Tanıtım
Gök Kervanı’nda doğacak çocuğuna yazılan bir özür… Güneş uzaklaştıkça vicdan büyür; annelik, kaçış ve insanlığın “gelecek” masalı dar çelik koridorlarda çatırdar. Bu mektup, karanlıkta tutulan bir umut kırıntısı.
Öykünün başlangıcı
ZİFİRİ KARANLIKTA KÜÇÜK BİR ÖZÜRDENİZ CANSIZYıldızlardan uzanıp bize ulaşan yıldız ışığı aslında geçmişten gelen sönük bir yankıdan ibaret. Gece vakti başımızı kaldırıp baktığımız o zifiri karanlık; daha kendileri sönmeden çok uzun zaman önce evrene savrulmuş, milyonlarca ışık yılı öteden gelen antik hatıralarla dolu. Bir yıldız ölüp gittiğinde bile ışığı ebediyen uzayın boşluğunda süzülmeye devam eder… Tıpkı sazın teli koptuktan sonra odada çınlamaya devam eden o son ses gibi. Gece vakti başını kaldırıp göğe bakmak, çoktan yitip gitmiş bir alemin hayaletiyle yüzleşmektir aslında.Bizim oralardayken Güneş’in ışığı yeryüzünü okşamak için sekiz dakikalık bir yol kat ederdi. Düşündükçe içim çekiliyor; bir zamanlar sadece sekiz dakikalık, evrenin ömrü yanında henüz süt bebeği sayılacak gencecik bir ışıkla ısınır, onun aydınlığında kitaplar okurdum.Şimdi oturmuş bunları yazarken, geminin penceresinden bakınca Güneş’i hâlâ görebiliyorum tabii. Ama artık sarı, küçücük bir iğne başı gibi. O ışık kaç yaşında kim bilir? Bize ulaşmak için çırpınan, buz gibi, cansız, vadesi dolmuş bir ışık... Biz ondan, evlatları olarak gün geçtikçe daha da uzaklara savrulurken.Galiba geminin rasathanesinde gereğinden fazla vakit geçirmeye başladım.O yıldızdan da, onun o gözümün önünden gitmeyen masmavi gezegeninden de öyle uzağım ki artık. Eski hayatımı, geçmişimi ve kendimi geride bırakalı çok oldu. O mektupları bulduğum gece yakıp kül etmiştim ama aradan yıllar, ışık yılları geçse de her bir kelimesi zihnimde hâlâ ölü bir yıldızın ışığı gibi cayır cayır yanıyor.Mektupları tamamen tesadüfen bulmuştum. Ailemin evindeki o son gecemde kaçarken annemin gardırobundan aşırdığım bir kutunun içindeydiler. Büyüdüğünde, yani sana bu mektubu vereceğim yaştan da büyük bir insan olduğunda sana çocukluğumdan biraz daha bahsederim belki. Ama şu kadarını bilsen yeter: Aynı güneşin altında yaşamaya devam etsek bile sen anneanneni tanıyamayacaktın. Aceleyle çıkmıştım evden. Kendi üç beş eşyamı toparlayıp para edebilecek ne varsa çantamın içine tıkmıştım. Hıçkırıklarla karışık gözyaşlarım ve yediğim son dayaktan morarıp kapanmış sol gözüm işimi hiç kolaylaştırmıyordu... Annemle ettiğimiz o son kavgadan bana kalan son hatıralar, son hediyelerdi bunlar.O gece, elimde avucumda olan her şeyimle ve helal etmediği birkaç parça eşyayla yola koyulduğumda, o evin kapısından bir daha asla adım atmayacağımı biliyordum. Ama yolun beni bu kadar uzaklara düşüreceğini hiç tahmin etmemiştim.Tek başıma geçirdiğim ilk geceyi, o hengamede kucaklayıp kaçırdığım ıvır zıvırı ayıklamakla geçirdim. Çoğu çerçöp olduğu için o kutudan da pek bir beklentim yoktu açıkçası. Meğer o kutudakiler paha biçilemez türden bir çerçöpmiş. Kutunun içinde annemin kendi eliyle yazdığı, hepsinin üzerinde benim adım bulunan koca bir deste mektup vardı. İlk mektup, ben henüz dünyaya gelmeden sekiz ay öncesine aitti.O satırları okudukça yüzümdeki morluklar da, yüreğim de ayrı ayrı sızladı. Anne olacağı için ne kadar heyecanlı olduğunu anlattığı sayfalar dolusu yazı... Benim yanına bile yaklaşamadığım o yüksek beklentilerle işlenmiş paragraflar; bana hiçbir zaman göstermediği, buram buram samimiyetsizlik kokan bir sevgiyle yazılmış cümleler. Hepsi kuru birer laf salatasıydı işte. İleride acımasız bir kadına dönüşecek saf bir kız çocuğunun içi boş hayalleri…Mektupları şöyle bir gözden geçirdikten sonra hepsini kaldırımdaki bir yağmur mazgalından aşağı atıverdim.Ama senin yolda olduğunu öğrendiğim o ilk andan beri, o mektuplar bir an olsun zihnimden çıkmıyor. Aynı şeyi yapmak istediğimden değil... Onun mektupları hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hayaller, hüsranla sonuçlanıp nefrete dönüşecek beklentiler üzerineydi. Ama senin için ne bir ihtimal var ne de yeni bir beklenti. Biz senin ömrünün her bir gününün, son nefesine kadar nasıl geçeceğini zaten milimi milimine biliyoruz.Yani anlayacağın, bu aslında bir özür mektubu.Beni bağışlamanı beklediğim için yazmıyorum bunu. Nasıl ki annemin bir zamanlar beni sevdiğini öğrenmiş olmak bana çektirdiği o cehennemi unutturmadıysa, senin de bunları okumanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyorum. Ama bütün ömrünü bu çelik duvarların arasında, yıldızların soğuk kucağında hapis geçirirken, en azından seni bu kahrın ortasına bıraktığım için ne kadar vicdan azabı çektiğimi bilmek belki sana biraz olsun teselli olur.Sana yalan söyleyip her şeyi 'insanlığın geleceği' gibi ulvi bir gaye uğruna yaptığıma ikna etmeye çalışabilirdim. Ama zaten büyürken o "insanlığın istikbali" masalını bol bol dinleyeceksin. Bu geminin bütün hikâyesi bu laf salatasıyla satıldı bize zaten... İnsanlık tohumlarını galaksinin öte ucundaki yeni yuvamıza ekmek için çıkılan asırlık, şanlı bir yolculuk! Biz mürettebat da bu hikâyenin fedakâr, öncü kahramanlarıyız güya... İnsanın ağzına bir parmak bal çalıp zehri yutturmaktan farksız bu.Eğer kendimize bunu yüce bir amaç uğruna yaptığımızı, sadece kendi hayatımızı değil, çocuklarımızın ve hatta torunlarımızın hayatını bizden daha büyük bir dava için feda ettiğimizi söylersek, belki aklımızı kaçırmadan ayakta kalabiliriz. Belki bu yalan kimilerine güç veriyordur, bilemem. İnsanları ayakta tutan bir inanç varsa, bana bık bık etmek düşmez.Yine de ömrünü feda etmek için daha kötü yerler de olabilirdi hani. Bu gemi, yan yana gelmiş birkaç şehir büyüklüğünde; insanoğlunun şimdiye kadar inşa ettiği en devasa çelik kale. Yüzlerce güvertesinde, dönümlerce seralarıyla beslenen on binlerce insan yaşayıp çalışıyor. İçinde kütüphaneleri, çay bahçeleri, orman gibi koruları, seraları, göleti, gözlem evleri, buz pisti ve hatta henüz yerini bulamadığım gizli bir meyhanesi bile var ki bulsam da önümüzdeki birkaç ay bir işime yaramayacak ya, neyse. Dışarıdaki o dondurucu ebediyetin ortasında, o heybetli gövdesinde bir isim parıldıyor: Gök Kervanı.Büyürken kulağına çalınacak ilk kelimelerden biri bu olacak muhtemelen. Okulda sana bunun tarihini öğretecekler, derslerde kilden küçük maketlerini yaptıracaklar; 16-17 yaşına basıp da ergenlik hırsıyla asi bir genç olduğunda belki de koluna onun dövmesini yaptıracaksın. Söylenene göre bu isim, eski bir şairin yeni bir geleceğe yelken açan, kimsesiz garipler için yazdığı bir dizeden geliyormuş.Tarihi biraz teferruatlı ama ben o felsefeyi seviyorum: "Gök kervanı yürür, sığınır bağrına…." Yorgun seyyahlara, Dünya’da tutunamayanlara kucak açan bir sığınak... Ben de Gök Kervanı projesine başvurduğumda gerçekten çok yorgun, açlıktan kıvranmakta ve çaresizdim.Gemideki, tıpkı baban ve benim gibi ilk nesil yolcuların birçoğu, geminin inşasında da ter döktü. Umarım bu geminin yapılışını sana ustalar, işçiler anlatır... Karşı dairedeki kaynakçı abla gibi, baban gibi marangozlar... Onu kendi elleriyle ilmek ilmek işleyen insanlar. Geminin yapılışından bahsederken yüzlerinde öyle bir hürmet, öyle bir huşu çöküyor ki, sanırsın makinelerin çıkardığı o kulak tırmalayıcı ses değil de bir ney sesi dinliyorlar. Tersanenin etrafında koca bir şehir kurulmuştu; insanlık tarihinin en büyük hamlesine adanmış milyonlarca nasırlı el... Umut, bu geminin omurgasına, her bir kaynağına işlenmiş adeta.Ben de yanlarında dirsek çürüttüm çürütmesine ama benim gözlerimde o adanmışlık ışığı hiç olmadı. Bu işe girdiysem, açlıktan nefesi kokan bir kaçak olduğumdandı. Uydurmasyon özgeçmişimi kurcalamayacak kadar işçiye muhtaç olmalarına güvendim, hepsi bu. İnşaat bittiğinde de gemiye öyle kahraman yahut öncü olayım diye yazılmadım. Tek derdim vardı: Karnımı doyuracak yeni bir kapı bulmak.Soğuk ve çıkarcı görünmek pahasına söyleyeyim; babanla evlenmemdeki en büyük etken de buydu. Onu inşaatta çalıştığımız zamanlardan hayal meyt hatırlıyordum. İyi bir çocuktu, evet ama başvurular başlayana kadar aramızda bir şey yoktu.Lafın gelişi söylemiyorum, harbi öyleydi. Başvuru merkezi olarak kullanılan o basık, küf kokulu hangarlarda gıcırdayan katlanır sandalyelerin, rahatsız tahta ranzaların üzerinde sabahladım günlerce. Formlar, sağlık taramaları, kan testleri için sıra bekleyen binlerce insan... Benden katbekat donanımlı, benden fersah fersah hevesli binlerce insan… İçime bir kurt düşmüştü iyiyden iyiye. Saçmalıktı aslında; gemi zerre umurumda değildi, tek derdim sığınacak bir liman bulmaktı. Dünyada bir geleceğim yoktu, tek bildiğim buydu. Derken yanımda dikilen o az konuşan marangoz çocuğa dökülüverdim bir an. O insan selinin ortasında birbirimize tutunmuştuk adeta. Yüzüme bile bakmadan, o kendine has tok sesiyle, 'Genç evli çiftleri daha kolay alıyorlarmış,' dedi. 'Şansımızı artıralım mı o zaman?' dedim. 'Olur,' dedi. İlişkimizin geri kalanı da hep bu düz ayak, hesaba kitaba dayalı çizgide aktı gitti. Dışarıdan bakanlar anlamıyor ama bu sessiz anlaşma ikimizin de işine geliyor.Ondan sonra kapılar kendiliğinden açılıverdi zaten. İşe yarar hiçbir marifetim yoktu ama kimin umurunda? Yeni bir dünya kurayım diye almadılar ya beni. O günü görmeye ömrüm de yetmeyecekti zaten. Gemideki ilk nesil için bize verdikleri tek bir vazife vardı: Kuluçka. Gençtik, sağlıklıydık, insan neslini sürdürebilirdik. Bu kadar kolay olmasına inanamamıştım. O imzayı atarken bunun ne anlama geldiğini hiç zihnime uğratmadım, umursamadım da. Tek baktığım; ömrümün sonuna kadar başımı sokacağım sıcak, temiz bir köşe ve garantiye alınmış üç öğün sıcak çorbaydı. İnsanlıkmış, yıldızlarmış, kutlu bir davaymış… Hiçbiri teğet bile geçmiyordu ruhuma. Sen bile.Seni hiç hesaba katmamıştım.Ta ki o kalkış anı geçip gidene kadar… Dünyada kalan insanlığın gürültülü kutlamaları ardımızda kalıp da atmosferi yarıp geçtiğimizde, o sıcak, mavi gökyüzü yerini kapkaranlık zifiri bir karanlığa bırakana kadar… Atalarımızın yolunu aydınlatan o kadim fenerimiz, Güneşimiz, arkamızda küçüle küçüle uzak bir kıvılcıma dönüşene kadar…Ta ki koridorlar bebek arabalarıyla dolup taşıp, minik ayakların tıpış tıpış sesleri yağmur gibi güverteleri doldurana kadar…Gök Kervanı, daha ilk yıllarından devasa bir kreşe dönüşüvermişti. Ve bu durum midemi bulandırıyordu.Bizler, yani o eski dünyada doğan nesil, bu kaçışı kendi hür irademizle seçtik. Peki ya tombul parmaklarını geminin soğuk camına bastırmış, altında asla ısınamayacağı çok uzaklarda kalmış güneşin ışığıyla gözleri parıldayan o minik kız çocuğu. Onun ne seçeneği vardı ki? Biz burada kendimiz kandırıp insanlığın geleceği için yapılan fedakarlığın onurundan dem vuruyoruz. İyi de, hiç sahip olmadığı, toprağına hiç basamadığı bir dünyayı kaybettirmek, o çocuğa nasıl bir onur verebilir ki?Geminin saat gibi işleyen takvimine takılmıştım. Yarınımın, her bir günümün ne getireceğini tüm detayıyla bilmek, hayatım boyunca tatmadığım kadar tuhaf bir şeydi. Çocukken sığındığımız her bir yıkıntı ev, her bir rutubet kokan daire belirsizlik üzerine kurulmuş birer kumdan kaleydi sanki. Annem sabah nasıl bir cinnetle uyanacak, gece eve uğrayacak mı? Faturaları yatıracak mı, yoksa ödevimi yine mum ışığında mı tamamlayacağım? Annemin ilacını aksatmadığı, kafasının yerinde olduğu o nadir 'iyi günlerimizde' bile bu sükûnetin kaç gün süreceğini hesaplamaktan delirecek gibi olurdum. Cevap hep aynıydı: Çok sürmez.Sokağa düştükten sonraki hayatım zaten hepten meçhuldü. İlk birkaç ay, gece nerede sızacağımı, boğazımdan bir çorba geçip geçmeyeceğini bilmeden uyanıyordum her sabaha. Şimdi durup dururken önümde gelecek yüz yılı günü gününe çivileyen bir takvim bulmak... Bu hem acı bir komediydi hem de göğsümü deşen bir sızı.Tamı tamına 112 yıl, 9 ay, 3 gün. Fırlatılıştan varış anına kadar geminin rotasını günü gününe, saat saat görebiliyorsun. Takvimde her şey önceden işaretlenmiş: Yıl dönümleri, sera-kubbelerdeki hasat şenlikleri, teğet geçeceğimiz yıldız sistemlerini izlemek için en doğru vakitler… Hepsi orada yazılı. Etrafımdaki çocukların büyüyüp çoluk çocuğa karışacağı zaman evrenin neresinde olacağımızı biliyorum. Ya da torunlarımızın ne zaman anne baba olacağını... Hangi koordinatta yaşlanıp öleceğimi, öldüğüm gün dışarıdaki yıldızların nasıl görüneceğini üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorum.Beni, buradaki hayatım boyunca en çok korkutan gün, takvimin ortasında kocaman, sapsarı harflerle parıldıyor. Zirve Günü. O gün bittiğinde, yeni evimize doğduğumuz Dünya’dan daha yakın olacağız artık. Bu isim bana öyle ters, öyle acımasız geliyor ki… Rasathanede geçirdiğim uzun saatlerden biliyorum ki astronomide ‘zirve’ dedikleri o zenit noktası, Güneş’in göğün tam tepesine geldiği, öğle vaktidir. Görevimizin zirvesi, bir yerden ‘ayrılıştan’ bir yere ‘varışa’ evrildiğimiz o eşik anı… Ama aynı zamanda Güneş’in merhametine, sıcaklığına olabileceğimiz en uzak nokta.Geleceğimizin üzerine kabus gibi çöken o cıvıl cıvıl bayram havası yüzünden, çevremdeki o 'üreme çılgınlığına' kapılmak istemedim. Bir aile kurmak için biraz beklemeye karar verdik. Yıllarca... Etrafımızdaki çocuklar abi, abla oldu; ikinci bebek arabası dalgası geldi. Okul çağına geldiler... Koridorlarda cıvıldayarak sınıflara koşan o anaokulu veletleri… Ben yine bekledim. Seni bu dünyaya getirme fikrine tahammül edebilmem için tam on iki yıl geçmesi gerekti. Zirve Günü geldiğinde sen orta yaşını devirmiş olacaksın. Gerçek bir toprağa basacak kadar ömrün yetmeyecek büyük ihtimalle. Eğer sen de çoluk çocuğa karışmak için benim gibi son ana kadar ayak dirersen, senin çocukların vardığımızda altmışlarını sürecek. Benim o 'biraz daha durayım' diye beklediğim birkaç yılın hiçbir şeyi zerre kadar değiştirmeyeceği gün gibi ortadaKarnım daha yeni yeni çıkıyor ama komşular hamileliğimi çoktan sezdi. Bu teneke yığınında hiçbir sır saklanmıyor. Babanın hep söylediği gibi: 'Dedikodu tenekede tez yankılanır.' Ben bu açık seçikliğe hiç ısınamadım ama neyse ki senin karşılaştırabileceğin başka bir dünyan olmayacak. Yine de herkes üstümüze titriyor, hepsi çok heyecanlı. İki üst dairedeki teyze bizim Gök Kervanı’nın örgüden minik bir oyuncağını getirdi. Beşiğinin üzerine asalım diye yanına örgüden yıldızlar, gezegenler koymuş bir de. Gemi imgesi buradakiler için bir onur abidesi sanki. Rozetler, magnetler, oyuncaklar, masa örtüleri… Baktığın her yerde bu geminin bir resmi. Baban bile elleriyle ahşaptan bir maketini oyup salonun ortasına yerleştirdi. Hiç dert etmezdim böyle şeyleri. Ama o el kadar örgü gemiyi avucumda tutarken içime soğuk bir korku saplandı. Kadına çaktırmamak için sesimi zor toparlayıp teşekkür ettim ve kapıyı kapatır kapatmaz maketi çöp bacasından aşağı salladım. Beşiğinin başında varsın yıldızlar dönsün, gezegenler sallansın; ama bu tabut asla. Doğduğun andan öleceğin güne kadar tıkılacağın bu hapishaneyi daha ilk günden gözüne sokmak büyük bir vicdansızlıktı çünkü. Ana rahmi ve mezar… İki zindan kapağının beşiğinin üstünde sallanması…Baban o maketi çöpe fırlatışımı izledi ama gıkını bile çıkarmadı. Son günlerde benim için ne kadar endişelendiğinin farkındayım. Şu an bile odanın öteki köşesinden o kaygılı, çatık bakışlarının ağırlığı çöküyor üzerime. Seviyor beni, değer de veriyor; ama değiştiremeyeceğimiz şeyler için kendimi neden böyle paraladığımı bir türlü anlayamıyor. Dediğim gibi, aklı baştan aşağı mantıkla çalışır onun. Olaylar neyse odur. Hiçbirimizin dışarı adım atamayacağı bu metal yığınında olduğumuz gerçeğini değiştiremeyiz sonuçta. Dilerim onun o sakin, ayağı yere sağlam basan huyunu çekersin. Hayatı öyle göğüslemek çok daha zahmetsiz olmalı. Benim zihnimi kemiren bu soruları hiç sormamak senin için yaşamayı daha mı kolay kılacak acaba?Belki de hiçbirimizin bu kadar çok soru sormaması hepimizin hayrına olurdu. Hiçbirimiz gece vakti başımızı kaldırıp 'Orada ne var acaba?' diye merak etmeseydik ve bizi o meçhule taşıyacak o lanet makineleri peydah etmeye kalkışmasaydık…Uslu, halinden memnun, sorgulamayan biri mi olacaksın; yoksa benim gibi yitip giden 'keşkelerle' kendini kırbaçlayan biri mi? Bir gün bunları okuduğunda neden bu seçimleri yaptığımı anlayacak mısın, yoksa bu kelimeler senin de benden nefret etmene mi sebep olacak? O sonsuzluğa baktığında sadece soğuğu ve karanlığı mı göreceksin, yoksa o zifiriliğin ortasında parıldayan umut kırıntılarını mı? Mürettebata, babana, bana ve kendine baktığında… Bizleri A noktasından B noktasına gitmeye yarayan birer geçici araç olarak mı göreceksin, yoksa birer öncü ve hayalperest olarak mı?O uzak geleceğin Zirve Günü kapıya dayandığında… Öğle vakti hiç tanımadığın güneşin o altın sıcaklığını mı özleyeceksin, yoksa gecenin zifiri ve soğuk kucağını mı?Seni seviyorum.Bağışla beni.
Yazar
Benzer öyküler
Bilimkurgu