Distory
Kum Kütüphanesi kapağı

Kum Kütüphanesi

Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/kum-kutuphanesi

Tanıtım

Bir kum tanesi, denize açılacağı günü asırlardır bekler. Bilinmeze yolculuk, gözler kapalıyken başlar; kader ise hiç sorulmadan gelir.

Öykünün başlangıcı

Martıların uzaklaşmasını beklemek en kötüsüydü. Çirkin ayakları, biçimsiz sesleri ve neye benzediğini çözemediğimiz gagalarıyla öylece üzerimizde durur, eşeler, kurcalar, ardından aradığını bulamamanın verdiği huzursuzlukla, boğulur gibi sesler çıkararak pek de biçimli olmayan uçuşlarına başlarlardı. Ayaklarına yapışan talihsiz dostlarımızın ve akrabalarımızın arkasından ağıtlarımızı onların kanat seslerinin artık gelmediği zamana kadar yakar, ardından sessizce yasımızı tutardık. Ay yükseldiğindeyse birçoğumuz bir sonraki günün hesabını yapmaya koyulurdu.Fakat özellikle o gün martıların gidişini bu kadar hevesle bekliyor olmamızın sebebi, senede bir defa adamıza uğrayan gel-git ayininin bizleri, yani kum tanelerini dalgalarıyla kucaklayıp bambaşka diyarlara taşıyacak olmasıydı. Her sene ayın en doğurgan dönemine rast gelen yükselişle birlikte sabaha karşı hepimiz yola çıkar, ardından güneşi sırtımıza alarak bilmediğimiz diyarlara sürüklenirdik. Nerelere giderdi kum taneleri, hangi maceralar yaşanırdı yolculuk sırasında, hiçbirimiz tahmin bile yürütemezdik. Zira giden bir daha geri gelmiyordu. Misal, şanslı olduğumuz günlerden birinde, dünyanın yuvarlak olduğunu, çılgın bir ihtiyarın elbisesine yapışan uzak bir akrabamızın, karşılaştığı tüm kum tanelerine anlatması ve bu bilginin sonrasında nasıl olduysa bize ulaşmasıyla öğrenmiştik. Ama arada sırada gelen bu bilgilerin birer efsaneden mi ibaret oldukları, yoksa gerçeğin kendisini mi yansıttıklarını bir türlü kestiremezdik. Bu yüzden kendi bölgemizde oturur, yüzyılların geçmesini sabırsızlıkla bekler, sıramızın gelmesi için umudumuzu kaybetmemeye çabalar, hatta kimi zaman dua bile ederdik. Bazen arsız bir fırtına kopar, bizi denize doğru sürüklerdi ve kimimiz çok genç yaşta maceraya atılırdı, ama çoğu zaman hüsranla sonuçlanan fırtınalarımızın ardından gelen sessizlik bize zamansızlığın ne kadar acımasız olduğunu öğretirdi.Önce engin denize yakın olanlar giderdi, ardından bir sonraki nesil, ardından bir sonraki, en son da yeşile en yakın olanlar. Adanın başlangıcı, aslında bizim de yola çıktığımız yer sayılırdı. Hepimiz kendi kervanını düzmüş tüccarlar misali önümüze serilen ipek yolunda ilerler ve kimi zaman yüz yılları aşan bir serüvenin sonrasında kurtuluşumuza yelken açardık. Ben yeşilden kopalı ne kadar zaman geçti bilmiyor, fakat bu sene denize açılacak taneler arasında olduğumu hissediyordum. Hislerimin beni hüsrana uğrattığı hiç olmamıştı; heyhat, keşke o gün gelmemiş olsaydı ve ben altın diyarım dediğim havzamdan hiç çıkmasaydım.Hikayeler çalınırdı kulağımıza; serüvenler, denize kapılıp gidenlerin yaşadıkları. Nereden ve nasıl olur da gelirdi bu haberler, bir türlü çözemezdik, fakat uzak akrabalarımızın başarıları bizi henüz ait olmadığımız bir dünyada ziyadesiyle gururlandırırdı. Mesela, sekiz kuşak önceki kuzenlerimden biri bir prensin kaşında tam on beş saat kalmış ve bu sürede prensin amcalarının bir cellat tarafından birer birer katledildiğini seyretmişti. Bir başka akrabamsa bundan uzun zaman önce bir gemide haritaya bakmakta olan bir kaptanın çizmesine yapıştığından, güvertenin altından gelen inlemeleri dinleyerek günler geçirmiş ve sonunda kimsenin önceden ayak basmadığı bir kıtaya ilk defa ayak basarak kendi soy ağacında bir ilki gerçekleştirmişti. Bir başka akrabamız, ki kendisi amcalarımdan biri olur, korkunç gürültüyle patlayan topların karşısına çıkan surları yerle bir ettiği renk cümbüşü bir cennet diyarında toprağı döven bir atın kıçına asılarak kıta kıta gezmiş ve sonunda kendini bir harem odasında onlarca kadının cümbüşünde başka başka tozlarla uçuşur halde bulmuştu.Kimimiz ise o kadar şanslı değildi tabii ki. Varlığını bile unuttuğumuz uzak bir tanıdığımız, yalnızlığın hüküm sürdüğü kum diyarlarından birinde, belleğini her bir zerremize kazıdığımız insanoğlunun en büyük kütüphanesinin yanıp kül olduğuna, soğuğun hüküm sürdüğü topraklardan kendi ülkesine dair parşömenler getiren soluk tenli bir yolcunun avuçlarından bir kum saatinin içine akarken şahit olmuştu. Sekizinci kuşaktan akrabam olan bir kum tanesi, Babil adında bir diyarın göğe ulaşan kulesinin yıkılışını, açlıktan ölmek üzere olan bir annenin ateşler içinde kıvranan çocuğuna hazırladığı samandan şiltenin kıyısına yapışarak izlemişti. Bir başkasıysa, ki en şanssızımız olarak nitelendirirdik onu, koyu tenli kölelerin vahşi aslanlarla çarpıştığı devasa bir meydanda, yoğun bir zulmün haykırışlarla vücut bulduğu o talihsiz anlardan birinde onurlu bir şekilde bir aslanın gözlerine savrulmak yerine, bu vahşetten zevk alan o diyarın tiranının dudaklarında gezdirdiği üzüm tanesinin üzerine yapışmış, bu yüzden ne kölelerin aslanlarla çarpışmasını izleyebilmiş, ne de fark edilmesi ve kendisini üzümün üzerinden almayan kölenin idamına sebep olması sonucu atıldığı yerde üzerine basılmaktan kurtulabilmişti. Ölü bebeklerin, kimliği belirlenemeyen cesetlerin, babalarının savaştan dönmesini beklerken o diyarın korkaklarının merhametine sığınmak zorunda kalan küçük kızların, işkenceden ölürken gözleri açık gidenlerin, tek bir çukurda toplu olarak çürüyen bedenlerin ve onlara ağıt yakanların vücutlarına, saç diplerine, elbiselerine, geçmişlerine, umutlarına ve ciğerlerine yapışan akrabalarımızdan gelmesini umduğumuz haberlerinse rüzgarla nereye taşındığını ve bizim büyüleyici Hermes’imizin bu haberleri bize iletmektense neden görünmez ufuklara savurmayı tercih ettiğini hiçbir zaman öğrenemedik. Yalnızca kolektif bir hafızanın sezdirdiği birbirinden kopuk bu olaylar zincirinin gerçekleşmiş ya da asla yaşanmamış olmasından ziyade, tüm bunların yaşanabilme ihtimali, literatürde, yazılı ya da sözlü her söylencede, akıllarda ve yüreklerde varlık kazanabilmesiydi hepimizi yoran.Fakat ne olursa olsun, ister bir maceracı ister bir katil, bir gün hepimiz bir nesneye ya da bir insana, ağaca ya da hayvana, ya da sadece rüzgarın kendisine yapışarak, tutunarak, sımsıkı sarılarak bilmediğimiz diyarlara savrulmak istiyorduk. Çünkü yaşadığımız hiçbir güzellik, bizim yüreklerimizde hayalini kurduğumuz diyarların rengini yakalayamıyordu. Bizim için vahamız, gri bir çarşaftan farksızdı ve aldığımız her nefes, bizi nihai sonumuza kavuşturacak zamanı geçirmek için kullandığımız bir aracıydı sadece.Vaktim geldiğinde gözümü kapatmamı istediler. “Eğer,” dediler, “nereye gittiğini bilir ve görürsen, yolculuğunun ne anlamı kalır ki?” Göremeyeceğim bir yolculuğun gölgesi ve hayaliyle, sımsıkı kapattım gözlerimi. Ben de artık yola çıkacak bir kum tanesiydim. Belki Sinbad denen denizci hala yaşıyorsa onun çorabına saklanırdım, ya da Şah Şehriyâr’ı uykusuz gecelerde masallarla eğlendiren ablasının eteğinin kıyısına kıvrılmış olan Dünyazad’ın yazmasına ilişirdim; belki de yolunu kaybetmiş, ama bulmaya da niyeti olmayan bir dervişin asasının ucuna konardım. Kim bilir, belki de sımsıkı kapadığım gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm bana gülümseyen Harun Reşid olurdu.Ayın yükselişini tüm bedenimde hissettim. Yüzüme doğru esen serinlik, dalgaların yükselmeye başladığının habercisiydi. Her tarafımı sarmış olan diğer kum taneleriyle ahenkli bir titreşim halindeydik. Bedenlerimizi terk etmiş ve tek bir vücut olarak kendimizi iyiden iyiye yaklaştığını hissettiğimiz dalgaların merhametine bırakmıştık. Artık hazırdık.Son bir derin nefes aldım ve beni sarıp sarmalayan dalganın karanlığına kendimi bıraktım.

Uygulamada oku

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/kum-kutuphanesi

Yazar

Aydın AkdumanYazar · 1 eser · distory.co/yazar/aydinakduman
Sayfası

Benzer öyküler

Büyülü Gerçekçilik

Keşfedebileceğin yazarlar

Kum Kütüphanesi kapağı
Kum KütüphanesiAydın Akduman · 8 dk
Uygulamada dinle

Telefonunla tarat

Telefonda uygulama yüklüyse doğrudan açılır; değilse mağazaya gider.

distory.co/oyku/kum-kutuphanesi