasını yedirecek ona. Bitince de narince silecek ağzını. Önüne önlüğünü takmış olacak. İki gün önce banyo sonrası tarayıp ördüğüm saçlarına yazmasını bağlayacak.Görüyor mu bizi bilmiyoruz ama dediklerimizi anlıyor. Kolunu bacağını oynatıp oturabiliyor. ‘şimdi daha iyi misin babaanne?' 'bu tarafa anne, sesimin geldiği yöne dön' 'şimdi seni oturtacağım, tamam mı?' 'rahat mısın böyle ?' Bunlar her gün kurulan cümleler. Gözlerini açıp kapayınca 'evet' olduğunu anlıyoruz.Doksan sekiz yaşında yazıyor nüfus cüzdanında. Ama amcamlar yüzden fazla olduğuna emin. Ruhu dört ay önceye kadar yaşamaya hevesliydi. Her sabah uyandığında bir diş sarımsakla bir ceviz içini yer, üzerine bir bardak ılık su içerdi. Bacaklarına ve kollarına kremler sürer, şimdi benim ördüğüm saçlarını özenle tarayarak diplerini havalandırırdı. Saç diplerini havalandıracak kadar çok seviyordu yaşamayı. Babam annesine çorbasını yedirirken ben de kapının eşiğine oturmuş onları izleyip bunları düşünüyordum. Aklım da gözlerim de nedenini bilmediğim bir sebepten ötürü biz televizyonu açtığımızda yönünü duvardan tarafa dönen babaannemdeydi hâlâ, ekrana hiç bakmaz ama sesini de kıstırmazdı televizyonun. Onun izleme şekli sesti. Bazen duyduğu sesin saçını başını sorduğu olurdu, işte o zaman merakına biraz yenik düşüyordu. Yıllardır renklisi renksizi, ince ekranlısı tüplüsü... Hiçbirinde bir şey izlemedi. Tek başına yaşadığı evine ısrar etmemize rağmen ekran sokturmadı. Vermediği tavizleri, bozmadığı çizgileri ve koyduğu sınırları geliyor aklıma şimdi.Birini yavaş yavaş kaybederken insanın aklına güzel anılarının gelmesi gerekmez mi? Onunla yaşadığı en son zamanlar mesela. Bilinçsizce yaptığı bilinçli davranışlarına takılıp kalıyorum oysa ben. Babaanneme hiç bu açıdan bakmamıştım. Hastalık; insanın insana bakış açısını değiştiriyor. Hangi tarafını daha çok hissettiysen ama yaşayamadıysan o yönüyle sarsıyor seni. Ben böyle de vardım ama sen beni bu taraftan görmedin diyor. Duyana fısıldıyor, duymayana gösteriyor. Yani bir şekilde aklına sokuyor bunları.Yemeğini az çok yedirttikten sonra uyuduğunu anlayıp salona geçtik. Hayat ne garipti. Yetmiş yaşında bir adamın annesi içeride, otuz beş yaşında birinin annesi mezarda yatıyordu. Bunun tam tersi olması gerekmez miydi? Yatarak hayatta kalsa bile yerlerini değiştirmek istedim hep annemle babaannemin. Annemin önüne önlüğünü ben takıp çorbasını içirip, saçlarına yazmayı bağlayabilirdim. Benim hakkımdı annesi içeride uyuyan evlat olmak. Bazen babaannemin odasına gidip karşına oturduğumda bana dönüp 'istersen annen gelsin ben kalkayım' demesini bekledim. Hemen 'olur' derdim, hazırdım buna.Her hafta iki ya da üç gün iki üç saatliğine uğradığım bu ev annemin de içinde yaşadığı ev değil sanki. Duvar rengi gri olmuş, sarı olmuş. Ayaklarım düz yerine yuvarlak bir zemine basıyor. Havluları başka, mutfak dolaplarının kulpları elimde kalıyor. Halılar uçuyor, perdeler benden kaçıyor. Koridor olduğundan daha uzun, balkon kalmamış, beşinci katta değil üçüncü kattaymışız artık, tencerelerin çoğu dikdörtgen, babam bile babam olmamış, babam gibi değilmiş gibi geliyor bana. Evimize dört aydır her geldiğimde gözlerim buğulanıyor, rüyayla uyanıklık arasında bir yerdeyim ve bize verilen bir rolün provasını yapıyoruz hep birlikte. Oyunumuz bitince de herkes kendi evine gidip, yatağına girip sabah oynayacağı oyun için hazırlanıyor.Salona giderken koridorda aklıma gelen bunca şey, koltuğa kendimi bıraktığımda uçup gitti. Babaannemin odasından çıkınca gerçekliğe döndüm. Salondaki büyük ekran televizyonu açtı babam.Bende berraklaşan zihnimle düşününce altı senedir hiç kahve içilmemiş gibi duran fincanları alayım dedim elime. İçerisinde duran ayran bardakları ve sürahilerin olduğu, çay bardaklarının dizildiği, ihtiyaç varken vitrinden alınıp da kullanılmayan su bardaklarını elimle ittirerek kahve fincanlarına ulaştım ve mutfağa doğru gittim. İçleri tozlanmış ve modası geçmiş fincanlara su doldurup ölçü aldım. Bolca şeker attım cezveye. Niyetim babamla karşılıklı kahve içmekti.Hazırdı kahveler. Etrafa boşa bakındığım aklıma geldi hemen sonra. Ne ile götürecektim kahveleri? Babamın tepsileri yok, eskimiş diye atmıştım hepsini. Onun yerine bir tane büyük sinisi var. Çay bardağını bile ona koyarak salona götürür. Annemden sonra eve yeni bir şey aldırmadığından dolayı bir tane tepsi alıp gidemedim ona. Yeniyi kabul etmediği gibi eskiyen eşyaları da attırmıyor. Çizilen teflon tavaları, kulpu kopan tencereleri, kenarı kırılmış porselen tabakları inadına yapar gibi hep en zarar görmüşleri kullanıyor. Zehirleyecekse zehirlesin diyerek bir haftalık yemeği yiyor, yemekleri ona göstermeden dökmeye çabaladığım anları kapı deliğinden mutfağı gözleyen kedi gibi gözlüyor. Aslında vazgeçmiş kendinden. Biliyorum.Boşta kalınca zihnim aklıma hep takılı kalan ama babaanneme soramadığım o soruyu sormak istiyorum.- Baba! Babaannem neden hiç televizyona bakmamış, sana söyledi mi sebebini?Babam cevabını kendisinin çok da bilmediği o soruyu alıyor ve fincanına katıp, bir güzel çalkalayıp telveyle karışık ve tek yudumda içiyor. Ağzında pek sevdiği kahve tadını duyarak yanıtlıyor beni.- Gençliğimde görmediğim televizyonu ihtiyarlığımda görsem ne olacak, aklım bulanır sonra, derdi annem bana hep.- Aklı bulanmasından çok canı sıkılmazdı izleseydi dizi film falan aslında,dedim ben de.Çünkü eşi ölmüş tüm yaşlılar günde en az altı saat televizyon izlerdi. Söylemekten hep keyif aldığı cümleyi kurdu o da bana karşılık- Benim annem akıllı kadındı, o yapıyorsa bir bildiği vardır.- Vay be!Artık tüm insanlığın yapması gereken şeyleri yapıyor, geriden gelmiş bizi geçiyordu babaannem. Büyük bir irade örneğiydi aslında. Kim bunca yıl merakına yenik düşmezdi ki? O düşmemişti işte.- Hem onun öyle ekrana bakmadığına aldanma sen. Sesleri dinleyerek kendince bir dizi çeviriyor zihninde, kim kiminle ne yapmış ne demiş hepsinden haberi vardır onun., dedi babam.- Peki, ona eyvallah diyelim de baba, ya o hiç yapmadığı diğer şeyleri ne olacak? Buna yaşamak mı denir şimdi, deyip o hiçleri ellerimi açıp birden başlayarak parmaklarımla saymaya başladım.Hiç İstanbul'a gitmemiş, hiç denizi görmemiş, hiç vapura binmemiş, doğduğu evde doksan sekiz yıl yaşamış, fotoğraf çekilirken bile hiç objektife bakmamış, hiç uçağa binmemiş, hiç araba sürmemiş, daha aklıma gelmeyen bir sürü hiçleri var. Telefonu bile biz tuşlayıp verdik eline. Böyle doksan sekiz bilemedin yüz yıl nasıl yaşar bir insan? Buna yaşamak mı deniyor şimdi?Oturduğum koltuğa sırtımı dayadım. Bacaklarımı da topladım. Bu soruların cevabını gerçekten merak ediyordum. Ben yaklaşık dört aydır hayatın anlamını sorgulamaya başlamıştım. Babaannem kuvvetten düşüp, amcam onu köyden babamın yanına getirdiğinden beri zihnim bunlarla meşguldü. Babam bunca yıl annesiz kalmış da annesine yeni kavuşmuş gibi, sevinç dolu bir oğlan çocuğuna dönüşüverdi birden. Altı yıldır annemin yokluğunda oluşan boşluğa annesini koymuştu belli ki. Annesinin ona ve her şeye muhtaçlığını hiç yadırgamamış, olması gerekende tam olarak buymuş gibi durumu sükûnetle karşılamıştı. Sevinmişti sanki. Ben de böyle yapar mıydım acaba? Nasıl bir duyguydu o?Babam bir müddet susunca, benim de aklıma onca şey gelmişti. Tam başka şeyler de düşünecekken babam kendinden emin, göbeğini karın boşluğuna daha da bir yerleştirerek kalktı ayağa ve pencereye doğru yürüdü. Beyazlamış bıyıklarını düzeltti önce, sonra da kaşlarının uçlarını büküp kıvırdı. Manzarası ve anıları için taşınmayı göze almadığı, beş kat merdiveni yürüyerek çıkmayı da kabul ettiği evinin balkonunun camından dışarıya bakarak konuştu.- Hiç onu yapmadı, hiç bunu görmedi, hiç oraya gitmedi ama hep güneşin doğuşunu izledi benim annem, hep beşte altıda kalktı. Yeni doğan buzağıları ilk o sevdi. Çünkü ondan başka bakacak kimse yoktu. Tarlasındaki buğdayların filizlenmesini hep o seyretti. Sayısız inek, keçi, koyun güttü. Çok pilav yaptı, hep çay demledi. Yani demem o ki kızım; kimi hiçler bazı heplere galip geldi hayatında. O da öyle yapmış işte. Aza kanaat etti çoğu zaten bulamazdı zavallı, dedi annesine.İnsan annesine zavallı der miydi? Ben demezdim. İçimden ağlamak gelirdi eğer deseydim.Babaannemin inleyen sesini duydum sonra. Babam da bu sesi duyduğu için onun yanına gidiyordu anlaşılan. Bir yeri acıyor ve neresi olduğunu gösteremiyor olduğunun sesiydi bu. Babama uğramalarımda öğrenmiştim bu dili. Eşyanın bile bir dili vardı, anlayana her şey mesajdı. Ben de kalktım belki bir yardımım olur diye, babaanneme oda yaptığımız eski oturma odamıza gittim. Çevrilip sırt üstü yatırılmayı istemişti. Yani babam bu inlemeyi buna yormuştu. ‘Böyle mi iyi anne? ' 'Ya böyle nasıl?' 'acıdı mı bir yerin, iyisin değil mi?' Cevap yok. Boş ahizeye konuşur gibi konuşmasını bitirip telefonu kapattı babam. Benim de sırtıma dokunarak kapıya doğru yöneltti.- Çıkalım da uyusun biraz daha.- Hep uyuyor zaten baba, ne olur ki şimdi uyuyamasa?- Bana bir şey olur ona olmasa da. Benim de rahat uyuyabilmemi istiyorsan ses çıkarmadan salona geç, dedi babam.Denileni yaptım. Benim de annem böyle olsaydı ben de kendi vicdanım için herkesi susturur muydum acaba? Babam susturuyordu beni. İçindeki sesleri de kısıyor, televizyonu sessize alıyordu. Yeter ki babaannem rahat uyusundu. Uyanık ve yatakta gözleri açık yatmasına katlanamıyordu belki de. Düşünürse ya? Ya aklı zihnini harekete geçirirse? Ya kendinin farkına varırsa? Korkuyordu babam bunlardan. Kendimi babamın evlat tarafıyla kıyaslamadan edemiyordum. Öyle mi iyi idi böyle mi? Annem mezarlıkta yatarken mi iyi bir evlattım, yoksa yan odada birilerine muhtaç yatarken mi? Ölmeyip de babaannem gibi olsaydı daha mı iyi hissederdim kendimi?Doksan sekiz yılın kırk beş yılı kocası olmadan beş çocuğunu büyüterek geçiren ve sonunda yatakta öylece yatmaktan başka bir şey yapamayan birine dönüşseydi mesela, elli dokuzunda kanserden iki ay içinde ölmekten daha mı evlaydı bu kader? Hangisini seçerdim ona yazgı olarak? İkisinden birini tercih etmem söylenseydi yine aynı sonu mu isterdim anneme, yine çok acı çekmeden ölüvermesini mi? Kader diye bir şey vardı ve biz o şeye işte bu noktada müdahale edemiyorduk. Acziyetimiz bundan ileri geliyordu.Beynim bunları düşünürken, sızlayan çatlamış kalbim hala aynı soruyu soruyordu? Annemle yerlerini değiştirsek ne olur ki? Zaten yaşamıyor ki babaannem. Kafamda ya öyle ya böyle sorularla çıktım babamın evinden. Az ilerideki kendi evime doğru yürümeye başladım. Yarın olacak, belki iki üç gün sonra ben yine onları görmek için buraya gelecektim.Ve bu sorular; babaannem bir gün yatağında, belki sağında, belki solunda, belki de babamın vicdanının en rahat ettiği taraf olan sırtüstü yatarken o öldüğünde yanıt bulacaktı.

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/yasamak-gibi-bir-sey

Yazar

Deniz Longa
Deniz LongaYazar · 1 eser · distory.co/yazar/denizlonga
Sayfası

Benzer öyküler

Felsefi Kurgu

Keşfedebileceğin yazarlar

Yaşamak Gibi Bir Şey kapağı
Yaşamak Gibi Bir ŞeyDeniz Longa · 13 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/yasamak-gibi-bir-sey