Distory
Bir Gün Eksilince kapağı

Bir Gün Eksilince

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bir-gun-eksilince

Tanıtım

Kimse onu görmüyor, duymuyor. Sıradan bir salı sabahında, sıradan bir adam hayatın içinden usulca çekiliyor. Her şeyi değiştiren en büyük gerçek, elindeki küçük kesiğin dünden kalma olduğu. Buluntu dergisi 11. sayıda yayımlanmıştır.

Öykünün başlangıcı

Sabah, odanın içine isteksizce doluyordu; sanki gece, gitmekte acele etmeyen bir misafir gibi perdelerin kenarında oyalanmıştı. Gözlerini açtığında, tavanda gezinen solgun aydınlığı gördü. Gün doğmamıştı sanki, yalnızca karanlık yorulmuştu. Bir süre kıpırdamadı. Sonra başını çevirdi. Komodinin üzerindeki saate baktı. Zaman rakamların içine çekilmişti; akrep ile yelkovan birbirlerine dokunmadan dönüyor, odadaysa hiçbir şey kıpırdamıyordu. Kulak kabarttı. Saatin tik taklarını duymadı. Garip bulduysa da üzerinde durmadı; bu sessizliği sabah mahmurluğuna yakıştırdı. Sanki ev, onun uyanmasını beklemiyormuş gibiydi.Yatağın içindeki sıcaklık unutulmuş bir rüyanın son izleri gibi tenine sinmişti. Dışarısıysa mesafeli, serin, çağrısız. İnsan bazen yalnızca bu iki hâlin arasında biraz daha kalabilmek için uyanmayı geciktirebilirdi. Sokaktan gelen sesler vardı; ama ses denemezdi belki şehrin boğazında biriken sabah tortusu: Uzak bir kapı gıcırtısı.Birinin öksürüğü. Kaldırıma değen adımlar. Şehrin her sabah yeniden kurulduğu o tanıdık uğultu. Hepsi birbirine karışıyor, sonra çoğalıyordu.Kalktığında ayaklarının zemine değmesiyle birlikte kısa, belirsiz bir ürperti hissetti. Parkeler soğuktu. Tanıdık bir evde, yabancı bir sabah hissi. Gece kaloriferleri kapatmadığını düşündü; bu düşünce zihninde kısa bir süre asılı kaldı, sonra anlamını yitirip dağıldı. Çünkü sabahları hafızası çoğu zaman suya yazı yazardı.Mutfağa yürürken evin içindeki düzenli dağınıklığa göz gezdirdi. Sandalyenin sırtına asılı gömlek, masanın kenarında unutulmuş kitap, yarım bırakılmış bir bardak su… Her şey yerli yerindeydi. Ama yine de evde hafif bir terk edilmişlik duygusu vardı; sanki eşyalar gece boyunca kendi aralarında konuşmuş, o uyanınca susmuşlardı.Musluğu açtı. Su bir an gecikti. Sonra metalik bir iç çekişle aktı. Avuçlarına dolan serinlikte tuhaf bir uzaklık vardı; kendi tenine değen şey bile insana bazen başka birine aitmiş gibi gelebilirdi. Aynaya baktı. Yüzü tanıdıktı. Ama bakışlarında, adını koyamadığı silik bir eksiklik vardı. Uykusunu almıştı belki; yine de dinlenmemiş bir ömür gibi ağırdı göz kapakları.Pencereye yaklaştı. Sokak her zamanki gibiydi. İnsanlar, aceleleriyle, düşünceleriyle, sabahın içine dağılmışlardı. Kimse yukarı bakmadı. Kimse onu fark etmedi. Garip olan buydu belki. Ama nedense, bu da normal geldi.Kapıyı kapatırken anahtarın çıkardığı ses kısa sürdü, neredeyse yarım kaldı. Bir an durup dinledi. Koridor, apartman, merdiven boşluğu hepsi aynı donuk yankının içinde eriyip, yutkunmuş bir sessizlik gibi sustu. Sokağa çıktığında hava, mevsimini unutmuş bir gün gibi kararsızdı.Kaldırım boyunca insanlar akıyordu, birbirlerine değmeden. Omuzlar, çantalar, aceleci adımlar. Her biri kendi iç uğultusuna gömülmüş; herkes bir yere yetişiyor, herkes görünmez bir çağrıya cevap veriyordu. O ise nereye gittiğini tam olarak bilmeden yürüdü; ayakları alışkanlıkla yön buluyor, zihni geriden geliyordu.Bir köşede simitçi vardı.Adamın yüzü tanıdık bir anıya benziyordu; hatırlamaya çalıştıkça dağılan türden. Göz göze geldiler. Bakışta bir anlık tereddüt oldu – tanımanın eşiğinde asılı kalan o kısa, kırılgan an. Sonra simitçi gözlerini kaçırdı. Sanki onu değil arkasındaki boşluğu görmüş gibi.Yürümeye devam etti. Vitrin camlarında kendine rastladı. Silueti vardı, görüntü sanki ona ait değilmiş gibi gecikiyor, ona yetişmekte zorlanıyordu. Başını hafifçe eğdi, sonra düzeltti. Cam, ışık, sabah sersemliği, diye düşündü. İnsan zihni en basit şeyleri bile eğip bükebilirdi.Durakta bekleyenler vardı. Yaşlı bir kadın, çantasını iki eliyle tutarak zamana tutunur gibiydi. Bir çocuk kulaklıklarının içine gömülmüş, takım elbiseli bir adam saate bakıyordu. Hepsi tanıdık bir sahnenin figüranları gibi yerli yerindeydi. Ama garip olan, kimse kimseye gerçekten bakmıyordu. Gözler açık, yüzler dönük, fakat bakışlar sanki içe kapalıydı.Otobüs geldi. Şoförün yüzünü seçemedi; yüz vardı ama detay yoktu, hatırlanamayan bir rüya gibi. Kartını uzattı, bip sesini duyduğunu sandı ama emin olamadı.Şehir akıyordu. Binalar, tabelalar, tanıdık sokaklar. Her şey yerli yerindeydi, yine de sanki hafifçe kaymış gibiydi. Annesini en son ne zaman aradığını hatırlamadı. İçineaçıklanması zor bir duygu çöktü: Geri dönülmez bir şeye geç kalmış olma hissi. Neye geç kaldığını bilmeden.Bir ara, karşı koltuktaki adamla göz göze geldi. Adam uzun uzun baktı. Öyle ki,bakış neredeyse bir anlam kazanacaktı. Sonra başını çevirip dışarı döndü. Sanki onu değil, içinden geçen bir hatırayı görmüş gibi.Otobüsten indiğinde gün çoktan sertleşmişti. Sabahın silik ışığı çekilmiş, yerini acımasız bir aydınlığa bırakmıştı. Binaların kenarları daha keskin, gölgeler daha kararlıydı. Şehir, artık tereddüt etmeyen bir yüzle karşısında duruyordu.İş yerine doğru yürüdü. Aynı kaldırım. Aynı köşe. Aynı cam kapı. Her gün tekrarlanan bir hareketin güven veren mekanikliği. Her sabah önünden geçtiği fırına baktı. Camın ardında taze ekmekler vardı. Kaç zamandır “yarın alırım” dediği o sıcak kokuyu düşündü. Bugün de durmadı. Kapıyı itti. Cam, parmaklarının altında tanıdık bir direnç gösterdi.İçeride klima uğultusu, klavye sesleri, uzak bir kahkaha… Hayat burada düzenli akıyordu. Masalar, sandalyeler, ekranlara eğilmiş yüzler. Her şey yerli yerindeydi; tam da olması gerektiği gibiydi. Yine de bir an durdu. Bu tanıdıklığın içinde, açıklanamayan ince bir yabancılık dolaşıyordu.Masaların arasında yürümeye başladı. Kimse başını kaldırmadı. Kimse “geldin mi?” demedi. Oysa her sabah aynı bakışlar, aynı küçük selamlaşmalar olurdu. Birinin omuzuna hafifçe dokundu. Tepki gelmedi. O an, odadaki sesler tuhaf biçimde inceldi. Dünya, bir adım geriye gitmiş gibiydi.“Beni duyuyor musunuz?”Sesini yükselttiğini fark etti. Göğsünden çıkan hava sertleşmiş, boğazı gerilmişti. Ama cümle, odada en küçük bir dalgalanma bile yaratmadı. Ne bir bakış ne bir kıpırdanma. Sanki konuşmamıştı.“Hey…” “Buradayım.”Sesi, kendisine geri dönmedi. Normalde insan kendi sesinin yankısını duyardı – odanın duvarlarından, eşyaların arasından, havanın içinden. Ama şimdi cümle, sanki varılacak hiçbir yere sahip değilmiş gibi dağıldı. Dili işlevini yitiren bir organ gibi ağırlaştı. Yarım bırakılmış konuşmalar geldi aklına. Ertelenmiş ziyaretler. Nasıl olsa vakit var sanılan küçük anlar. Hepsi ulaşılamaz bir uzaklıktaydı şimdi.Masanın kenarına vurdu. Ses çıkmış olmalıydı ama odada hiçbir şey değişmedi.Bir şeyin yerinden koptuğunu o an anladı. Neyin değiştiğini söyleyemiyordu, fakat içinin derinlerinde hızla büyüyen o daralma inkâr edilemezdi. Masaların arasından geri çekildi. Yüzler, sesler, ekrana eğilmiş bedenler – hepsi aynı kayıtsızlıkla yerlerinde kaldı.Bu mümkün değildi.Kapıya doğru yürüdü, sonra neredeyse koşmaya başladı. Hava değişmemişti. Şehir aynıydı. İnsanlar aynı aceleyle akıyordu. Ama adımlarının yönü artık bilinçli değildi; beden, kendini taşımaktan çok kaçıyor gibiydi.“Saçmalık…”Kelime zihninde yankılandı.Elbette bir açıklaması olmalıydı. Kötü bir şaka, anlamsız bir yanlışlık. Belki de yalnızca ağır, inatçı bir rüya. Bazen uyanamadığı rüyalar görürdü. Gerçeklik duygusu fazlasıyla ikna edici olan, tuhaf, boğucu rüyalar.Düşüncelerine tutunmaya çalışarak yürüdü. İş yerindeki bakışlar, sesinin kayboluşu, dokunduğunda hissedilmemesi. Hepsi akla aykırı, hepsi, mantıksızdı. Zihin, bu tür boşlukları doldurmakta ustaydı. Bir anlamı olmalıydı. Olmalıydı.Apartmanın bulunduğu sokağa girdiğinde kalabalığı fark etti. Kapının önünde bir ambulans vardı. Mavi ışıklar yanıp sönüyor, sessiz bir telaş havaya yayılıyordu. Birkaç kişi toplanmıştı; meraklı, mesafeli, fısıltılı.Adımları yavaşladı. Kalabalığın arasından bakmaya çalıştı. Yerde bir sedye, üzerinde bir beden. Beyaz bir örtü örtülmüş, yüz kısmı tamamen kapalı.İçinde açıklanamaz bir ürperti yükseldi. Nedensiz, ani, soğuk. Ağlamak geliyordu içinden; gözyaşları göğsünde kaynıyor, kalbi bu sıcaklığın içinde haşlanıyor gibiydi. Kalabalığın kenarında duran iki adamın konuşmaları kulağına çalındı.“Bugün bulmuşlar…” “Yazık olmuş…” “Daha gençmiş…”Kelime zihninde takıldı. Bir adım daha attı. Sedye ile arasındaki mesafe kısaldı. Örtünün altından seçilen hatlar belirsizdi, fakat tuhaf biçimde tanıdıktı.Gözleri, örtünün kenarına, hareketsiz duran ele kaydı.Ve o an – her şey yerli yerine oturdu. Sesler dağıldı.Zaman sustu.Elin üzerindeki küçük kesiği gördü. Dün tıraş olurken açılmıştı.

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bir-gun-eksilince

Yazar

Çilem Kılıç
Çilem KılıçYazar · 1 eser · distory.co/yazar/cilemkilic
Sayfası

Benzer öyküler

Felsefi Kurgu

Keşfedebileceğin yazarlar

Bir Gün Eksilince kapağı
Bir Gün EksilinceÇilem Kılıç · 11 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/bir-gun-eksilince