Tanıtım
Stajyer avukat Ulaş’ın tekdüze hayatı, metroda tanıştığı tuhaf "Çekirdek Adam" ile tamamen değişir. Çekirdek kabuklarının arasından süzülen gizemli öğütler, ofisteki sömürüye karşı absürt bir başkaldırıya dönüşür. Tıkanmış hayatlara inen çok sert bir yumruk!
Öykünün başlangıcı
Ofiste stajyer avukat sayısı bire düştükten sonra hepten evrakların altında kalmıştım. Şef Ogün bir yandan, büronun yeni çökeleği Orçun diğer yandandı. Sabah gün ağarmadan espressoyu termosa basıp yola düşüyordum. Sokağa adım atar atmaz kalabalığa karışmak rahatlatıcıydı. Tek değildim en azından. Uykulu, gevşek adımlarla her sabah aynı hatta dalıyordum. Kaşarlı, salamlı bir sandviçi masamda kahve eşliğinde tıkındım mı harekete hazır oluyordum.O gün ben daha merdivenlere adım atamadan metro hareket etmişti bile. Ogün Şef tahakkuk dosyasını yeniden gözden geçirmemi istemeseydi o anda Pendik istasyonundan evime doğru uzaklaşıyor olacaktım. Cuma cuma yapılacak iş miydi? Tünelde yankılanıp güçlenen klarnet sesini işittim, Ah İstanbul çalıyordu. Koşmaktan tıkanmıştım, peron tarafına geçerken ter içindeydim. Ağzım, burnum kurumuş, gömleğim sırtıma yapışmıştı. Şarkı güçlendi. Klarnet, köşede kutusuna para atılmasını uman upuzun bir gencin ağzındaydı. Çocuk notaları sırayla değil, önüne geleni dürter gibi çalıyordu. Başka yer olmadığından uzak bankların birinde çekirdek çitleyen adamın yanına iliştim. İçi çekirdek dolu bir avucunu dua pozisyonunda tutuyor, kabukları sertçe taş zemindeki gazeteye atıyordu. Yerde minik bir kabuk tepesi oluşmuştu. ‘’Ne berbat gün,’’ diye laf attım. ‘’Çekirdek alsana,’’ dedi, başını çevirmeden, sadece avucunu uzatarak. Gönlü olsun diye biraz çekirdek almış bulundum. ‘’Dinle,’’ dedi. ‘’Laf dediğin kabuk. Dişinin arasında kalanı duyacaksın asıl.’’ ‘’Buyur dayı, anlat tabii,’’ dedim. Tüh çektim, Ogün’e sinkaflı sözler ettim içimden, şu kıstırdığına okkalı laf yumurtlayan dayılardan birine denk gelmiştim. Ben diş gıcırdatırken o, söylevine devam ediyordu: ‘’Ağzında ne gevelediğin mesele. Her çekirdeği sağlam sanırsın. Bir çürük gelir, ağzın leş olur.’‘’Anladım,’’ dedim, hiç anlamadığımı saklamaya çalışmayan kısık gözlerle. Bu zırvaların ne anlama geldiğini çözmek için fazla yorgundum. Ters istikamete doğru bir metro geçti. Tatlı bir esinti ıslak koltukaltlarıma vurdu. Yaşlıca bir kadın cam kenarından ikimize baktı, peşinden bakışlarını hoşnutsuzlukla koridora çevirdi. Adam boynumda unuttuğum yaka kartına baktı.‘‘Adın neydi? Ulaş… Kötü anlıyorsun sen Ulaş. Hamburger yer gibi, çiğnemeden anlıyorsun,’’ ‘’Barkod okuyucu gibi bip bip ediyorsun sürekli, dur az soluklan yahu,’’ diye itiraz edeyim dedim. Yumruğunu emanet bir nesne gibi süzdü.‘’Sana şöyle tersten sağlam bir yumruk geçirirsem apışırsın, deli bu diyerek kaçar gidersin, zavallı serseri seni,’’ deyince aramızdaki boşluğu biraz açıp yana yaslandım.‘’Hadi ama, saçmalıyorsun.’’ ‘‘Merak etme, henüz değil,’’ diyerek yumruğunu aramızdaki boşluğa indirdi. ‘’ Bir gün o lezzetli yumruğu tadacaksın. Şunu al ve uza artık,’’ diyerek elime bir kâğıt tutuşturdu, yaklaşan metroyu gösterdi. Ben uzaklaşırken, ‘’Çekirdekler Ulaş, unutma, çekirdekler,’’ diye bağırdı arkamdan. ‘’Bas git işine,’’ diye söylendim gürültüden işitmeyeceğini bilerek. Elimde kalan çekirdekleri cebime boşalttım. Sinirlerimi fena hoplatmıştı. Süreyya Plajı’nda inene kadar anlattıklarını düşünmekten kendimi alamadım yine de. Eve geldiğimde kafamın içinde hâlâ dolanıyordu adam. Elim kâğıda gitti, yamuk bir üçgen çizmişti. Uçlarına üç kelime iliştirmişti: düş, çatla, kus. Ortasına bastıra bastıra tek bir şey yazmıştı: Daralır. Pazartesi yine işten çıkmış, evime dönerken onu aynı peronda, aynı bankta, aynı pozisyonda çekirdek çitlerken buldum. Yanındaki kadın, telefonu çalınca ayağa kalktı, peronun en ucuna doğru uzaklaştı. Yorgundum, boşalan yere kuruldum.‘’Ne bunaltıcı hava,’’ dedim.‘’Çekirdek alsana Ulaş,’’ dedi yüzüme bakmadan. ‘’Verdiklerin bitmemişti,’’ diyerek cebimi yokladım, ben de çitlemeye koyuldum. Saniyesinde dökülmeye başladı dayı.‘’Bir bağırsak burası,” dedi. Parmağıyla kalabalığı, karşı peronda dolup boşalan vagonları gösterip bir çember çizdi. “Ucu ucunda.’’ ‘’Anladım,’’ dedim pek anlamadığımı saklamaya gerek duymadan. İçimden, ‘’hadi bakalım,’’ dedim. Klarnetçi bu sefer Sarı Laleler’in canını çıkarıyordu. Beyaz bir kedi, yanaşıp gazetedeki kabukları kokladı, bize baktı, gözlerini kırpıp başını eğdi. Konuşsun diye onu kışkırtmak istedim,‘’O üçgen neydi dayı? İç açılar toplamını mı hesaplayacaktım?’’ diyerek sırıttım.‘Toplam değişmez, salak.’’ ‘’Ne değişir ya?’’ diye sordum lafı çevirmek için.‘’Sen. Ray da aynı kalır, bank da.’’Birden bu serseriyi konuşturma hevesine kapıldım. İkidir damarımı elliyordu. Çekirdeklerim bitince biraz daha aldım avucundan. ‘’Şifre ney dayı, kulağıma fısıldasana?’’Alnını alnıma yaklaştırdı, ‘’Kendine acımayı bırak. Canın çekirdek istiyor, seni piç,’’ dedi, peşinden sesini iyice düşürüp fısıldadı:‘’Yanlış yerden dürt. Şimdi siktir git trenine,’’ dedi parmağıyla yaklaşmakta olan dev aracı gösterdi. Metro inleyip cızıldayarak yanaştı. İnen birkaç turist kabuklara bakıp gülüştü. Moruk oralı olmadı. Güç bela kapının diğer tarafına yerleştim, kapı kapanırken, ‘’Görüşürüz Çekirdek Adam,’’ dedim, cevap vermedi. Metroda yer yoktu, arkadan ittiren şişman kadın yüzünden neredeyse cama yapışmıştım. Tutamaklara asılıp çekirdekliye baktım. Aynı vaziyette oturuyordu. Manyağın teki beni yokluyordu, orası belliydi. Eğlenceden emin değildim ama ilginçti. Eve varıp varmaz karnımı doyurdum. Bir kupa kahveyi bitiremeden koltuğa sızıp kalmışım.Ertesi gün yine aynı bankta buldum onu. Yanına oturduğumda, sanki biraz önce yarıda kalmış bir konuşmaya devam eder gibi,‘’Sana ne dedim ben? Toz ol,’’ diyerek kovdu yanından. Ses etmeden kalktım. Metro gelene kadar uzaktan baktım: aynı zift yeşili tişört, aynı keten pantolon, kıvır kıvır seyrelmiş saçlar. Otuz desen değil, elli desen değildi. Yüzünde mimik yoktu, belki sadece birazcık alay. Birkaç gün uzak durdum. Her iş çıkışında oradaydı. Yanına oturanlara elini uzatıyor, hiç kimse çekirdeklerinden almıyordu.Yine İstanbul yazlarının en sıcak günlerinden birinde, karşı perona geçerken klarnetçinin tam önünde durdum. O ince uzun oğlan, yanaklarını düğün zurnacısı gibi şişirip dururken klarneti gövdesinden yakaladım, deliğine ağzımı dayayıp bağırdım: ‘’Doğru çal ulan şu muhteşem zımbırtıyı. Notalar intihar ediyor delikten aşağı,’’Klarnetçi çocuk sırıttı, ‘’Haklısın abi, parmaklarım yoruldu valla, yedi saattir buradayız.’’ Önüne bir ellilik attım, göz kırpıp omzuna pıtpıtladım avucumu ve perona çıktım. Çekirdek adam en yakın banktaydı, seslendi,‘’Ulaş gel.’’ İkilemeden oturdum.‘’Yorgunum çekirdek dayı, az alçaktan uçsan,’’ dedim. Çekirdek uzattı, beraber bir süre çitledik. Sessizce kabuklara bakıyorduk. ‘’Fili sırtlama, gıdıkla yeter,” dedi. Parmağını havada tuttu. Tırnağının kenarında tuz mu kir mi seçemedim. Sonra işaret parmağını ağzıma soktu, “Em,” diye emretti. Tuz, kir, pas. Hepsi birden dilime yayıldı. Öğürdüm. ‘’Hasta mısın sen?’’ diye bağırdım. Birkaç lise öğrencisi merakla bizi izliyordu. Bir anne oğlunu telaşla bizden uzağa götürdü. Çekirdekli avucunu göğsüme vurdu, bir kâğıt bıraktı gömlek cebime. Ayağa kalkıp uzaklaştım. Öte uca kadar yürüdüm, kâğıdı çıkarıp okudum: Sonunda kusacaksın. Yanına dönüp kâğıdı yüzüne fırlattım. ‘’Tamam kral, yani diyorsun ki çekirdek, fıstık kabuğu, yala, yut. Büyük ders,’’ dediğimde güldü. Metro hızlandığında bankta hızla küçülen bedeni gazeteye doğru eğilmişti. Benimle derdinin ne olduğunu sormak geldi aklıma bir dahakine. Onu bir daha arayıp sormamak, yanına oturmamak için yeminler ettim. Bir hafta kadar aklıma her geldiğinde yeminimi hatırladım, direnişimi sürdürdüm. On beş dakika kaybı göze alarak o hafta işe otobüsle gidip geldim. İşten eve dönenlerin camlarda uyuklamasını izleyerek sakinleşiyor, otobüs homurtularıyla dinleniyordum.Ogün, her hafta yeni icatlarla geliyordu. Aramıza yeni katılan Orçun’a iş öğretmemi istemişti benden. Stajyer oğlan kıçı ipek mendillerle silinmiş kıvırcığın tekiydi. Kendisini büronun efendi çoğunluğundan sayıyor; benden çay, kahve istiyor, tasnif edilecek dosyaları umarsızca bana paslıyordu.Önümdeki dosya kulesini yıkmaya çalıştığım bir gün, Orçun gözlerini bilgisayardan ayırmadan, ‘’Ulaş bana bir kahve lütfen,’’ dedi. Sessizce mutfağa gittim. Kupanın tekine bir neskafe boşalttım, suyu eklemeden biraz da karabiber ekledim. Soliterden başını kaldırmadan bardağı ağzına götürdü; tozu soluyunca kahve burnuna kaçtı, hapşırdı. Yüzü gözü toz içinde kaldı, boğazına kaçan kahveyi öksürerek çıkarmaya çalıştı. Dili dışarıda, iki büklüm debeleniyordu.‘’Ah be kardeş ya, yoğunluktan suyu atmayı unutmuşum, kusura kalma,’’ diyerek sırtını hafifçe yumrukladım rahatlaması için. Ogün sesleri duyup yanımıza koştu, ‘’Ulaş, yaptığın olacak iş mi?’’ diye çıkıştı. Midemde bir ağırlık hissettim o an. Burnumu kapatıp öğürmeye başladım. Kendimi sırtüstü yere bıraktım, zangırdadım ve susadım. ‘’Su,’’ dedim son nefesimi verircesine. Ogün koşup su getirdi pet şişeyle, bir beni suladı, bir Orçun’u. Yüzüme gözüme kolonya sürdü, telaştan kızarıp bozardı. 112’yi arayacaktı, müsaade etmedim. Dosyaları gösterip,‘’Bitmeleri gerekiyor, merak etmeyin, daha iyiyim. Sanki üzerime bir fil oturdu demin, öğlen yemeği yiyemedim, ondan mı acaba?’’ dedim, uzandığım koltuktan. Derhal pilav üstü döner söyledi Ogün. Ben karnım doymuş vaziyette dinlenirken onlar işin çoğunu halletti.Mesai sonunda metro durağına ilk defa o denli rahat vardım. Yine yerindeydi. Yanındaki şişman adamın kalkması için bir metro kaçırmayı göze aldım. Adam gidince geçip yanına kuruldum. Yüzüme kaçamak bir bakış attı, sonra gözleri yine yerdeki kabuklara döndü. Uzun süre hiç konuşmadık. Vagonlar bir dolup bir boşaldı, klarnetçi şarkıdan şarkıya atladı.‘’Oluyor,’’ dedi sonunda. ‘’Daralıyor,’’ çekirdek uzattı, almadım. ‘‘Kafan unutur, ağzın unutmasın, ’’der demez ayağa kalktı, göz göze geldik sonunda. Hayatımda böyle canlı bakan birini görmedim. ‘’Kalk,’’ dedi, itiraz edemedim. Ben doğrulur doğrulmaz ağzıma yumruğunu geçirdi. Yere sırtüstü kapaklandım. Dişlerimin arasından sızan kanın tadı hoşuma gitti. Gazetedeki kabuklar gözümün ucunda kıpırdadı, klarnetçi yine yanlış nota bastı, gülmeye başladım. Tepeme dikildi, istifini bozmadan gözlerime baktı bir süre, sonra yerdeki gazeteyi dikkatlice toplamaya koyuldu. ‘’Çekirdeğin tadına vardın sonunda, seni serseri.’’ dedi sırıtarak uzaklaşırken. Kanlı suratımı görüp yardımıma klarnetçi koştu. Cebinden mendil çıkarıp ağzıma götürürken, klarnetini yakaladım. ‘’Neyi en berbat çalıyorsan onu çal bana,’’ dedim. Önce anlamadı, duraksadı, güldüğümü görünce klarneti ağzına götürdü. Var gücüyle, nefesi tükenene kadar en tiz notaya üfledi. Patlak dudağımla ertesi gün işe gitmedim. Telefon birkaç kez çaldı, kimin aradığına bakmadım. Soğuk suyla duş alıp kendimi dışarı attım. Büfenin tekinden bir paket çekirdek ve bir gazete aldım. Apartmanlar arasında sakin bir park buldum kendime. Geçtim bankın birine oturdum. Gazeteyi yere serdim, çitlemeye koyuldum. Kabuk tepeciği büyüyordu. Çok geçmeden yanıma birisi oturdu. ‘’Hava da pek güzel,’’ dedi, çekingence. Dilim patlak dudağımın kabuğuna değdi. Kanın tadı hâlâ oradaydı. Güldüm. Yüzüne bakmadan, ‘’Çekirdek alsana,’’ dedim. Bir an kadar duraksadı, sonra uzandı, biraz aldı.‘’Dinle,’’ diye girdim söze. ‘’Laf dediğin kabuk,’’
Yazar
Benzer öyküler
Felsefi Kurgu